4 Mart 2010 Perşembe

Hayalet Kitap | Doğu Yücel



Doğu Yücel'i Blue Jean ve Headbang dergilerinin okurları yakından tanırlar, heavy metal hakkında yazdığı yazılarla adını duyurmuş, iyi bir sinema ve müzik takipçisi olan Doğu Yücel, Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları'ndan sonra ikinci kitabı olan Hayalet Kitap'ı okurlarının beğenisine 2002'de sunmuştu. İlk kitabı olan o öykü kitabını da severek okumuştum ve ikinci kitabını merakla okuyup, iki günde bitirmiştim. İlk kitabı olan Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları'na da yer vereceğim fakat ilk tanıtmak istediğim kitabı Hayalet Kitap, sanırım biraz popülist yaklaştım şu an kitap tanıtımı işine...

İzmirli üniversite öğrencilerinin çok sevebileceği bir roman Hayalet Kitap çünkü Dokuz Eylül Üniversitesi'nin Dokuzçeşmeler Kampüsü'nde geçmekte olaylar. Bu kampüse ilişkin sadece burda okuyan öğrencilerin anlayabileceği ne kadar şifreli sözcük, efsane, geyik varsa Doğu Yücel hepsine yer vermiş romanın kahramanı olan öğrenciler arasında, Sherwood adını verdiğimiz kampüsümüzün ufak koruluğundan tutup İktisat Fakültesi binalarının arasındaki Kütahya Porselen'in çinili vazosuna kadar bu kampüsün ayrıntılarını romanına katmış, böylece okurken olayların gözünüzde canlanabilmesi çok rahat olmuş. Kendisi de bu fakülteden mezun olduğu için Doğu Yücel'in aklında kalan Dokuzçeşmeler Kampüsü başrolde oynamakta romanda.

Roman, bir üniversite kampüsünün içinde, birkaç kişilik bir arkadaş grubunun arasında geçen doğaüstü olayları konu almakta. Her genç arkadaş grubunu konu alan parodide olduğu gibi, çalışkan, sorumluluklarının bilincinde, ideal kız arkadaş olan ve gerçekten güzel ve akıllı olan bir genç kız, bu genç kızın sorumsuz, tembel, kaba erkek arkadaşı, bu ikilinin etrafında figüran arkadaşlar ve başroldeki genç kıza deliler gibi aşık fakat silik, ezik bir adam yer almakta bu grupta da. Olaylar ise çok hızlı bir şekilde, esas kıza aşık olan çocuğun intihar etmesiyle başlar. Arkadaşları bu olaydan son derece etkilenmekle birlikte, yaklaşan finallerin, üniversite yaşamının hareketliliğinin ve hayatlarındaki dertlerin akışına kapılıp bu intihar olayını unutmaya çalışırlar. Fakat hayatları o ölümden sonra eskisi gibi olmayacaktır çünkü onlar fark etmeseler de artık arkadaşlarının hayaleti aralarındadır.

Kitap hakkındaki şahsi düşüncelerimi de paylaşmam gerek, korku edebiyatını ve fantastik edebiyatı severim, bu yüzden kitaba bir gençlik kitabı gözüyle bakmamaya çalıştım, Doğu Yücel'in de bu türlerle olan yakın ilişkisini takip ettiğim kadarıyla biliyordum. Fakat ne yaptıysam olmadı ve kitap bir korku kitabından çok, fantastik bir kitaptan çok bir gençlik romanı olarak kaldı sonuna kadar. Hele Okul isimli korku-komedi filmi de bu kitaptan esinlenerek senaryolaştırıldıktan sonra... Bir de üniversitede geçen olaylar o zamanlarki lise dizileri furyasına kapılıp liseye aktarıldıktan sonra. Bir lisenin koridorlarında gezen bir hayaletle, bir üniversitenin kampüsünün içindeki korularda gezen hayalet arasındaki fark benim gözümü çok rahatsız etti ve romanı okurken kendi hayalgücümü devreye sokarak çok daha zevk aldığımı fark ettim. Demem odur ki, korku edebiyatını seviyorsanız ve Okul filmini görmediyseniz, gördüyseniz bile aklınızdan silebilecekseniz, bu kitabı kesinlikle okuyun. En azından genç bir yazarın ilk romanında akıcı bir dili iyi bir altyapıyla nasıl birleştirebildiğini görmek için okuyun. Yok korku edebiyatıyla işiniz olmazsa, hayaletler, ruhlar, cinler, doğaüstü varlıklar, bilinmeyenden duyulan gerginlik, diğer dünyalarla geçilen bağlantılar, psikolojik bunalımlar ilginizi çekmiyorsa bu kitabı okurken sadece bir gençlik romanı okuduğunuzu varsayın, en azından keyifli vakit geçirtecektir ama beğenmeyebilirsiniz içindeki altmetinleri, göndermeleri ve romanın konusunu. Korku edebiyatını seviyorsanız kitabı okurken kişiselleştirebilir, kendi hayalgücünüzü de işin içine katarak zevk alabilirsiniz.

Yazarın ilk kitabı olan öykülerini topladığı Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları'nı da inceleyeceğim, o zamana kadar Doğu Yücel'le ilgili daha fazla bilgi için burdan ve Blue Jean ile Headbang dergilerinden yararlanabilir, olayların geçtiği kampüsü görmek için de şu Facebook grubunun fotoğraf albümüne bakabilirsiniz. Okul filmini izlemenizi ise hiç tavsiye etmem.


unutmayın, alaycı kuşu öldürmek günahtır!

Türkçeye "Bülbülü Öldürmek" adı ile çevrilmiş bir roman, To Kill a Mockingbird. Pek çoğumuz lisede okumuşuzdur, bir edebiyat veya ingilizce dersi ödevi olarak, ki bu kitaba yapılan büyük bir haksızlık bence, insan bu kitabı alıp zevkini çıkararak okumalı, ödev yapma yükü ile değil.

Kitabın, Harper Lee nin tek romanı olması oldukça ilginç. Çünkü romanın duruluğundan benim gibi etkilendiyseniz, Harper Lee neden bu denli sade ama etkileyici yazabiliyorken başka kitaplar yazmamış diye merak edip durabilirsiniz.

Kitap Bülbülü Öldürmek diye çevrilmiş ancak, Mockingbird bülbül değil alaycı kuş denilen bir kuş türüne karşılık geliyormuş.

Özellikle çocuk gözünden yazılmış kitapları sevenler için bulunmaz bir nimet olacaktır Bülbülü Öldürmek...Harper Lee, olayları çocuk masumiyeti ile o kadar becerikli yorumlamış ki, bazı bölümlerde göz yaşlarına hakim olmak cidden zor oluyor.

Kitap, Amerikada 1930'larda geçiyor. Masum olduğu halde, tecavüzle suçlanan bir zenci var, olayı ağzından dinlediğimiz küçük Scout'un (gerçek adı Jean Louise di sanırım) babası zenciyi kurtarmaya çalışan, doğrucu bir avukat.  Şahit olduğu dava küçük Scout'u oldukça etkiliyor, okuyucu olarak siz de onun gözlerinden  herşeyi izlemiş gibi oluyorsunuz.

Sınıf ayrımı ve ırkçılık konusunda yazılmış en güzel kitaplardan biri, çünkü başrolde masumiyet var. kitabın her sayfası, her kelimesi, içindeki her düşünce bir masumun aklından çıkmış gibi.

babası tarafından zaten incitilmiş olan Boo Radley ile Scout ve abisinin kurduğu iletişim,  küçük Scout'un boo'yu incitmenin alaycı kuşu incitmek olduğunu düşünmesi , Atticus'un (avukat) çocuklarına alaycı kuşu öldürmenin günah olduğunu anlatışı, mahkemede Scout'un olanlara anlam veremeden isyan ederek ağlaması... ve bunlar gibi daha pek çok noktada, istediği etkiyi bırakmayı başarıyor kitap.

Hikaye basit, anlatım sade, ama bu kitapta bir büyü var kesinlikle. o da masumiyetin ve saflığın büyüsü. kimilerine göre sıkıcı ve overrated bir kitap olabilir Bülbülü Öldürmek, ama bende çok özel bir yere sahip...

Bir kızım olursa, Scout gibi olsun isterim doğrusu. Ayrıca şurada da, -itiraf ediyorum, kitapla ilgili anımı tazelemek için baktım- kitaptan güzel alıntılar mevcut... henüz okumadı iseniz, okuma isteğinizi depreştirecektir.

Not:  izlemedim ama, kitabın 1962 model bir filmi de mevcutmuş.

Yazıya Kuyruk:

On üzerinden puanım- 10
Yazarı- Harper Lee
Orijinal Adı- To Kill a Mockingbird
Çeviren- Pınar Öcal
Sayfa Sayısı- 368
Tür- Roman

Kaç günde okudum- 4
Kaç kuruş- 14,4 @idefix
Öneririr miyim- Okunmaması ayıp sayılacak bir kitap bence.

Tanrılar Okulu - Stefano Elio D'Anna


Ben genelde bu tarz kitapları okuyamam, çok daralırım ama bence insan, bi dönem ufkunu açabilecek her tarz kitaba saldırıyor, en azından ben öyleydim. Her neyse, iyi ki okumuşum diyorum zira zaten paranoyak olan kafamı iyice darmaduman etmişti.. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki bu kitap, kişisel gelişimin çok ötesinde bir kitap.

Bu kitapla ilgili verebileceğim en büyük ipucu, arka kapağında yazan şu satırlarda gizli; “Herkes sizi gösterir. Çünkü herkesi siz yarattınız. Bu dünyayı siz yarattınız. Bu sizin dünyanız. Telefondaki arkadaşınız sizsiniz. Çalışanlarınız, üstleriniz, aileniz, hepsi sizsiniz..”

Kitap, öncelikle sizi öğreticiniz olan “dreamer” la tanıştırıyor, alıyorsunuz elinize kalemi, fark etmeden çoğu yeri çizmeye başlıyorsunuz. Ana hatlarıyla, şimdilerde epeyce popüler olan “düşünce gücü”, “kendini tanıma”, “psikolojik iyileşme”, “motivasyon” gibi konulardan oluşuyor ama bence bu kitabı, kitapçılarda gördüğümüz boy boy kişisel gelişim kitaplarından ayıran en önemli özelliği, bir roman gibi kurgusunun olması ve aslında çok da iyi kurgulanmış olması, zira Dreamer dışında bir ana karakterimiz var ve onun hayatı üzerinden okuyoruz tüm olayları ve evet bol bol olaylarla da süslemiş yazar kitabı..
Mesela benim hatırladığım kadarıyla o dönem en etkilendiğim düşünce “uykunun ölümü temsil etmesi” idi, şimdi düşününce basit gelebiliyor ama ilk okuduğumda dehşete düşmüştüm. Kitap şöyle der, “Uykunun ölümün bir temsil edilişi olduğunu kavradığında ona artık asla eskisi gibi yaklaşamazsın” ..Kitabın çoğu yeri yine öğreticimiz olan Dreamer’ın aforizmalarıyla dolu ama boş değil, insanı düşünmeye zorlar şekilde, hatta bi ahkam da ben keseyim, sınırlarınızı çoğu yerde zorlatan bir kitap, sırf bunun için bile okumaya değer.. Dünyada bir kaç dile çevrilmiş, yazarı da "European School Of Economics" in kurucusu profesör Stefano E. D'anna.

Bu arada, kitaba önyargıyla bakan kişiler varsa birkaç kelam etmek istiyorum. Tamam, öyle çok sürükleyici değil, kesilen ahkamları okumakta zorlanabilirsiniz, zaman zaman sinirlenebilirsiniz ancak gelgelelim gerçekten de kafa çalıştırıyor, ordan alakasız bir cümle okuyup kafanızda yarattıkça yaratabilirsiniz. Hatta bazılarınız “bir kitap okudum ve hayatım değişti” bile diyebilir, bazılarınız da zaman kaybı olarak düşünebilir, dediğim gibi bu size bağlı. Ben de şimdi daha fazla Dreamer gibi konuşmadan bu yazıyı sonlandırıyor ve bol bol yorum bekliyorum..

Bendeki 6. basım, sayfa sayısı: 370
İsterseniz şu siteden bölüm bölüm indirebilir okuyabilirsiniz, ya da göz atabilirsiniz..

Patasana | Ahmet Ümit


Bir kitap bloguna katkım olabilirse ne mutlu bana, o kadar okuduk bari işe yarasın diyorum ve konuk yazar olarak ilk yazıma başlıyorum:)

“Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım… Tanrıların korkak haline getirdiği bir alçak. Alçakların en acınacak halde olanı, en tiksinti vereni. Yüreğini dalkavukluk, aklını düşmanlıkla besleyen sinsi bir saray yazmanı…” Belki de kitabın en merak uyandırıcı cümleleri bunlar… Yüzlerce yıl önce, Patasana’ nın kaleminden çıkmış. Önce bi kısaca konuya değinelim.

Kitap, birbirine bağlı 2 bölüme ayrılmış, bir bölümü günümüzde, Gaziantep’te geçiyor. Karakterlerimiz arkeolog ve kazı yapmak için Gaziantep’e gidiyorlar, kazı başlar başlamaz türlü olaylar, cinayetler peşlerini bırakmıyor, tabi bu arada kazı devam ediyor, çıkanlar ise Patasana’nın tabletleri oluyor. Diğer bölümde ise, 2700 yıl önce yaşayan Patasana adlı Hititli bir saray yazmanının gizlice, resmi olmayarak yazdığı tabletleri okuyoruz. Tabletler çok heyecan verici, Patasana çocukluktan itibaren yaşadıklarını, büyük aşkını, yaşadıkları tarihe olan kinini, öfkesini anlatan olayları yazıyor ve Patasana’nın yaşadıklarıyla Gaziantep’te olan arkeologların yaşadıkları garip bir şekilde kesişiyor.Böyle bir roman yazmak kolay olmasa gerek, çok sıkı bir araştırma yapılmış tarih konusunda, ayrıca gündelik yaşama dair gerekli gereksiz ayrıntılar da var kaldı ki çoğu okuyucuyu daraltmamak için. Eski uygarlıklar bu kitabı okuduktan sonra çok daha fazla ilgi çekici. İçeriği zengin.

Yalnız şöyle de bir durum söz konusu, polisiye sevenler bilir, eğer ki, bir yerde “katil kim” oyunu oynanacaksa, okuyucunun ya da izleyicinin aklında muhakkak bir fikri olmalıdır. Okuduğu roman daha da ilginçleşir, okuyucu kitaba daha da sadık kalır. Kitabın bu konuda sıkça duyduğum ya da okuduğum bir eleştirisi var, katilin kim olduğu, ya da neden olduğu çok fazla heyecan vermiyor, biraz yavan kalıyor. Ama sonunu bi kenara bırakırsak, hikaye her şekilde iyi bağlanıyor. Zevkle ve heyecanla okunacak güzel bir kitap. Hatta Gaziantep kısmı biraz klişe bile gelse, sırf Patasana’ nın tabletleri için bile okunabilir.

Sayfa Sayısı: 402

3 Mart 2010 Çarşamba

Rüzgar Estikçe | James Patterson


Sahaflar'dan tesadüfi alınan kitapları seviyorum ben. Bu kitabı babam seçmişti, lakin ev ahalisi okudu kendisi halen okuyacak!

Çok sürükleyici bir kitap, ben şahsen bayağı beğendim. Konusu ise amerika'da gözlerden ırak bir hastane'de yapılan insanlı deneyleri ele alıyor.

Çocukları doğar doğmaz annelerinden alıp,ölü doğduklarını söyleyip bu okul dedikleri yere götürüyorlar. Üzerlerinde çalışmalar yapıp, Dna'larıyla oynuyorlar. Kuş dna'larıyla, insan dna'larını birleştirerek kırma bir tür üzerinde çalışıp, sonra o çocukları yok ediyorlar.

Kuş organizmasındaki uçan bir çocuk düşünün, enteresan..

Ve tabi araya cinayet, polisiye araştırmalarda sıkıştırılmış. Ve tabi az biraz aşk.

Hızlıca okunan, elden düşürülmeyen güzel bir kitap, polisiye bilim kurgu severlerin beğenebileceği bir roman olur.

Kurt Seyt&Shura-Kurt Seyt&Murka

Tamam günah çıkarmayacağım suçluyum uzun zamandır yazmadım boşladım. Lakin yokluğumu da aratmadı yazarlarımız.

Tanıtacağım kitaplar Nermin Bezmen'in dedesi Seyit Eminof'un gerçek yaşam hikayesi. Ve bence Nermin Bezmenin en güzel kitapları.

İlk kitap Kurt Seyt&Shura

Kurt Seyt Kırım türklerinden. İlk kitap birinci dünya savaşı döneminde St. Petersburg'da geçiyor. Ve neredeyse bir rus klasikleri tarzında geçen masal gibi bir kitap. Çok naif bir aşk hikayesi zengin soylu bir ailenin kızı Shura ve çar'ın korumalığını yapan Kurt Seyt'in arasındaki aşk. Ayrıca o dönemde kırım türklerinin yaşadığı zorlukları da görüyoruz. Kurt Seyt ve Shura İstanbul'a kaçıyorlar kitabın sonunda.

Aslında bir aşk hikayesinin içinde tarihe de ışık tutuyor. Nermin Bezmen kitabı yazarken çok büyük titizlikle yazmış, baya bir araştırma yapılmış, belge toplanmış. Bir anlamda belgesel niteliği de taşıyor.

Kurt Seyt ve Shura İstanbul'a gelince kader ağlarını örüyor ve ayrılıyorlar...
İnsan gerçekten üzülüyor, böylesine masal gibi bir aşk hikayesinin sonunda bu şekilde ayrılık olmasına.

Ve ikinci kitap Kurt Seyt&Murka yazılıyor...

İkinci kitapta Kurt Seyt'in Mürrüvet isimli türk hanımla(yazarın anneannesi) evliliği anlatılıyor. İlk kitap nasıl masal gibi ise bu kitapta bir o kadar gerçek. Kurt Seyt'in hayatı bu dönemde masal tadından çıkıp gerçek hayata dönüyor. Murka ile anlaşamıyor çünkü Murka yani Mürrüvet klasik bir türk kadını. Seyt ona alışamıyor, Mürrüvet ayak uyduramıyor. Kocasının eğlence dolu hayatı ona hep uzak ve yabancı geliyor. Kurt Seyt, Shura'yı özlüyor.

İkinci kitap ilk kitaba göre birçok kişiye sıkıcı geliyor. Çünkü herkes Shura'da geçen masalsı tadı istiyor.

Ama yine bu kitap'ta bir döneme ışık tutuyor. Özellikle aile sorunları, kadın ve erkeğin evlilikte yaptıkları hatalara güzel ışık tutuyor.

Bu kitapları okumanızı şiddetle öneririm. Özellikle erkeklerin Kurt Seyt'in hayatından çıkarabilecekleri çok büyük dersler var.

Ve kitapları okuduktan sonra insan ister istemez, aslında sevdiğiniz insanı bulduğunuz zaman kaybetmemek gerektiğini anlıyorsunuz. Özellikle gerçek yaşam hikayesi olunca sanki inandırıcılığı bir kat daha artıyor.

Ve yazımı Shura'nın şu sözleriyle bitirmek istiyorum;

"Elveda Rusya'm... Elveda Seyt... Biricik Aşkım Elveda..



Haftanın Konuk Yazarı - II

Haftanın Konuk Yazarı dizisi tüm hızıyla sürüyor, efendim. İkinci Haftanın Konuk Yazarı, sevgili Ceren. Blogu ise Ne Öyle Ne Böyle! Kendi blogunda da görebileceğiniz gibi kendisi zaten kitaplar hakkında çeşitli yazılar yazmakta, ve şimdi bir hafta boyunca yazdıklarını bizimle paylaşacak!

Hoşgeldin, Ceren.

Şimdiden paylaşımların için teşekkür ederiz.

Müdüriyet.

~~~~~~~~~~

Önümüzdeki haftanın konuk yazarı olmak isteyen arkadaşlar,

Lütfen amaltheian@gmail.com adresine bir e-posta atınız.

Sevgiler.

Kanatların gölgesinde bir cinayet öyküsü









Leyleklerin tek bir amacı vardır, uçmak. Göç etmek. Gittikleri yeni yere ulaşmak. Uzun kanatlarının altında gökyüzünün değişen renklerine, altlarında akan kıtaların değişen iklimlerine aldırmadan, daha da önemlisi insanı ve şeytanlıklarını umursamadan, uçmak. Leyleklerin özgürlüğü gıpta edilecek kadar güzel, saf ve benzersiz. Grange'ın 1994 te yazdığı, Kızıl Nehirler, Kurtlar İmparatorluğu ve Taş Meclisi gibi eserlerine oranla daha az bilinen; ancak bence eserleri içinde en iyi yazılmış, en dokunaklı ve tam anlamı ile ruh sahibi bir kitap olan Leyleklerin Uçuşu, ya da orjinal adı ile: le vol des cigognes işte tam da bu özgürlüğü odak noktasında tutan bir hikayeyi anlatıyor. 

Kitapta öyle hüzünlü bir yan var ki, belki de kahramanın iç huzursuzluğunun etkisinden; tüm olayları eski bir resme bakar gibi geçiriyorsunuz gözlerinizin önünden. Anlatılan kimi olaylar tüyler ürpertici ve hatta tiksindirici olsa da, Grange öylesine yazmış ki, şiirsel bile bulabilirsiniz. Orjinal dilinde okumadığım halde kimi tanımlamalar gözlerimi dolduracak kadar etkiledi beni. 

Örneğin ölen bir kadının; ceketinin arasında pembe bağırsaklarının nasıl titreştiğini, Grange'dan başkası bu kadar etkileyici anlatabilir miydi?


Asi havaları ile kimsenin umursamadığı, hakir görülen gururlu çingeneler... 4 bahar boyunca leylekleri seyreden gözcü...ve azimle uçan, herşeyden habersiz leylekler...

Uçan, tek amaçları afrikaya ulaşmak olan, insan kötülüklerinden habersiz ama insan elinin gölgesi altında olmaktan kurtulamayan leylekler...



Bir cinayet romanı, nasıl şiirsel ve bu denli etkileyici olabilir cevabı öğrenmek için, hala okumadı iseniz sizi leyleklerin uçuşuna şahit olmaya davet ediyorum.


Ayrıca, kitapta anlatılan komplo teorisi de, son yıllara ait en başarılı kurgudur kanımca... 


Her Grange kitabında olduğu gibi bilinmezliklerden ve çoklu ihtimallerden oluşan bir gizemli dizi olay, sonunda yavaş yavaş açığa çıkan sırlar, ve ters köşeye yatıran bir son sizleri bekliyor. İntikam, gizem, cinayet, kişisel hırslar, şeytanın bile aklına gelmeyecek planlar, en az leylekler kadar başrol oyuncusu sayılabilir.


Grange'ı Grange yapan, ilk kitabı, gözümde çok saygın bir yere sahip sevgili okuyucu.


Yazıya Kuyruk:

On üzerinden puanım- 9
Yazarı- Jean Christopher Grange
Orijinal Adı- le vol des cigognes
Çeviren- Ali Cevat Akkoyunlu
Sayfa Sayısı- 358
Tür- Polisiye-Gerilim

Kaç günde okudum- hatırlamıyorum, ama 2 günden fazla degildir.
Kaç kuruş- 13,56 @kitapyurdu
Öneririr miyim- Kesinlikle. sırf kitaptaki komplo teorisine kafa yormak için bile okunmaya değer

2 Mart 2010 Salı

Türk Polisiyesi okumak şahane bir duygu, ama...

Ahmet Ümit Türk polisiyesinin bayrağını en ön saflarda taşıyan oldukça popüler bir yazar. Bugün sizlere onun en popüler kitaplarından biri olan Beyoğlu Rapsodisinden bahsedeceğim.

Beyoğlu Rapsodisi, oldukça sürükleyici, heyecanlı, özellikle Beyoğlu ile ilgili detaylı tasvirlere ağırlık verse de sıkmayan, okuması son derece zevkli bir kitap. Hele polisiye meraklısı iseniz sizi mest edecek kadar sürükleyici bir olay örgüsü ve hikaye ile karşı karşıyasınız.

kitapla ilgili hoşnut olmadığım ve taktığım tek yer; kitabın sonu. Açıkça yazıp henüz kitabı okumamış olan insanları ürkütmek istemiyorum, ama şöyle bir ipucu vereyim: Agatha Christie'nin sıkı bir takipçisi iseniz, kitabın sonunun, sanıldığı kadar orjinal olmadıgını  anlayacaksınız.

Ahmet Ümit'in kitabın kurgusu için esinlendiği -diyelim- kitabı okumamış olmasına imkan yok diye düşünüyorum, ancak neden böyle bir yöntem seçmiş, bilemiyorum. Tabi, okumamış da olabilir, veya okusa bile ne var,  herşeyin bir orjinali bir de benzerleri vardır diyebilirsiniz. Ancak benim gibi takıntılı bir okuyucunun gönlünde orjinalinin yeri daima başka olacaktır.

Beyoğlu'nu sokak sokak, mekan mekan bilmeyen biri olarak kitabın bende bıraktığı en büyük etki, yazarın anlattığı yerlerde gidip dolaşmak oldu. Gerçekten mekanlar çok güzel anlatılmış, büyülü bir beyoğlundan bahsediyor adeta. İnsan gidip dolaşmak, yazarın bahsettiği kafelerde oturmak, sokaklarda dolaşmak ve insanları tek tek incelemek istiyor.  sırlar ve dostluk-yabancılık kavramlarının etrafında dönen hikayede, beyoğlu gerçekten de başrolde.

Yazıya Kuyruk:

On üzerinden puanım- 7
Yazarı- Ahmet Ümit
Orijinal Adı- Beyoğlu Rapsodisi
Çeviren- -
Sayfa Sayısı- 390
Tür- Polisiye

Kaç günde okudum- 2 gün
Kaç kuruş- 17,85 @idefix
Öneririr miyim-  Polisiyecilere evet, polisiyeci olmayanlar bunun yerine Agatha Christie'ye yönelebilir :)

1 Mart 2010 Pazartesi

Stone of Tears | Terry Goodkind

Kim ne derse desin, takıntılı bir insan olduğumu biliyorum. Yeni takıntım da Terry Goodkind. Daha önce şurada yazdığım ve sadece ilk kitabı Türkçeye çevrilmiş olan Sword of Truth / Doğruluk Kılıcı serisini okuyorum şu anda. pes etmedim, amazondan ilk 6 kitabı da aldım. şu an 3. süne başlamış bulunuyorum. Bugün bahsedeceğim kitap ise, Stone of Tears, yani serinin ikinci kitabı.  Richard Cypher, Darken Rahl'ı yenmiş ve Kahlan Amnell ile evlenip mutlu olmaya hazırlanmaktadır, ancak kaderin onlar için başka planları vardır... Stone of Tears denilen gizemli taşın işlevi nedir? Zeddicus onu görünce neden gizler? Sister of Light denilen rahibeler iyiliğe mi kötülüğe mi hizmet etmektedirler? Palace of Prophets denilen saraydaki bollugun kaynagı nereden gelmektedir? Kimler gizliden gizliye Keeper' a hizmet etmektedir? Ve en önemlisi de, Richard ve Kahlan nihayet mutlu olabilecekler midir? Bu sorular kitabı okurken aklınızda uçuşacak. Terry amcamız acımamış kimselere, kötüler gene olabildiğine kötü ve şeytani. Karanlığın ve kötülüğün yeni yaratıkları ile tanışıyoruz, mord-sith'lerden bile daha acımasız kadınların varlıgını ögreniyoruz, ilk kitapta Richard'a büyülü ve etkileyici gelen Midland'in ötesinde, yeni bir dünyaya açılıyoruz. Kitabın giriş gelişme ve sonuç kısımları, birinci kitaptakine çok benzer biçimde yazılmış, yazar aynı formülü farklı bileşenlerle uygulamış sanki. Örneğin, yine mud people'lı bir giriş mevcut kitapta. Eğer şuan okudugum 3. kitapta da böyle olacaksa, biraz sıkılabilirim. Gerçi Çamur adamlar/mud people insana farklı kültürlerle anlaşmanın ne zor olduğunu anımsatıyor ama olsun, her kitapta aynı desen okuyucuyu boğar.

Özetle, Richard artık kılıcı ile iyice bütünleşiyor, ama kişiligindeki/kaderindeki yeniliklere alışmak için yine her zamanki gibi acı çekiyor... İlk kitaba yazdıgım şeyleri yinelemek durumundayım, eğer fantasy-fiction seviyorsanız bu kitaplar tam size göre. İnanılmaz sürükleyici, doğaüstü olaylardan bahsetmesine rağmen karekterleri çok doğal ve gerçekçi.

Hele, inatçı ve doğru olduğuna inandıkları şeye bağlı olan Sisters of Light tayfası, gerçek hayattaki dindar kesime o kadar benziyor ki, Terry Goodkind herhalde rahibelerle takılmış bu karakterleri yaratırken. Bir de ufak tefek noktalarda, Harry Potter serisine çok benzettim(palace of prophets - hogwarts gibi) ama o benim aklımın karışıklığı da olabilir. Goodkind 94, Rowling 97 de ilk baskıya girmiş, esinlenme söz konusu mudur, pek zannetmiyorum... sonuçta işin içine, sihir, büyü girince, ölümsüzlük-zamanda yolculuk- nesnelerle hapsolan kötüler-beceriksiz hizmetkarlar- dost sanılan kişilerin ihanetleri, vahşi yaratıklarla dostluk eden kahramanlar yanında bonus olarak geliyor.

Yazıya Kuyruk:

On üzerinden puanım- 8
Yazarı- Terry Goodkind
Orijinal Adı- Stone of Tears
Çeviren- -
Sayfa Sayısı- 992
Tür- Fantastik

Kaç günde okudum- 1 hafta
Kaç kuruş- 8.99 USD (@ amazon.com) (Box set olarak 3 lü alırsanız çok daha uygun fiyata geliyor)
Öneririr miyim-  Fantastik severler kaçırmamalı
Related Posts with Thumbnails