19 Ekim 2020 Pazartesi

Neil Gaiman'la Valhalla'ya: İskandinav Mitolojisi

 



    Neil Gaiman, İskandinav Mitolojisi'nde bizleri kendi fantastik kurgularında yolculuklara çıkarmak yerine biraz da kendi hevesini okuruyla paylaşmak istediği için, kendisi yolculuğa çıkmayı sevdiği bir mitolojiyi incelemiş. Pek de şık ve güzel bir üslupla yapmış, sevdiği İskandinav tanrılarını, tanrılıktan çıkarıp kişileştirerek ve onları alışkın olduğumuz Gaiman karakterleri gibi anlatarak... İskandinav Mitolojisi'nde Yggdrasil'le başladığımız eğitimimizi Ragnarök'e kadar getiriyoruz, yaradılış mitinden dünyanın sonu kehanetine dek Gaiman bizi elimizden tutup soğuk diyarların puslu havalarında, hırçın denizlerinde gezdiriyor. 


    Bu kitabı, çevrilmeden okumayı kafama koymuştum ki beni çok da bekletmeden çevrilmişti. Ama o vakitlerde de bu kez sırasını kaybetmiş ve okunacak kitaplar listelerimde (ah, o hiç bitmeyen listelerde) iyice gerilere düşmüştü. Epey geç okuyabildiğim kitabı şimdi raflarımda en severek tuttuğum kitaplar arasında sayıyorum, tekrar tekrar dönüp bir şeylere göz atılıp yerine bırakılabilecek bir başucu kitabı denebilir kendisine çünkü, mitoloji anlatıları hiç bitmez, baştan sona dek bildiğiniz bir efsaneyi tekrar tekrar okusanız da o efsaneden mutlaka çıkaracak başka bir ders, alacak yeni bir ilham bulabilirsiniz. Bu yüzden eğer İskandinav tanrılarına özel bir ilginiz varsa mutlaka sizin de kitaplığınızda yer edinmesi gereken bir kitap bu, yok eğer hiç sizlik bir iş değilse Nordik hikayeler, Vikingler, paganlar, Odin, Thor ve Loki, eh belki de bu kitap size bu işleri sevdirecek yegane şeydir çünkü Neil Gaiman, efsaneleri bir mitolog ciddiyetiyle uzun uzadıya, sıkıcı tanımlar ve eski dillerdeki sagaların birebir çevrimiyle anlatmıyor, koskoca tanrıları kanlı canlı karşınıza getirip tüm sakarlıkları, kötü huyları, zayıf noktaları ve çaresizlikleriyle oturtuyor. Koca bir mitolojiyi bu kadar sade bir dille, kısaca özetleyebilmesi, Neil Gaiman'ın bu mitolojiyi çok iyi anladığını da ayrıca gösterir, ben kitabı okurken bir de Neil Gaiman'la sevdiğimiz bir şeyi paylaştığım için de heyecan duydum, yazar bir çocuk hevesiyle "Bakın ben şimdi anlatacağım şeyleri çok severim ve sizinle de paylaşmak istedim!" diyerek yazmış, biz de şanslı okurları olarak oturup kendi odalarımızda okumuşuz, ne güzel dünya.

16 Eylül 2020 Çarşamba

İnci Gibi Dişler: Şehrin Başka Yüzleri

 



    Zadie Smith, yıllardır "Gencecik ve çok şey vadeden, pırıl pırıl bir yazar!" tanıtımı ile gördüğüm, uzun süredir menzilimde olan bir yazardı. İlk romanı İnci Gibi Dişler, ona bu nitelikleri kazandıran romanı, kendisi bu romanı yirmi bir yaşında yazmış, ne güzel bir iş yapmış, bu kadar çok katmanlı bir romanı bu kadar güzel gözlemleme becerisiyle her karakteri iliklerine kadar gerçekliğini yansıta yansıta yazabilmek büyük bir başarı hakikaten. Hatta hakkında bu romanın ilk seksen sayfasıyla bir yayınevine başvurup yüklüce bir miktar avans aldığı ve "Lütfen bu romanı çabucak bitirip getirin de basalım!" diye teşvik aldığı rivayeti de mevcut ki bu rivayete kayıtsız şartsız inanabiliriz. Roman, en başından "Vay canına, ne okuyoruz böyle?" dedirtiyor çünkü. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birinin en güzel şehirlerinden birinin kenar mahallelerindeyiz, mültecilerin yoğunlukta olduğu ve birbirinden dünyalar kadar farklı kişilerin bir araya geldiği bir ortamda ne kendi toplumlarının özelliklerini bir kenara bırakabilen, ne de gerçek birer İngiliz gibi yaşamayı becerebilen, tam anlamıyla arada kalmış iki aile ve bu ailelerin geçmişleriyle beraber kendilerinin yetiştirdikleri altsoylarının geleceklerini inceliyoruz Zadie Smith ile birlikte, ne olacak İkbal ve Jones ailelerinin halleri?

    Archibald 'Archie' Jones ile Samet 'Sam' İkbal, bir savaşta birlikte savaşmış iki arkadaş, "asker arkadaşları." Asker arkadaşlarının pek çoğu gibi kendilerini kan kardeş ilan etmişler ve birbirlerine her koşulda destek olacaklarına söz vermişler, üstelik olabilmişler de. Roman, Archie Jones'un intihar kararıyla başlıyor ve intihar etmeye karar verip bu kararından vazgeçtiği günün, kimi radikal hristiyanların dünyanın sonu olduğuna inandıkları bir yeni yıl günü olduğunu, sabaha karşı rastgele katıldığı bir Dünyanın Sonu Partisi'nde öğreniyor. Manyak bir roman girişi, öyle değil mi? Bu, romanın size sunacağı şeylerin yanında devede kulak olarak kalacak üstelik, dünyada ne ilginç şeylere inanan, ne garip ritüelleri olan toplulukların varlığıyla tanışacaksınız. Arada kalmışlığı, aile kavramını, evliliği, sadakati, romanın geçtiği tarihlerde çokça kenarda kalmış dini ve politik görüşleri, azınlıkların kimlik sorunlarını, toplumdaki genelgeçer güzellik kavramını, bu güzelliğe dair dayatılmışlıkların ergenlik çağındaki gençlere verebileceği zararı, ah en çok da ergenlik problemlerini, hepsini Zadie Smith o kadar incelikle, o kadar eğlenceli ve akıcı bir üslupla anlatmaya çalışmış ki roman ellerinizde akıp gidiyor. Üç farklı aile var gündemimizde: Jones ailesi, İkbal ailesi ve daha sonralarda karşımıza çıkacak bir de Chalfen ailesi, ki Chalfen ailesini ben inanılmaz biçimde Me and Earl and the Dying Girl * filmindeki aileye benzettim. Bu üç farklı aileyle birlikte önümüze "İyi aile nasıl olur?" ya da daha doğrusu "İyi aile var mıdır?" sorularını da bırakıyor Smith, bir ailenin çocuk sahibi olması oldukça kolay bir iş, peki bir çocuğu nasıl yetiştirmek gerekir? 

    Romanın çevirisi Mefkure Bayatlı'ya teslim edilmiş. Kesinlikle eleştirmeyeceğim çünkü çeviri de çok güzel, akıcı ve tertemiz bir şekilde ilerleyip hiçbir şekilde kötü olarak değerlendirilecek bir hale gelmiyor, Mefkure Bayatlı'nın işinin çok da ehli olduğu her anlamda belli. Ancak, Zadie Smith'in henüz yirmi iki yaşında yazdığı bu romanı 1943 doğumlu bir çevirmene teslim etmek, belki sadece bu anlamda yanlış bir tercih olabilir. Çünkü okurken bazı deyimlerin kullanılışında, bazı diyaloglarda aslında yazarın orijinal anlatıda kullandığı sözlerin, benzetme yaptığı konuların başka bir şey olduğunu sezebildim, biz sonuçta İngiliz filmlerini ve dizilerini günümüzde daha yoğun izliyor, İngilizce kalıplarla daha yoğun karşılaşıyoruz. Belki çoğu okur için önemsiz olabilecek minik bir ayrıntı, üstelik roman da sonuçta günümüz İngiltere'sinde de geçmiyor ama Zadie Smith'in biraz daha genç olan dili belki çeviride bir nebze kaybolmuş olabilir, bu tamamen benim, kitabı orijinal dilinden okumadan yaptığım ufak bir tahmin ve kesinlikle çevirinin kötü olduğu anlamına da gelmiyor.

    Uzun lafın kısası, benim gibi Zadie Smith'in adına epeyce rastlayıp da kendisinin yazdığı sayfaları elinde tutmamış olanlar, mutlaka İnci Gibi Dişler'e bir göz atsınlar, edebiyat dünyasına çok güzel bir giriş, çok iyi bir ilk roman, uzun ve ayrıntılı bir kan bağı anlatısı, bir yerinde bile sıkmadan, karakterlerin gerçekliğini buram buram hissettiren bir hayat kesiti. Çok güzel bir gözlem yeteneği, iyi bir kalem, Zadie Smith'in diğer romanları da artık görüldükçe alınacak romanlar kategorisine girdi.


* Me and Earl and the Dying Girl, 2015, Alfonso Gomez-Rejon

13 Eylül 2020 Pazar

Akhilleus'un Şarkısı: Truva Savaşı'na Bir de Bu Gözden Bakmak

 


    Madeline Miller ile, yine İthaki Yayınları'nın bizlerle bir araya getirdiği Ben, Kirke romanı ile tanışmıştım, çoğumuz gibi... Fakat Goodreads'te daha önceden Türkçeye de çevrildiğini gördüğüm ve okumayı zaten düşündüğüm Akhilleus'un Şarkısı'nı, İthaki Yayınları güzel bir tercihte bulunup yeniden basmaya karar vermiş, üstelik çevirmeni de meğer zaten Ben, Kirke'nin de çevirmeni olan Seda Çıngay Mellor imiş, bunu fark ettiğim anda bu baskıyı edinmeye de ben karar vermiştim. Çünkü kanımca Madeline Miller, antik Yunan efsanelerini, Seda Çıngay Mellor da Madeline Miller'ı çok iyi anlamışlar.

    

    Truva Savaşı'na ne kadar ilginiz var, hiç düşündünüz mü bilmem? Benim ilgim çok fazla, doğduğum ve büyüdüğüm topraklar, Truva Savaşı'nı izlemek için yeryüzüne inen tanrıların kendilerine birer zirve yükselttiği söylenen dağların eteklerinde. Homeros'un yeri gönlümde çok ayrı, Yunan mitolojisinin de. Hal böyle olunca çocukluğumdan bu yana Truva Savaşı'nın farklı farklı söylenceleri her zaman ilgimi çekti, öyle de güzel bir konu ki, hakkında okunacak anlatılar bitmek bilmiyor. İşte Madeline Miller'ın bu romanı, Truva Savaşı'na yine daha önce bakılmamış bir yerden bakıyor, Akhilleus'un sürekli yanında olan bir kişinin, çocukluğundan yetişkinliğine dek yaşadıklarını ve hissettiklerini bize aktarırken bizi de elimizden tutup Truva Savaşı'nın önce nedenlerine, sonra gelişimine ve sonucuna giden yollarda gezdiriyor. Akhilleus'un sürekli yanında olan kişi mi? Kendisi Patroklos olur. Şahsen Patroklos'un kim olduğunu ben çok da net hatırlamıyordum, yine İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılmış hali basılan Kızların Suskunluğu * romanıyla aslında savaşta önemli bir rolü olduğunu hatırladım, sonra da bu kitabı okumak zaten mecburiyet haline gelmişti. Çoğu kişinin Truva'ya dair çoğu bilgisini aldığı Troy filminde Patroklos, Akhilleus'un kuzeniyken aslında çocukluğunda Akhilleus'un babasının yanına sürgün olarak gönderilen ve henüz çocukken Akhilleus'un önce en yakın arkadaşı, sonra yamağı, sonra da bazı mitologlara göre sevgilisi olan genç adam. İşte Madeline Miller da Patroklos ile Akhilleus'un ilişkisine bu yönden bakmayı tercih etmiş, üstelik bu derin sulara edebi anlatıya gayet uygun bir dille inmiş, ikili arasındaki ilişkiyi ne yalnızca dostluk, ne yalnızca cinsellik, ne de yalnızca aşk olarak inceleyip kurgulamış da hepsinin birden harmanlandığı ve ortaya kendine has, asla kopmayacak bir bağ oluşturan birliktelik çıkmış. Kurguyu Patroklos'un gözünden, henüz Akhilleus'la tanıştıkları çocukluğundan başlatarak da bu ünlü savaşı insani yönlerinden anlatabilmenin getireceği başarıyı garantilemiş. Zira Patroklos, bu efsanede ne ayırt edici bir niteliği olan, ne de savaşçı olarak bir üstünlüğü olan biri. Hiçbir tanrının oğlu değil, hiçbir özel gücü ya da benzersiz bir yeteneği yok. Sadece, Akhilleus'a hayranlık ve sadakat ile bağlı bir çocuk. Ve bu çocuğun kendisi de zorla bu savaşın içinde yer almak zorunda, hayranlıkla bağlı olduğu dostu da. Üstelik gidilmesi gereken savaş, ne kadar henüz savaşılmaya başlamadan efsane olacağı bilinen epik bir olay ise de aslında kan kokusu, ter, sıcak, pislik ve acıdan ibaret.


    Akhilleus'un Şarkısı'nı, Yunan mitlerine, Truva anlatılarına aşina olanlara da öneririm, bu anlatılara bir yerinden başlamak için de gayet uygun olduğunu da söyleyebilirim. Mitolojinin her yerinden yeniden kurgulanabilmeye açık olan yönünü çok seviyorum, Madeline Miller'ın bizlere başka mitleri de anlatmasını, bunları yeniden Seda Çıngay Mellor'un kaleminden kendi dilimizde okumayı da çok istiyorum açıkçası, bir okur olarak bu hevesli isteğime, bu kitabı okuyunca siz de katılırsınız eminim. 




* Kızların Suskunluğu, Pat Barker, İthaki Yay.

9 Eylül 2020 Çarşamba

Hafif Flu - Bir Fotoğrafçıdan Savaş ve Hayata Dair

 



    Merhaba, uzun zamandır kitap blogumuza yeni bir kitap hakkında yazmıyordum, sessizliği bozmanın zamanı, Robert Capa'nın otobiyografik anlatısı Hafif Flu ile geldi.


    Hafif Flu, orijinal adıyla Slightly Out of Focus, Robert Capa'nın bir savaş fotoğrafçısı olarak Normandiya çıkarmasına katılmasına dair hayatından bir kesiti bizlere tüm açıklığıyla sunduğu bir anlatı. Türkçeye geçtiğimiz haziran ayında Arda Altuntaş tarafından kazandırılmış ve Espas Yayınları tarafından basılmış bu anlatı, Capa'nın anlatısına paralel olarak o zamanlarda çektiği fotoğraflarla da zenginleştirilmiş olarak düzenlenmiş ve bu çok da güzel bir tercih olmuş:



    Kendi adıma Robert Capa ile tanışma hikayem oldukça kişisel bir şekilde, Alt-J adlı alternatif müzik yapan bir grubun Taro adlı şarkısı ile olmuştu. Şarkıya adını veren Gerda Taro ile Robert Capa'nın hayatlarının oldukça gizemli ve şiirsel bir dille ve kanımca çok güzel ve akılda kalıcı bir müzikle anlatıldığı güzelim şarkıyı dinlememin akabinde Robert Capa ve Gerda Taro, menzilime kalıcı bir şekilde giren iki isim haline gelmişti. Gerda Taro'nun adı, bu anlatıda yalnızca arka kapakta kalmaya mahkum olmuş zira anlatı, Robert Capa'yı Robert Capa yapan, hayatını şekillendiren, adını bile Capa olarak koyan Gerda Taro'nun ölümünden sonra, Robert Capa'nın New York'ta sadece sigara ve viski tüketerek hayatta kaldığı, "Sabahları yataktan kalkmak için bir nedenim kalmamıştı," diye bahsettiği günlerden başlıyor. Şahsi bir not düşmeliyim ki, bunu fark edince "Ah, Taro'nun adı sadece arka kapakta kalmış, olmaz ki?" demiştim fakat biraz düşününce Capa'nın, hayatında bu kadar önemi olmuş bir kadının ölümünü anlatmayı tercih etmemesini de çok anlaşılır buldum, hayatına dair süssüz, dürüst bir anlatıda yüzleşmek istemediği hatıralara yer vermemesi çok doğal geldi. 

    New York'ta, işsiz, aşık olduğu kadını bir savaş alanında kaybetmiş, hayatını otomatik vitese alıp sarhoş olarak geçiren bir savaş fotoğrafçısı, ne dilediğine dikkat etmeli olabilir; zira Robert Capa'ya sabahları yataktan kalkmak için bir neden, yine başka bir savaş alanına gönderilmesi ile veriliyor. Üstelik tam da başka bir savaş alanını fotoğraflamak için geçici olarak kurduğu yerinden, yurdundan ayrılırken anlatıda bolca yer verdiği başka bir kadınla da tanışıyor. Hafif Flu, Capa'nın savaş, dostluk ve aşk arasında kalmasının kendisinde yarattığı hisler üzerinden şekillenirken bir yandan da savaşın acımasızlığı ile bir savaşa dahil olmadan o savaşı fotoğraflamanın insana neler hissettirebileceğini bize neredeyse birebir yaşatıyor. 

    Robert Capa'nın, çok kısıtlı bir bölüm olarak anlattığı hayatı, bu kitaptakinden çok daha renkli aslında, mesela burada sadece Hemingway ile dostluklarına yer vermiş, Hemingway'le o kadar yakınlar ki kendisine Papa diye hitap edebiliyor, Hemingway ağır yaralı bir halde hastaneye kaldırıldığında Capa'ya haber verilmesini istiyor, Capa'nın kendisine Papa diye hitap ettiğini gören sağlık çalışanları onu Hemingway'in oğlu sanıyorlar ve ikisi de bunu bozuntuya vermiyor. Robert Capa'nın Hollywood aktör ve aktrislerinden, ünlü yazar ve ressamlardan oluşan arkadaş çevresinden sadece Hemingway bu anlatıya girebilmiş. Hafif Flu'yu, Robert Capa'ya özel olarak ilgi duyanlar zaten mutlaka okuyacaktır ama eğer Capa ile ilk olarak bu kitapla tanıştıysanız hayat öyküsünü daha ayrıntılı olarak araştırmanızı mutlaka tavsiye ederim. 

    Son olarak, Robert Capa'nın en çok bilinen sözünü de yazıya ekleyelim: "Bir savaş fotoğrafçısı olarak ömrümün sonuna kadar işsiz kalmak istiyorum," diyen sanatçı, hayatını Vietnam'da bir mayına basarak kaybetti. Bu kitapta da başka bir mayına basma hadisesini anlatmış, üstelik karikatürize ederek tasvir etmiş, ilgili satırları bu hadiseyi bilerek okumak gerçekten ilginç bir deneyimdi. Yazıyı bitirirken bir kez daha dinleyebiliriz, Capa ile Taro'nun anısına:




12 Eylül 2019 Perşembe

Bu Su, David Foster Wallace


 Bu küçücük, avuç içi kadar kitap aslında David Foster Wallace'ın bir üniversite mezuniyet töreninde yeni mezunlara yönelik yaptığı bir konuşmadan alıntıları içeriyor. Yarım saatte okunup bitirilebilecek olan konuşma, kapağında "Yaşama Uğraşına Dair Bir Yol Haritası" diye düşülen alt başlığından ziyade "Hayata hangi yönünden bakacağınız sizin elinizde," fikri üzerinde çeşitlenen öğütler ve örneklerden ibaret. 

 Kitabın ilginç adı, Wallace'ın konuşmaya başlarken anlattığı şu kıssadan geliyor: 


 David Foster Wallace'ın kendi yaşama uğraşında başarılı olamayışı ise bu kitaba bardağın boş tarafından bakılınca biraz ilginç. Çünkü gençlere yönelik bir söyleşide bu kadar güzel ve öz bir biçimde konuşup belki de kimilerinin hayatında yer eden bir iz bırakırken kendi hayatını intiharla sonlandırmış olması da bu kitapla ilgili acı ve düşündürücü bir konu sanırım, galiba depresyon hastalarının çoğu kendi sökükleri konusunda beceriksiz olmasına rağmen aslında yapılması gereken şeyleri bilen ve hatta bunları etrafıyla paylaşmaya çabalayan bilgeler, kim bilir. Ufacık tefecik ve içi dopdolu olan bu kitabı ben gönül rahatlığıyla tavsiye ederim çünkü içinde koşturduğumuz bu hayatla ilgili "Su da neyin nesi?" diyenlerin arasında olmak zaten zor, bari biz suyun ne olduğunu ara ara kendimize hatırlatalım.

19 Haziran 2018 Salı

Pelosium, Burak Erdoğdu


 Yerli bir bilim kurgu romanı olan Pelosium, zannedersem türün okuyucuları tarafından bile pek tanışılmamış bir kitap olarak türdeşlerinden biraz geride kalmış, fakat başarılı ve güzel bir romandı. Yazarı Burak Erdoğdu'nun ilk kitabı olan Pelosium, bir ilk roman olarak da oldukça doyurucu. Yer yer tekillikten, yapay zekadan, paralel evrenlerden, yer yer ise hologram teknolojilerinden, yeni elementlerden, kuantum fiziğinden bahsederken kimi yerlerde de siyasi kurgulardan, hatta bazı bazı Barbar Conan, Red Sonja türü kılıç - savaşçı - kürk fantazilerinden bahsediyor ve konuyu yine de dağıtmadan bir eksen etrafında tutmayı başarıyor. Daha detaylandırılmış ve bir seri halinde hazırlanmış olsaymış belki bir Dune serisinin yerli versiyonunu andıracak bir seriye sahip olma ihtimalimiz olurmuş diye düşündüğüm bazı sayfalar bile oldu açıkçası.

 Dünya, Son Konvansiyonel Harp sonrasında dönmeyi bırakmış, Asya kıtası dışındaki kıtalar yaşanmaz hale gelmiş, Asya da Karanlık Ülke, Aydınlık Ülke ve Alacakaranlık Ülke diye üçe bölünmüş ve hükmedilen insanlar bu üç ülkeden birinde yaşamak zorunda oldukları sıkı bir kast sisteminde hayatta kalmaya çalışmıştır. Adil adlı kralın hükümdarlığındaki Dünya, bir felaketin daha eşiğinde iken Dünyalıların haberi bile olmadan Zenith adlı gezegendeki ferah içinde yaşayan, üstün teknolojilere sahip zeki canlılar tarafından kurtarılmış, Adil'e Zenithli bir elçi kendilerini kurtardıklarını bildirerek peloisum adlı elementlerini Dünya'ya tanıtmış, Dünya'nın bir nevi izdüşümü oldukları için Dünya'nın refahının da kendilerini ilgilendirdiğini anlatarak Adil ile dost olmuştur. Dünyalılar kullanımı sınırsız olan pelosium elementi ile tanışmaya hazır mıdır, yoksa değil midir, işte hepsi yukarıda saydığım bunca olay örgüsü etrafında kurgulanıyor.

 Kitap, Roza Yayınevi tarafından basılmış, ülkede bilim kurgu yazarlarının işlerinin ne kadar az tanınır olduğu düşünülünce Burak Erdoğdu'nun bu kitabının bu kadar az tanıtılmış olması beni şaşırtmıyor. Bilim kurguyu anadilinizde okumanın daha değişik bir tadı var, Burak Erdoğdu, roman boyunca bir çeviri roman okuyormuşsunuz gibi hissettirmiyor, hatta aksine, hiç de zorlama olmayan bir biçimde yer yer Osmanlıcadan Türkçeye geçen eski sözcükler de gözünüze çalınıyor, ya da benzetmeler özellikle su gibi akıp gidiyor, kitapta hayatımızda var olmayan hiçbir alışkanlığa yapılan bir gönderme olmayınca, benzetmeler ve cümle yapıları anadilimizde her gün kullandığımız şekilde olunca yazar hakikaten çok akıcı bir okuma deneyimi sunuyor. Türü sevenlerin göz atmasını içten bir biçimde önereceğim kitabı özellikle Dune serisini sevenlere ayrıca paslıyorum.

13 Mart 2018 Salı

Kesişen Yazgılar Şatosu, Italo Calvino


 Italo Calvino, eserlerini çok merak ettiğim bir yazardı, birçok kitabının adını duyup konusunu okuduğumda ilgimi çekmişliği var. Kendisiyle tanışmak bu kitapla denk gelen bir anı oldu ama esas merak ettiğim kitaplarına mutlaka göz atmam gerek, bu kitapta Italo Calvino'nun öykücülüğüne dair ipuçları yakalanabiliyor olsa da kitabın ilginç yapısı nedeniyle yazarın hayal gücü ve kurgusuna dair çok bir veri elde edemiyoruz. Kitap çok ilginç hakikaten, Italo Calvino kitabın başında uzunca bir önsöz ile yazım sürecini anlatmış. Tarot kartlarıyla ilgilendiği bir dönem kimi kartları rastgele sırayla önüne açıp onları hikayeleştirerek bu kitabı oluşturmaya başlamış, açıkçası bir yazar için çok tatlı bir yöntem, üstelik böyle şeyleri edebiyatla ucundan kıyısından ilgilenen hepimiz yaparız ya, işte bu "hikayeleştirme" işinin somutlaşmış hali de bu kitap. Epeyce bir süre kendisi için daha özel yere sahip kartları öykülerin merkezine oturtup yan öyküler için de rastgele kartlar açarak her öykünün ucundan kıyısından birbiriyle bütünleşmesini amaçlamış ancak bir süre sonra işler içinden çıkılmaz bir hal almış, sayısız kombinasyon var ve ana karakterler olarak belirlediği kartlar sayılı iken Calvino aynı öyküleri tekrar tekrar baştan yazıyormuş ve sonunda artık bu kitaptan kurtulmuş olmak için "Olduğu kadar..." diyerek bastırmış, bunu da samimiyetle anlatmış. "Artık bu kitabı tamamlamalı ve başka öyküler, başka anlatılar için önüme bakmalıydım..." diyor. 

 Konu yukarıda anlattığım gibi olunca, başta "Tarotla ilgilenmeyen biri için hiçbir şey ifade etmeyecek bir kitap..." hissiyatı verebilir, ben de bundan korkuyordum ancak Calvino, kendisinin de tarota karşı çok özel bir ilgisinin ve hatta tarotla ilgili pek bilgisinin olmadığını da anlatmış, yalnızca çok temel bir - iki destenin yaratılışı ve çizimiyle ilgilendiğinde o destelerdeki desenlerin (ki bu kart desenlerine sanırım arkana deniyor) hikayelerini anlatabileceğini hissetmiş, yoksa tarot falı bakmayı da bilmezmiş, tarot kartlarının kendi içinde anlattığı hikayeleri de. Bunu "Tarot kartlarına, o kartları okumayı bilmeyen birinin gözünden bakmaya çalıştım, böylece çizimlerden kendi hayal gücüme dayanan hikayeleri ayıklamak daha kolay olacaktı," diye anlatıyor. Gerçekten de öyle de yapmış, çoğu hikayede bir kartın anlamı değil, kartın üzerindeki desenin arka planındaki orman, örneğin bir karttaki şövalye karakteri değil de o şövalye karakterinin elindeki kılıç ya da şövalyenin arkasındaki bir dere hikayede kullanılırken kartın esas anlamı olan soyut kavram hikayenin içinde hiç kullanılmadan geçilmiş. Yani kitabı okumak için temel bir tarot bilgisine sahip olmaya gerek yok. Öyküler birbirinden bağımsız olsa da birinin bittiği yerde diğeri başlayabiliyor ya da ortak öğelere sahip öyküler var, bu yüzden kitabı rastgele açıp içinden bir öykü seçip okumak yerine sıralı bir şekilde baştan sona okumak gerekiyor, zaten yazarın yolunun bir şatoya düşüşü ve öykülerin nasıl anlatılmaya başlandığı gibi bir girizgah da var, o girizgahı okumadan rastgele bir öykü okumak sıkıntılı olacaktır. Muhtemelen tarota ilgisi olanların da daha keyif alacağı gerçeği söz konusu, bizim aldığımız keyif biraz havada kalsa da bazı yerlerde üzerinde ayrıca durulan belirli kartların tarot falındaki anlamını öğrenmek için internetten kartı araştırdığımda hikayeler için hiç de önemi olmadığını gördüğümde Italo Calvino'nun şakacı bir kişiliği olduğunu da düşünmedim değil.

26 Şubat 2018 Pazartesi

Yeryüzü Müzesi


 Yeryüzü Müzesi, Bilimkurgu Kulübü isimli internet portalını da kapsayan, aynı isimli kulübün bir ürünü, İthaki Yayınevi tarafından basılan kitap, kulüp üyeleri tarafından bir araya getirilen on sekiz Türk bilim kurgu yazarının birer öyküsünü içeriyor. 

 Benim kitaptan haberdar olma sürecim, kitapta bir öyküsü bulunan arkadaşımın haber verişiyle başladı, "Böyle bir oluşum var, benim de bir öyküm yer alacak," diye anlattığında epey heyecanlandım ve doğal olarak henüz basılmadan kitabı beklemeye başladım. Öyküsü bu seçkide yer alan arkadaşım bilim kurgu öyküleri yazan, hatta bu dalda ödülü olan bir yazardı ancak diğer yazarlar hakkında önceleri hiçbir fikrim yoktu ki kitabın arka kapağı internette paylaşıldığında kitabı daha da büyük bir ilgiyle beklemeye başladım çünkü hiç yabancı olmadığım isimler de bu seçkiye dahil edilmişti. Çeşitli dergilerden, internet sitelerinden, seçkilerden aşina olduğum yazarların da bu kitapta öyküleri olduğunu öğrendiğimde güzel bir kitap okuyacağımızdan emin oldum.

 Kitapla ilgili söylenebilecek çok şey var, yerli bilim kurgu hakkında söylenecek şeylere kapı aralayacak şeyler, bu bir "Türk yazarlar seçkisi" olarak oluşturulduğu için söylenecek hiçbir şey yerli bilim kurgu öykücülüğünden ayrı tutulamayacaktır. Ancak tam da bununla ilgili bir şey söyleyerek başlamak isterim, öykülerde yöresellik ön planda tutulan bir detay olmamış ve ben bundan şikayetçi olmadım. Türk yazarların bilim kurgu öykülerini okurken dünyanın herhangi bir yerinde yazılmış olabilecek öyküler okuduğunuzu düşünüyorsunuz, belki kimi yerlerde satırların aralarından çeviri tadı bile geliyor fakat bu bence bir kusur değil. Bilim kurgunun kendine has evrensel bir dili olmasından kaynaklanan bir özellik olmalı bu, belki bir gelecek öngörüsü kim bilir, gelecekle ilintili öykülerde genellikle aynı üslubun kullanılması bir tesadüf olamaz, belki de yöreselliğin tamamen kaybolacağı evrenlere dair hikayeler anlatılırken Türk olmanın ön planda tutulması bence saçma bile olurdu. Bilim kurgu edebiyatı bence yöresel üslubu da ancak bir yere kadar kaldırabiliyor, hatta  en çok kaldırabildiği yöresel üslup da bence uzak doğu kültürü ve oraların üslubu, hem teknoloji ve bilimde gelişmiş, hem de geleneklerine bağlı kalmış toplumların üslubu, kültürü, bilim kurguda sırıtmıyor ancak Türk kültürüyle bir arada düşündüğümde, bence yöresel üslubu tadında yediremediğiniz bir kurgu, "Türkler uzaya gitse ne olur? Türkler geleceğe gitse ne olur? Türkler uzayda mangal yaparken..." tadında bir parodi gibi kalıyor. İşte tam bu sebeplerle bu kitaptan o kadar da yöresel bir tad alamamak benim canımı sıkmadı. Ne güzel evrensel kalitede öyküler oluşturulmuş, hatta yine de Türk kültürünün kendini belli ettiği öyküler var, Türk tipi akrabalığın, Türk şehirlerinin kültürlerinin, Türk alışkanlıklarının yer aldığı hikayeler de yok değil. 

 Kitapta yer alan öyküler, bilim kurgunun her alt türünden en az birer örnek içeriyor diyebilirim, komedi öyküleri de var, siberpunk öyküleri de var, varoluşçu bilim kurgu örnekleri de var, korku da var, uzay operası da var, fütürist öyküler de var, distopya da var. Bir tek steampunk örneği bulamadım galiba, hatta aklıma da geldi, Türkçe yazılmış, Türk kültüründen beslenmiş bir steampunk öyküsü bence çok yakışıklı olabilirdi, bu ülke İhsan Oktay Anar çıkarmış bir ülke... Ancak o kadar güzel bir öykü seçkisi yapılmış ki, bilim kurgu edebiyatına pek yatkın olmayan bir okura türe giriş dersi niteliğinde bir seçki olarak tavsiye edilebilir, bir öyküyü beğenmese, beğeneceği başka bir öykü mutlaka olacaktır. 

 En beğendiğim öyküler kitabın giriş öyküsü olan, adıyla okuyucuyu selamlayan İlk Temas, bir Black Mirror güzellemesi gibi duran Dünya Utanç Günü, sevgili arkadaşımın ilk kez bu kitabın sayfalarında okuduğum öyküsü Bir Sobeski Deneyi, A-T-G-C, Son Yolculuk, Selfie ve gülümseten Gaita oldu. Kimileri benzer üsluplara sahipken kimileri de birbirlerinden fersahlarca uzak kalemlerden çıkan bu on sekiz öyküyü ustalıkla seçip bir araya getiren Bilimkurgu Kulübü'nü çok içten bir şekilde tekrar kutlarım. Seçkiye yerleştirilen son öykü Müfit Özdeş'e ait, usta bir bilim kurgu yazarını da konuk etmeleri, Müfit Özdeş'in de bu seçkiye katılmayı kabul etmiş olması ne kadar hoş. Üstelik bu kitap için Ursula K. Le Guin'in yazdığı bir arka kapak yazısı da bulunmakta ki zannedersem kendisinin aramızdan ayrılmadan önce bir kitapta basılan son yazısı bu yazı. Ortaya oldukça özenli, temiz bir iş çıkmış ve bu işi bilim kurgu okurları olarak bağrımıza basmak da bizim içimizden gelen bir görev olmuş resmen, bunca özenli ve güzel bir kitabı beğenmemek resmen kibirlilik olur. Kanımca ülkenin bilim kurgu edebiyatında usta kalemlerinin yeni öyküleri ile birlikte taptaze kalemlerinin okuyucuyla tanıştığı bu kitap, bu kadar sayılı örneği olan bir iş için pek üst raflarda, kitapta yer alan herkesin eline sağlık.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Kağıt Büyücüsü, Charlie N. Holmberg


 Bu kitabı kitap alışveriş sitelerinden birinin indirim listelerinde görüp beklentisiz bir şekilde "Ucuzmuş, bunu da sepete atalım..." diye satın aldım ve çok da severek okudum, hayret.

 Charlie N. Holmberg'in "The Paper Magician" adını verdiği üçlemenin ilk kitabı da üçlemeyle aynı adı taşıyor. Şimdilik yalnızca bu kitap Funda Akkaya tarafından çevrilip Altın Kitaplar tarafından basılmış ama sanırım çevrildikçe ve denk gelirsem diğer kitapları da okuyacağım. Çünkü oldukça ekmeği yenen büyücülük işine bir nebze de olsa farklı bir üslup kazandırmış bir evrenle karşılaşıyoruz romanda, üstelik kitabın tanıtımında ve arka kapağında "Harry Potter dünyasının açtığı yoldan ilerleyen..." gibi sözler görmüştüm ve bu kitabın kurgusunun da okullu, sınıflı, yatakhaneli bir ortamda geçeceğini düşünmüştüm ama kitap çoğunlukla eski bir ev ve bir kalbin içinde geçiyor. Bir kalbin içinde geçen bir kitabı daha önce Nazlı Eray bize Aşık Papağan Barı'nda biraz çıtlatmıştı ama bu kitapta da çok ilginç şeyler var, şahsen beğendim.

 Üstelik kitabı okudukça ben Harry Potter'dan ziyade Avatar The Last Airbender serisine benzettim çünkü bu romanın kurgusunda büyücülük işi bükücülüğe de benziyor. İnsan yapımı materyalleri sihir yardımıyla kontrol edebilen ve bir materyale bağlanan büyücülerle karşılaşıyoruz, farklı ve tatlı bir dokunuş olmamış diyemeyiz... Hem de roman, ben gerçi birkaç bölüm sonra fark etsem de Viktoryen çağda geçiyor. Karakterlerin diyalogları ya da davranışları her ne kadar çağına uygun değilmiş gibi tınlasa da olsun, gözünüzde canlandırırken siz bari böyle bilin, ben birkaç bölüm boyunca "Ne biçim bir genç kız, ne acayip bir ev ortamı, neden telgraf?" diye düşündüm çünkü ne yazık ki karakterlerin kurgulanışında o eski dönem ağırlığı yok. Eh, o da biraz genç yetişkin işi romanların sıkıntısı... Tabii ki internette üçleme hakkında bir şeyler arattığınızda hemen hayranlar tarafından üçleme filmleştirildiğinde karakterleri kimlerin oynamaları gerektiğinin falan belirlendiğini görüyorsunuz ki bu da yine genç yetişkin romanlarının bilirsiniz olmazsa olmazlarından.

 Fakat yine de ben yazarın cesaretini sevdim, bir romanın çoğunu bir kalbin içinde kurgulamak cesaret işi ve riskli. Yazar da alnının akıyla bu zor kurgudan çıkmış, roman hiç de fena olmamış, üstelik bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu avaz avaz bağırmıyor, olaylar sonuca bağlanıyor, Açlık Oyunları serisinde yaşadığımız "Devamı Haftaya" faciasını yaşatmıyor. Bir metal büyücüsü olma hayalleri kurarken temel büyücülük eğitiminden sonra, dünyada oldukça az kalan kağıt büyücülerinin neslinin sona ermemesi için zoraki kağıt büyücülüğünü seçmek zorunda kalan Ceony Twill adlı turuncu saçlı hanımkardeşimizin biraz garip ve asosyal kağıt büyücüsü Emery Thane'in yanına stajyer olarak verilmesinden sonra yaşadıklarını merak edecek gibiyseniz kitabı okuyun. Ancak her genç yetişkin işi fantastik romanda olduğu gibi yalnızca bu karakterlerin yaşadıkları "maceraları" merak edecekseniz okumanızı tavsiye edebilirim çünkü derinlikli bir fantastik evren, evrendeki büyücülük sistemi, işleyişi, dünyanın ve dönemin böyle fantastik bir kurgudaki halinin tasvirini falan beklemeyin, romanın sıradan bir "genç işi macera" sunmak dışında bir iddiası yok. Üçleme The Glass Magician ve The Master Magician adlı romanlarla tamamlanıyor fakat şu an onların Türkçe çevirileri bulunmamakta, belki üçlemenin diğer kitaplarıyla olayların "fantastik edebiyat" kısmı da tamamlanır, kimbilir.

12 Mayıs 2017 Cuma

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı



 Barış Bıçakçı'nın son kitabı Seyrek Yağmur'u, sanırım toplam bir saatte falan bitirmiş olabilirim. Sevdiğimiz yazarlardan birinin kitabı olunca bu kadar süre, çok da kısa olmuyor, üstelik kitabın uzunluğu da minicikken...

 "Kitabı, kitabın..." diyorum çünkü okumaya başladığım andan, bitirdiğim ana dek bunun roman olup olmadığını düşünüyordum. Bir kişi etrafında şekillenen yaşam öyküleri, denemeler, şiirsel bir anlatı diyebiliriz bu kitap için, bütünlük içeren bir hikaye anlatmıyor, Rıfat adlı ince düşünceli, sevgilisinden yeni ayrılmış, orta yaşlı bir sahafı anlatıyor ama kendisinin gündelik hayatına ya da başından geçen olaylara değil de, gündelik hayat karşısında hissettiklerine bizi misafir ediyor Barış Bıçakçı bu kitapta. Bölümler, başlıkları ve bazen bir paragraf olmalarıyla çok şık, çok sevimli küçük öyküler, hatta dediğim gibi şiirler gibi. Bolca alıntı olan kitabı elinizde not defteriyle okuma dürtüsü hissetmeniz neredeyse kesin, bir noktadan sonra ben de bunu düşünüp "Başta kaçırdığım alıntıları nasıl yakalarım?" diye üzülmüştüm, yapılmışı var:

 https://eksisozluk.com/entry/57632517

 Kitap, Gezi Parkı Direnişi sonrasında yazılmış, bazı bölümlere direniş zamanının etkisi olmuş. Üstelik en sevdiğim yeri de, kahramanımız Rıfat'ın kitapçı dükkanında Latin Amerikalıların büyülü gerçekçiliğinden söz ederken bizim ülkemizde büyülü gerçekçiliğin gelişmeyiş sebebini, ülkenin direniş kültürü ve geçmişi olmamasına bağladığı anda o bölümün çok tatlı bir şekilde Gezi Parkı olayları ile büyülü gerçekçiliğe bağlandığı yerdi galiba, kendi kendini geliştirip besleyen bir bölümdü, Barış Bıçakçı çok yalın bir ustalıkla yapıyor bunu. Sadece o bölümde değil, donmuş bir göl ile ilgili bölümde de büyülü gerçekçiliğin göz kırptığını fark ediyorsunuz ve gülümseyerek bir sonraki bölüme geçiyorsunuz.

 Barış Bıçakçı okurlarının zaten şimdiye dek çoktan okuduğu bir kitaptır diye düşünüyorum ama henüz okumayıp kararsız olanlar hiç çekinmeden sevdikleri yazarla yeniden buluşmalılar. Kitaba ilk başladığım dakikalarda "Fakat bu kadar da alıntı üzerine alıntı, minicik paragraflar, kitap mı okuyoruz, yazarın not defterini mi allasen?" diye düşündüğüm için kendimi affetmem, birkaç dakika içinde alışıverdim ve kitabı bitirdiğimde "Ne kadar kısacıktı..." diye üzüldüm.
Related Posts with Thumbnails