13 Aralık 2010 Pazartesi

Sakın Kımıldama- Margaret Mazzantini


Son zamanlarda bir arkadaşım sayesinde öyle güzel yazarlarla tanıştım ki...
Margaret Mazzantini de onun tavsiyelerinden. Söyler söylemez, tereddütsüz gidip aldım kitabını ve hemen okumaya başladım.
İnsanı bir anda sayfalarının arasına alıveren, hep orada, o hikayenin içinde olduğunu hissettiren kitaplardan. Elimden bırakmak zorunda kaldığım zamanlarda hep üzüldüm, ayrılma anını geciktirmeye çalıştım.

Kitap, kızı bir kaza geçirip, ölümle burun buruna gelen başarılı bir cerrahın, kızına yaptığı büyük bir itirafı ve hayatından önemli bir kesiti anlatıyor.
Tamamen tesadüfen hayatına giren, kendisinden çok farklı bir hayattan, güzel, bakımlı ve kültürlü karısıyla mukayese edilemeyecek bir kadınla yaşadığı aşkı anlatıyor.
Bu kadının hayatına girmesiyle cerrahın, düzgün ve beklenenleri karşıladığı hayatından bambaşka bir boyuta girişini, farklı bir insan haline gelişini izliyorsunuz.

Akıcı, şaşırtıcı, düşündürücü, hüzünlü bir roman.
Okuyun, pişman olmayacaksınız...

5 Aralık 2010 Pazar

Kitap Mim'i (Sycorox)

Okumana gerek olmayan kitaplar: Ders kitapları dermişim eheh onlar öncelikli okumam gerekenler diye kulaklarımı çektikten sonra, muhtemelen teknoloji tarzı kitaplar sıkıyor beni çok da gerek yok heralde okumama.

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar: Şibumi'ye başlamak istiyorum ama önceliğinde elimde olanları bitirmem lazım.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar: Şibumi, Paul Auster'ın New York Üçlemesi

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar: Leonardo Da Vinci Gibi Çalışma ve düşünme kitabı. Eskiden vardı bende o kitap, bir yakınıma verince öyle gitti. Her kütüphane'de olması gerekli bir kitap bence. İçinde her şey var (yemek tarifleri de dahil olmak üzere). Şu an fellik fellik arıyorum, umarım bulacağım. Bir de müzik tarihimizle ilgili İş bankası yayınlarının bir kitabı var cd hediyeli. Bunları arıyorum.

Şu anda üzerinde çalıştığın konu ile ilgili kitaplar: NLP ile ilgileniyorum bu aralar fena halde. Harry Adler'ın çalışma kitabını aldım ama çok sıkıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Hayatımda hiç bir kitabı bu kadar zorlanarak okumamıştım.

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar: Birhan Keskin'in şiirleri. Moralimi düzeltsin diye Eileen Caddy'nin "İçimizdeki Kapıları Açmak" kitabı.

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar : Meave Binchy olabilir. Yazlıkta okunur. Bir de, kaç zamandır Selindrella'nın methini duyuyorum, muhtemelen tatile saklıyorum. Ya da bir korku romanıda olabilir.

Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar: Aynen Sweet Leaf gibi bende Nick Cave kitapları diyorum. Aynı zamanda çok istediğim tasarım kitapları da eklenince pek mutlu olacağım. Sanırım ben artık otobiyografik kitaplar da istiyorum, sevdiğim tasarımcıların, şarkıcıların kitapları. Ve fotoğraf bölümü de hiç fena olmaz hani. Neyse bu çok uzar gider.

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar: Burada da kritiğini yazdığım Cadı isimli roman'nın devamını edinmeyi istiyorum. İkinci kitap kızkardeşi kedi kızın ağzından geçiyormuş, üçüncüsü ise vampir olanın. Bu tip fantastik abuk şeyler pek okumazdım ama bunu saçma olduğunu bile bile çılgınca merak ediyorum.

Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar: Yüzüklerin Efendisi serisi. Defalarca her yıl, belirli aralıklarda filmini izlesem de, artık kitapları tekrar okumanın zamanı geldi de geçiyor.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar: Eheh ben bir çok beğenilen ve kitap sohbetlerinin başını çeken kitapları ve yazarları okumadım. Mesela bunlardan biri Paul Auster. Görünmeyen'i okumaya çalıştım, pek sarmadı beni. Ama devam edeceğim kitaplarını okumaya.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Kitap Mimi - Aslısın

Okumana gerek olmayan kitaplar:  Gerek olduğu için kitap okumadığımdan, bu soruyu pas geçiyorum. Bugün okumak istemeyebilirim ama yarın çok ilgimi çekebilir bir kitap.

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar:  Ders kitapları yerine daha çok roman okusaydım keşke.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar: Atilla Birkiye'nin İstanbul'da Aşıkların Buluşma Yerleri kitabını edindim ve okuyacağım.

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar: Uzun zaman değil ama geçen hafta kitapçılarda arayıp arayıp bulamadığım Evrim Alataş'ın, Biz bu Dağın Çiçeğiydik kitabında aklım kaldı. İnternetten alacağım.

Şu anda üzerinde çalıştığın konu ile ilgili kitaplar: Foundations of Coaching. Sırf zorunluluk olduğu için durmadan erteliyorum.

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar:  Tomris Uyar, Borges, Paul Auster, Ayfer Tunç, Sabahattin Ali, Italo Calvino kitapları.

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar : Öyle bir ayrım yapmıyorum, elime ne gelirse, içimden ne gelirse o kitap giriyor çantaya.

Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar:  Tomris Uyar'ın eksik kalan kitapları, bilmem ki böyle ayrım yapmak gerçekten zor.

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar: Genelde böyle okudğum kitaplar için bir anlam bulurum, anlam bulamadığım olmadı hiç.
 
Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar: Paul Auster'ın ilk okuduğum kitapları.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar:  Bir ara bilim kurguyu seveceğim diye kendimi zorlamıştım. Okumuş gibi yapmadım ama bir iki kitap sonra pes ettim. Bazı şeyleri çok da zorlamamak gerek. Hem belki doya doya okumak isteyeceğim zamanlar gelir. Ben her konuda sık sık zevk değiştiririm. Kendime güvenim sonsuz, bu açıdan:)

Kitap Mim'i (Sweet Leaf)

Okumana gerek olmayan kitaplar:  İlgi alanlarım dahilinde olmayan kitaplar. Bir de okumama gerek olmaması değil de önceden filmini izlediğim romanları genelde bitiremem, okurken filmdeki aktörleri, aktrisleri hayal ederim, hayal gücüm kısıtlanır, onların mimiklerini, ses tonunu kondururum kitaptaki karaktere, sıkılırım bir süre sonra.

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar:  Şu sıralar ders kitaplarımı okumam gerekiyor ya, deliler gibi roman okumak istiyorum.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar: Bir süredir Ulysses'i okumak istiyorum, tesadüfen aldığım pek çok kitabın önsözünde bu romana atıfta bulunuluyor, pek çok yazıda James Joyce ve Ulysses'le karşılaşıyorum. Bir de "Ulysses'i bitirebilen okur çok azdır." diye bir şehir efsanesi var hani. Meydan okumak istiyorum şu şehir efsanesine. 

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar: En son Uçan Spagetti Canavarı'nı arayıp bulamamıştım, sonra buldum ama. Ha bir de okul kütüphanesinde Tom Robbins - Ağaçkakan yok, burdan Dokuz Eylül Üniversitesi Merkez Kütüphane'yi kınıyorum. Bir ara Alsancak'a indiğimde ona da bakacağım.

Şu anda üzerinde çalıştığın konu ile ilgili kitaplar: Cumhuriyet Savcısı Barış Duman'ın "2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununa Göre Açıklamalı - İçtihatlı Toplu İş Sözleşmesi Yapma Yetkisi" kitabını aldım bugün fakülte kütüphanesinden. İşin en sevimli yanı, bu haftasonu bitirmem de lazım heheh.

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar:  Edgar Allan Poe'nun hikayelerinin toplandığı kalın bir kitap vardır hani bilirsiniz. Okuyanın da okumayanın da kitaplığında bulunur. O kitabın neredeyse yarısını okuyup öyle kaldırmıştım kitaplığa, ne olur ne olmaz o orda dursun da hep, bir gün belki bitiririm.

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar : Daha yaza çooooook var ama? Yaz kitabı - kış kitabı diye ayırmam ki hem, yazın sahilde hafif kitaplar okuyup kışın entelektüel gösterecek şeyler okumam.

Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar:  Ahh bu şık canevimden yaraladı beni, pek çok yarım serim var, o serileri tamamlamak lazım. Bir de Nick Cave'in "And The Ass Saw The Angel" adlı kitabı "Ve Eşek Meleği Gördü" diye Türkçe'ye çevrilmiş ya, o kitap yok bende, benim gibi bir Nick Cave müridinin kitaplığında çok büyük bir eksik, Bunny Munro'nun Ölümü'nün yanına konulması gerekli!

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar: Bir süre arka arkaya üç tane Elif Şafak romanı okumuştum, haklı bir gerekçem yoktu.

Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar: Bu sorunun cevabı biraz komik olacak ama, Pıtırcık serisi vardır, Pıtırcık diye bir çocuğun başından geçen olayları eğlenceli bir dille anlatan, çocuk dünyasını neşeli ve çok doğru bir şekilde yansıtan çocuk kitapları. Ben onları sekiz - dokuz yaşlarımdayken okumuştum. Hala arada bir o kitaplardan birini kitaplıktan alıp okuyorum.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar:  Okumuş numarası yapmıyorum da, Dune serisini gerçekten oturup okumamın ve bitirmemin zamanı geldiğine inanıyorum. Ha, bazen bilim kurgu edebiyatıyla ilgilenen arkadaşlar bu seri hakkında konuşurlarken yarım bıraktığım yere kadar olan kısmına katılıyorum, masumca, kesinlikle numara yaptığım söylenemez hahah. :)

29 Kasım 2010 Pazartesi

Kim Bağışlayacak Beni

"Günün saf ışığı yavaş yavaş odadan geçecek birazdan.
Dağların ardında eflatun bir perde gibi dalgalanacak.
Sonra ışık hızıyla -evet ışık hızıyla- camın karnından içeri,
durgun sessiz ve hep öyle kalacakmış gibi yayvan odaya vuracak.
Bir kapı, ötekine gıcırtıyla gerinerek açılacak,
mutfakta çayın sesi demlenmeye başlayacak."

Diye başlıyor Birhan Keskin kitaba. Aslında bu kitap onun 5 kitabının sondan başa bir derlemesi.

Yeryüzü Halleri (2002), 20 Lak Tablet (1999), Cinayet Kışı (1996), Bakarsın Üzgün Dönerim (1994), Delirilikler (1991)

Birhan Keskin severler için çok kıymetli bir eser, en azından benim için öyle. Başucumda durur, öyle sürekli okumam, o durur. Sonra bir an elime alırım, rasgele bir sayfasını açarım, dalarım o sayfaya. Sonra başka sayfa, başka sayfa derken o beş kitap beni etkisi altına alır, "Yolcunun Siyah Bavulu" şiirinde olduğu gibi;

"Ey allahım bir gidip bir geliyor aklım
şimdi neredeydi, şimdi neredeydi,"

derken bulurum kendimi. O başucumda durur ve bazen en üzüntülü anlarda içimi daha bir keser. Ama buna ihtiyaç vardır, o pis kanın akması için belkide.

"Yıktığım, atladığım, söndürdüğüm
bir yangın yerindeyim
içimde dediğim gibi,
her gidenden biriktirdiğim melekler,
kalbimin üstünde bir daha hançer" der Enstrümantal'de.

Ve Penguen'de

"unutmadım aramızdaki beceriksiz dili.
dünya yordu bizi. benim de söyleyemediklerim
var. hiç söyleyemeyeceğim onları belki de.
uzun bir yolu geliyoruz seninle, yolu
geldikçe anlıyorum ki, biz,
bu dünya üstünde yürüyemiyoruz bile.

penguen,
kim bağışlayacak beni?
çizdim senin beyaz ve narin yerini
elimde unuttuğun ince metalle."

derken o ben aslında kendimi yanyana gördüğüm ama ait olamadığım insanları düşünürken bulurum. Gidiş şiirinde ise, kabul edemediğim kabullenemediğim birçok şey gözlerimin önünden geçer. Tıpkı ikinci mısrasında söylediği;

"Aramızdaki mesafede gerilen
bir teli inletiyorum seninle
sesi ben duyuyorum tek,
bir şey duyduğu yok kimsenin
benden başka"

dediği gibi, çok şey biriktiriyorum diyorum, biriktirdiklerimi kendim duyuyorum. Tamam çok kişiselleştik. Şiir sever biriyseniz bu kitabı edinmişsinizdir. Edinmediyseniz de mutlaka alın. Başucunuza koyun ve büyüsüne kendinizi bırakın.

Bende sizi Su şiirinin son mısrasına bırakayım.

"Göğsümde sedeften bir çiçek taşırım:
bir büyü bu hayata karşı yaptırdım
konuşmam artık, kalbini kırdımsa senin
bil ki yanına düştüm."


Kim Bağışlayacak Beni-Birhan Keskin

28 Kasım 2010 Pazar

Evvel Otel - Ayfer Tunç


Ayfer Tunç'un ilk okuduğum kitabı, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Hikayesi idi. Kurgusu, bağlantılar ve içindeki ince mizah güzeldi ama bana hitap etmemişti ve başka kitabını okumayı düşünmüyordum.
Ta ki; bir arkadaşım, bana daha önce yazdığı hikayelerinden oluşan kitaplarını önerene kadar.
İyi ki onu dinlemişim. Her hikayede hüzün, yalnızlık, aşk var. Öyle veya böyle kaybedenleri, üzülenleri, mutsuzları yazıyor Ayfer Tunç.

Evvel Otel'de iki ayrı bölüm var. İlk kitabı Saklı ve sonradan yazdığı Evvel Otel'deki hikayeler.
Bu ayrı zamanlarda yazılmış hikayelerin iki-üç tanesi birbiriyle bağlantılı. Bağlantılı hikayelerde, bir hikayeyi önce bir kahramanın dilinden dinliyor sonra aslında Ayfer Tunç'un daha önceki yıllarda yazdığı aynı hikayenin, başka bir kahramanın dilinden, farklı bir yönünü okuyorsunuz.

Hikayelerdeki melankoli, hayata dair cümleler, bir sürü altı çizili sayfa bıraktı bana iz olarak.
Okumadıysanız mutlaka okuyun, derim.

Siz de, kahramanlarla başka diyarlara uçmaya, bazen onların yalnızlığını bazen de hüzünlerini onlarla beraber yaşamaya meraklıysanız, hiç durmayın.
Okuyun, pişman olmayacaksınız.

Görsel için.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Evening Class/İtalyanca Aşk Başkadır

Hani kafa dağıtıcı sıcacık filmler vardır ya, filmin içinde bir dolu insan hayatlarını görürsünüz. Bu kitap işte o filmler gibi. Arka fonda İndie şarkılarından oluşma soundtrack'i mutlaka vardır.

Kitaba gelirsek yıllarca Sicilyada yasak bir aşkı yaşayan Signora sonunda vatanı Dubline döner. Orada ailesi vardır ama uyum sağlayamaz onlara. En çok bildiği işi yaparak, bir İtalyanca kursu açar.

O kursa gelen öğrencilerinde hayatlarını görürüz. Hatta çoğu yerde kesişir bu hayatlar. Yalnızlıklarını, günlük hayatın bunalımlarını, geçmişte yaşanan acıları, saklanan sırları görürüz. Aidan, Bill, Kathy, Lou, Connie, Laddy, Fiona başlarına gelenleri, hayal kırıklıklarını yeni bir dil öğrenme heyecanı ile bir nevi unutmaya çalışırlar.

Signora'dan çok şey öğrenirler. Onun naif ve sıcak yapısından çok etkilenirler.

Ve kitabın sonunda beraber İtalya'ya giderler,Aidan ve Signora aşk yaşar aynı bu tarz filmlerin sonunda seyircinin beklediği gibi...

Kendisininde ilk romanı olan bu kitapla başladım Maeve Binchy kitapları okumaya. Hani çok ağır kitaplar okursunuz da, araya kafa dağıtıcı bir kitap istersiniz ya, hah dedim bu yazar bana elzem geçti. Ama sonraki romanlarında aynı tadı bulamadım ya da sanırım bana yazdıkları çok klişe geldi. Özellikle son çıkardığı romanlar maalesef ki çok sıkıcı (bknz. Yıldızlı Ve Yağmurlu Geceler)

Bir yazarın en büyük kabusu sanırım bu şekilde kendini tekrara düşmesi.

Maeve Binchy kitaplarının en güzel yanı, kapak tasarımları. Mesela ben bu kitabı hem İtalya'ya olan ilgimden, hemde kapağının harika olmasından dolayı almıştım. Diğer kitapların da da aynı şey mevcut. Bu konu aslında önemli, evet kitabın içeriği ne olursa olsun bazı kitaplar kapaklarıyla sattırıyorlar.

Ve Orjinal adı "Evening Class" olan romanı "İtalyanca Aşk Başkadır" diye çevirmek de bence bir pazarlama stratejisi gibi geliyor.

Yani başta dediğim gibi sıcak, doğal romantik komedi, birazda Avrupa filmlerine benzemiyor değil hani.

Ama bu yazarı merak ediyorsanız şayet, en iyi romanı budur derim, kahvenizi alın elinize, sıcacık koltuğunuza kurulun ve kafanızı dağıtın derim.



16 Eylül 2010 Perşembe

Yirmi Yıl İki İnsan | David Nicholls


Kapağında okuduğumuz Nick Hornby yorumu gibi "Olağanüstü bir şekilde sürükleyici" bir kitap "Bir Gün Yirmi Yıl İki İnsan".

Karakterler o kadar bizim gibiler ki, bir süre sonra "hadi ama ya bizde böyle olacağız sanırım" diyorsunuz.

Konuya gelirsek üniversite mezuniyetinde birlikte olan Emma ve Dexter için o gece dönüm noktasıdır. O geceden sonra bitmeyecek bir arkadaşlığın ve o arkadaşlığın ardında aşkın içinde bulurlar kendilerini. Hayatlarına 20 yılda bir çok kişi girer, farklı insanlarla farklı hayatlar yaşarlar ama birbirlerinde asla vazgeçemezler. Zaman zaman çok büyük kavgalar edip, hiç görüşmedikleri yıllar olsa dahi bırakamazlar bir türlü birbirlerini. Hikaye 88'de başlar...

Karakterlere baktığımız zaman Dexter; tam anlamıyla zengin, şımarık, ne istediğini bilmeyen anı yaşayıp deli gibi içen, önüne gelenle yatan, bencil biraz sarsak, sinir bozucu televizyon şovları yapan, Camden'da acayip kulaklıklarla müzik dinlerken bir yandan da müziksevermiş havalarında, plak Cd arşivi yapan, marka meraklısı burnu havada bir tip. Bunun yanı sıra Emma'ya çok bağlı ve her ne kadar ona sinir olsa da, Emma onun hayatının odağında, yalnız bir adam...

Emma'ya gelirsek; üniversitede kominist takılan, o zamanlar yaygın feminizm hareketinin ateşli savunucularından, kavgacı, idealist ama bu idealleri gerçekleştirmekte yeteneksiz, sinir bozucu bir şekilde kendiyle dalga geçen, kitap kurdu, kendi halinde sefilce yaşayan, Dexter'ın birçok huyuna sinir olup onunla elinden geldiğince dalga geçen ama bir yandan da, ona destek olup bırakmayan yalnız bir kadın.

Bu iki insan neredeyse 20 yıl boyunca birbirlerine aşık olduklarını kabul etmediler. Hep aralarında bir ima ve arkadaşlık duvarı vardı. Ve o duvar aşıldığında kimse şaşırmadı "bekliyorduk" dediler yakın çevreleri.

En sevdiğim kısmı Emma'nın Dexter'a Onbir Yıl hediyesi, el yapımı Cd'yi kızı Jasmine'le beraber dinlemesiydi.

Massive Attack "Unfinished Sympath" ile başlıyor, The Smiths "There is a Light That Never Goes Out" ve "Walk On By" ile devam ediyordu. Halen insanlar birbirine karışık şarkılar hazırlıyorlar mı? diye düşündürttü beni bu kısmı.

Aslında bu kitap üniversite sonrasında insanların dibe vuruş dönemini gösteriyor ayrıca. Hani çok büyük hayallerle başlarsınız da, sonra o hayaller "pofff" uçar işte onun hikayesi. Sonra ardınıza bakıp, benim hayallerim nerede dersiniz ve otuzlu yaşlarınızın ortalarında onlara sıkı sıkı bağlanmaya çalışırsınız. İşte bu onun hikayesi bir yandan da.

Yazım dili olarak hızlı bir şekilde anlatılmış, okudukça okuyorsunuz, yılları deviriyorsunuz birer ikişer. Ve sonu çok iç burucu, beklemediğiniz bir şekilde bitiyor.

Ve kitap öyle beğenilmiş ki, An Education filminin yönetmeni Lone Scherfig başrollerde Anne Hathaway ve Jim Sturgess ile "One Day" filmini çekmeye karar vermiş. Film 2011'de gösterime girecek.

Açıkçası Anne Hathaway'i Emma rolüne pek yakıştıramadım çünkü Emma daha farklı, bir kere gençlik yıllarında hafif tombul. Sıska Hathaway bakalım hasıl oyunculuk gösterecek?

Jim Sturgess ise tam bir Dexter olmuş, hatta hayal ettiğim Dexter tam anlamıyla oydu.

Bu kitabı daha önce okuyanlar, Syco aynı senin yaşadıklarını anlatmış, kitabın kadın karakterinde kendini bulacaksın demişlerdi. Ve evet öyle oldu, düşünmeme, ne yapsam acaba dememe sebeb oldu..

Okumadıysanız mutlaka okuyun acayip kafa dağıtıcı ve bir yandan da düşündürücü, eğlenceli, komik, iç burucu ve sürükleyici...

7 Eylül 2010 Salı

Wuthering Heights / Uğultulu Tepeler

"Zaman değiştirecektir...
Kışın ağaçları değiştirdiği gibi.
Heathcliff'e olan aşkımsa...
Ebedi kayalıkların altındaki, göze çarpan küçük bir haz
kaynağı gibi, ama hayati...

Nelly, ben Heathcliff'im."

Son dönemde Twilight sayesinde ismi merak edilen ama her dönemin sevilen romanlarındandır Uğultulu Tepeler...

Emily Bronte'nin ölümsüz eserinde, birbirine tutkuyla bağlı Heathcliff ve Catherine'nin aşkı, hayal kırıklılığının getirisi olarak gelişen intikamın yakıcılığını ele alır. İngiliz edebiyatının en temel taşlarından olan kitap, o dönemin kasvetli ve gotik yapısını gözler önüne serer.

Birini çok severken, nasıl bir anda nefretle dolu olunabileceği, imkansız bir aşkın, iki taraf için yakıcı bir acıya dönüştüğünü böylesine anlatan başka roman yoktur yada üstüne yoktur diyelim...

Karakterler ayrı ayrı incelenecek olursa;

Heathcliff; Çok büyük tutkuyla seven, bir yandan talihsiz ve bu talihsizliğinin sonucunda çok büyük bir nefrete bağlanmış ve intikam ateşinin alev alev yaktığı bir adam.. Caty'i çok sever, öylesine bir sevgidir ki bu, Caty öldüğünde kocası Edgar boynuna kalp bir kolye takar ve gider, ardından Heathcliff gelir, kolyeyi çıkarır atar Caty'e sarılır ağlar... Sana kendi kalbimi veriyorum der gibi...
Ama öfkesi o kadar büyüktür ki, Catherine öldükten sonra bile intikamını almayı sürdürür... Edgar'ın kardeşi İsabella ile evlenir ve devam eder.

Catherine Earnshaw; Bir seçim yapar, o zaman ona en mantıklı gelen şeyi, Edgar Linton'u seçerek... Heathcliff'in hiçbir şeyi olmaması, çingene diye oradan oraya sürüklenmesi onunla evlenemeyeceği sonucunu doğurur. Ama Edgar'la da mutlu olamayacaktır. Aslında mizaç olarak Caty bencil, küstahtır, kaprislidir, zenginlik başını fena halde döndürmüştür. Sonunda tabi bu yaptıklarının bedelini aşkıyla öder...

Birçok kereler beyazcam'a uyarlanmıştır tabi ki..

İlki 1939 yılında Laurence Oliver ve Merle Oberon başrollerinde çekilmiş...

Sonra 1992 yılında Ralph Fiennes ve Juliette Binoche başrollerinde çekilmiş. Ben onu izlemiştim ve çok beğenmiştim.

Ve sonra 2010 yapımı çıkmış ki onu da merak ettim açıkçası.

Baktığımız zaman Yeşilçam'da da, Uğultulu Tepelerin izlerini gördüğümüz filmler mevcut.

Ve Wuthering Heights diyip, Kate Bush'un aynı isimli şarkısını es geçmek olmaz tabi. The Kick İnside albümünde yer alan şarkı, bu roman'ı anlatır. Kate Bush'un sesi bir anlamda Caty gibi gelir kimi zaman bana.

Sonra tabi şarkı baya coverlanmıştır ama en güzelleri Pat Benetar ve Angra coverları bence. Özellikle Angra'nın coverı çok sevdiğim şarkıların arasında.

Ve tabi Wuthering Heights isimli Danimarkalı progressive grubun olduğunu da yeni öğrendim..

En sonunda işte insanlar Twilight'tan merak etmeye başladılar başta söylediğim gibi. Aslında buna kızmıyorum, merak edip okuyup böyle bir aşkı görmeleri lazım bence. Her aşkın "ah canım parlağım senin için her şeye varım" modunda olmadığını görmeliler bir anlamda.


6 Eylül 2010 Pazartesi

Harlan Coben | Oyunbozan


Oyunbozan okuduğum ilk Harlan Coben romanıydı. Nispeten ağır kitapların üzerine okuduğum, çerez niteliğinde, eğlencelik, hoşça vakit geçirilebilecek bir kitap ve tabii ki benden bekleneceği üzere(!) bir polisiye!

Myron Bolitar isimli bir spor menajeri, eski sevgili meselesi yüzünden kendini bir cinayet soruşturmasının içinde buluyor - zira bu erkeklerin başına ne geldiyse kadınlar yüzünden gelmiyor mu!? Bir yandan spor piyasasında dönen kirli oyunlar göz önüne serilirken ki bunları çoğumuzun önemsediğini sanmıyorum, diğer bir yandan bahsettiğim cinayet soruşturması gittikçe ilginç bir hal alıyor, fuhuş bataklarına, yakın dövüş ustalarının kol kemik kırma sanatlarına, porno dergilere girip çıkıyor ve sürpriz (!) bir sonla bitiyor.

Oyunbozan’ı okuduğumdan beri bir ay gibi bir süre geçti ancak isimlere ve olaylara dair hafızamı zorlayacak bir kitap olmadığından sadece kitaba dair genel kanımı aktarabiliyorum. Kitap cidden eğlenceliydi, Myron ile zibidi ortağının konuşmaları, çok kişiyi ti'ye alan diyaloglar, dalgalar, vs… Nitekim beni cidden güldürdü, eğlenceli zaman geçirmemi sağladı! Ancak polisiye roman adına ne buldun derseniz üzülerek pek bir şey bulamadığımı itiraf etmek durumundayım.

Hazır sonbahar da geliyorken yağmurlu bir hafta sonu ele alınıp, iki üç günde bitirilesi bir kitap olan Oyunbozan’ı okuyun demiyorum lakin okumayın da demiyorum. Üst üste ağır kitaplar okuduysanız ve beyninizin bir molaya ihtiyacı varsa okuyun. Diğer bir yandan, polisiye dediğin kemiklerimi titretmeli heyecandan diyorsanız sizi bir sonraki kitaba yönlendireceğim (Bkz. Ted Dekker Kutsal Meclis).

Harlan Coben
Oyunbozan / Deal Breaker
448 Sayfa (Cep Boy)
5 TL

31 Ağustos 2010 Salı

Robotlar (Ben, Robot) | Isaac Asimov


Orijinal ismi I, Robot olan romanın adı Türkçe'ye kimi yayınevlerince Ben Robot, kimi yayınevlerince Robotlar diye çevrilmiş, benim okuduğum Hürriyet Yayınları baskısının adı Robotlar'dı.

Ben Robot, aslında birbirinden bağımsız öykülerden oluşuyor. Bir robot psikoloğu Susan Calvin'le yapılan bir röportajlar dizisi şeklinde yazılmış roman. Susan Calvin röportaj esnasında mesleğini anlatıyor, robotların insanların yaşamına girdiği ilk yılları, robot haklarını, robot kanunlarını açıklıyor ve meslek yaşamı boyunca karşısına çıkan ilginç olayları okuyucuyla paylaşıyor. Bu ilginç olaylar içinde, insanların robotları ne amaçlarla kullanabilecekleri, robot teknolojisi gerçekten akıllı robot yapabilecek kadar gelişmiş olsa, uygarlığı nelerin bekleyebileceği gibi soruların cevaplarını da alabileceğimiz hikayeler var.

İlk hikayede çocuk bakıcısı olarak kullanılan bir robotu anlatıyor Susan Calvin. Robotların duygularının olup olmadığı konusunda tartışmalar, robot psikojisi diye bir bilim dalı olmasına rağmen hala var. Susan Calvin de Robbie adlı robotu örnek gösteriyor bizlere. Sonraki öykülerde de Üç Robot Yasası'nın değiştirilmesi halinde insanları bekleyen tehlikeleri anlatıyor, robotların kendi akıllarına, kendi iradelerine sahip olmalarının getirebileceği sorunları gözler önüne seriyor.

Peki bu Üç Robot Yasası nedir? Üç Robot Yasası, Isaac Asimov'un öngördüğü, robot biliminin ilerlediği takdirde, akıllı robot yapımında her robotun beynine kazınması gereken üç kural:

1) Bir robot bir insana zarar veremez ya da bir insanin zarar gormesine seyirci kalamaz.
2) Bir robot 1. kuralla çelişmedigi surece bir insanin emirlerine uymak zorundadir.
3) Bir robot 1. ve 2. kuralla çelişmedigi surece kendinin zarar gormesine izin veremez.


Romandaki hikayeler bu yasaların önemini anlatan hikayeler. İşgücünden daha verimli yararlanabilmek için ilk maddenin zayıflatıldığı yapay zekaların, belli bir süre sonra kendi mantıklarını işletebildiklerini gördüklerinde ortaya çıkabilecek tehlikeleri nasıl önlediklerini anlatıyor Susan Calvin. Daha sonra kimsenin bilmediği bir araştırmayı biz okuyucularla paylaşıyor. Zihin okuyan bir robotun yaradılışını ve zihin okuyan bir varlığın, insanları nasıl rahatsız ettiğini, onu nasıl yok etmek zorunda kaldıklarını sadece biz okuyoruz, bu röportajın şanslı okuyucuları olan biz! Sonrasında bir robotun, kendisine bir insan olan şefi tarafından kızgınlıkla söylenen "Ortadan kaybol, seni gözüm görmesin!" sözlerinin komut olarak algılandığını ve robotun ortadan kaybolma yöntemini gülümseyerek okuyoruz.

Okudukça da gerçekten 2010'da nasıl oluyor da hala sadece yerinde sağa sola dönebilen robotlarımız var diye hayıflanıyoruz işte...

Bilimkurgu severlerin elbette kaçırmamaları gereken bir eser.

Not: İnsansı şekilde hareket edebilen robot Asimo'nun ismi, Isaac Asimov'a bir selamdır.

Not 2: The Alan Parsons Project isimli progresif rock grubu, çeşitli romanları konu eden konsept albümler çıkarır. I, Robot isimli bir albümleri de var, bu kitap için çıkarılmış ve çok eğlenceli, çok güzel bir albüm. Albümü de tavsiye ederim.

İstanbul Bir Masaldı/ Mario Levi


"Farklı yerlerde, farklı bakışlarda çok uzun süre hiçbir şey hissetmeksizin görüştüğünüz konuştuğunuz olur kimi insanlarla... Bir hayatın, bir başka hayatın, sizi izlediğini her geçen gün biraz daha çok içine aldığını, tutsağı kıldığını, ayıramazsınız o zamanlarda... Oysa bazı küçük önemsizmiş gibi görünen ayrıntılarla, her geçen gün biraz daha, gizliden gizliye hazırlanırsınız.. Tüm yaşananlar o an içindir, o dokunuş içindir aslında... Çünkü bazı ilişkiler hep o yeri, o zamanı bekler. Sonra o büyüye, bir daha çıkmamasına girmeye başlarsınız..."

Çok uzun zaman oldu kitabı okuyalı. Kitaptan aldığım notları geçen bulunca, geçmişe bir geri dönüş durumu oldu.

İstanbul Bir Masaldı, masal gibi ilerleyen bir kitap, ama bu kitabı ya çok seviyor insanlar, ya da sıkılıp bırakıyor.

Mario Leviyi zamanında İz tv'de bir programda izlemiştim. Harika bir evi vardı, böyle o çok sevdiği İstanbulunu en iyi görebileceği yerde, kendine ait köşesinde. O zaman daha iyi anlamıştım onun tasvirlerini belki..

Bu kitap "azınlıklar" ile ilgili bir kitap yazarın deyişiyle. Bir nevi onlara gönül borcunu ödemiş yazarak. Musevilerin İstanbulu, onların bakış açısıyla, konuşma diliyle, İstanbulun sokakları, dükkanları, sohbetleri, hepsi...

O kişileri bize takdim ediyor, hikayelerini sanki okumuyoruz, dinliyoruz. Uzun uzun bizlere anlatıyor ve çoğu yerde tasvirlerle bezeyerek, Olga, Monsieur Jak, Kirkor amca, Yelekci Niko, Eva, Schwartz ve daha sanırım şu an ismini hatırlayamadığım nicesi'nin hikayesi onun kaleminden akmış gitmiş. O insanları tanıyormuşçasına bir hisle, merak ediyorsunuz hikayelerini, hani sanki Mario Levi sizi o güzel manzaralı evine davet etmiş, en sevdiği kahvesinden ikram etmiş ve başlamış anlatmaya gibi...

Bir yandan'da öylesine bir hüzün mevcut kitapta, bazı yerlerinde içiniz buruluyor...

"Bazı aşkların hiçbir zaman bitmeyeceğini, ayrılıklara karşın hayatın içinde bir yerlerde, tıpkı ölümlerden sonra devam eden o ilişkiler gibi sessiz sedasız yaşamaya devam ettiğini, bazı sözcüklerin, bazı resimlerin,nesnelerinse, o uzun yolda, her geçen gün biraz daha anlam, dahası yaşanırlık kazandıklarını kaçıncı kez anlayışım bu.."

"Yanlış yerlerde, yanlış insanlarla, yanlış hayatı kabullenen çok insan vardır. O,uzaktan baktığımız ya da baktığımızı sandığımız yerlerde..."

"O hayatların içinde olanların taşımayı çok iyi bildikleri maskeler, her geçen gün biraz daha ustalaştırılarak takılmış...
Maskeler takılmış evet... Başkalarının arasında olabildiğince kalmak yada kendini, başkalarının arasında kalarak kaybettirmek için..."

Bunları not ederken, muhtemelen sizde kendi içinizde bir yolculuğa ve hüzne çıkıyorsunuz ister istemez.

Kitabın ilk çıktığı zaman kapağı daha güzeldi açıkçası. Okurken ara ara kapağına bakardım (evet saçma bir şey olsa da) Bu kapak ise göz yoruyor sanki, ne dersiniz?








30 Ağustos 2010 Pazartesi

Mülksüzler | Ursula K. Le Guin


Mülksüzler, Hugo ve Nebula bilimkurgu ödülleri sahibi yazar Ursula K. Le Guin'in ütopik bilimkurgu romanı.

İki gezegen var romanda, Anarres ve Urras. Urras günümüz dünyasına benzeyen, kapitalist sistemle yönetilen farklı ülkelerin bulunduğu bir gezegen. Günlük güneşlik, bitki örtüsü ve hayvanları bulunan, insanların sağlıklı ve mutlu oldukları, pek çok eşyaya sahip oldukları, işlerini kendileri seçtikleri bir dünya Urras. Anarres ise aksine kurak, bitki örtüsü olmayan, bunun yerine toz dedikleri kaya parçacıklarının uçuşarak insanları hasta ettiği, insanların dışında sadece birkaç balık türü ve birkaç küçük hayvanın bulunduğu bir dünya. Anarres'te insanların özel mülkiyetleri yok. Orda her şey insanların gözü önünde, hep birlikte üretiliyor, insanlar ihtiyaçları olduğu kadarını alıp kullanıyorlar, eskimedikçe yenisine ihtiyaç duymuyorlar. Anarres, anarşist - sosyalizmle yönetiliyor, olması gerektiği gibi bir komünizm var Anarres'te. Aile kurumu yok, sevgililik bile tam anlamıyla yok, insanlar istedikleri insanla, istedikleri kadar birlikte yaşıyorlar, çocukları biraz büyüdüğünde eğitim ve barınma ihtiyaçlarını sağlayan yurtlara veriliyor, anne - baba kavramlarını bile bilmiyor çocuklar, çocuk sahibi olmanın bile mülkiyetçiliği arttıracağı düşünülüyor çünkü. Anarres'teki insanlarla Urras'taki insanlar aslında birbirinden çok farklı değiller. Anarres, Urras'tan göç eden Odocuların gezegeni, sadece yüz elli yıldır Odocu devrimciler Anarres'te yaşıyorlar ve Le Guin'in bize anlattığı hikaye, bir devrimden sonra neler olabileceği...

Odo, Urras'tan Anarres'e göç edenlerin atası. Odo, bir kadın, bu yüzden Anarreslilerin "Komünist Manifesto"sunun buram buram bir kadının elinden çıktığı da belli oluyor. Aşk, cinsellik, annelik gibi kavramların aslında "Her şeyi paylaşırız, mülkiyete gerek yok." mottosuyla ne kadar çeliştiğini görebiliyoruz açıkça. Odo'nun başlattığı mülkiyete, sisteme karşı isyan, devrimle sonuçlanır ve yüz elli yıl kadar önce Urras yönetimine başkaldıran Odocular, Urras'ın uydusu Anarres'e göç ederler. Bu ilk göçten beri Urras'tan hiçbir canlı Anarres'e, Anarres'ten hiçbir canlı da Urras'a gitmemiştir. Anarresli halk, kendi yağıyla kavrulurken, Urras'tan arada bir yük gemileri kimi madenleri almak için Anarres'e gelir. Romanımız da bu yük gemilerinden birisiyle Urras'a giden, gezegenler arası ilk yolcu olan Shevek'in yolculuğuyla başlar...

Mülksüzler, her şeyi körü körüne savunan, bir devrim olduktan sonra neler olacağıyla ilgilenmeyen, arkası boş bir devrim romanı değil, altyapısız bir ütopya değil. Ursula K. Le Guin kesinlikle çok büyük bir yazar, Mülksüzler de çok büyük bir roman. Bilimkurgu meraklılarına öneririm ama sadece bilimkurgu sevenleri değil de siyaset tarihiyle ilgilenenleri, ateşli devrimcileri, felsefe sevenleri de bu kitapla tanıştırmak lazım diye düşünüyorum. Pek çok cümle üzerinde dakikalarca düşünecek, elinizden de bırakamayacaksınız, emin olun.

3 Ağustos 2010 Salı

Mahalle baskısı her yerde aynı ikiyüzlülükle...


Masumiyet Çağı aylardır elimde sürünen, bir türlü bitiremediğim, oldukça romantik ama "içi boş" denemeyecek bir kitap. Yazar Edith Warton, aynen İngiliz rakibeleri Bronte kardeşler ve Jane Austen gibi, o zamanki toplumda kadının konumunu, erkeklerin kadınlardan beklentilerini sorgulamış, iyi de etmiş bakın bize bir fikir veriyor?


19. Yüzyılın sonu... Avrupa Amerikadan bir baş önde, modayı bugünun aksine amerika avrupadan takip ediyor... Amerikada bir Avrupa sevdası, kompleksi. Newyork sosyetesinde bir yasak aşkı konu ediniyor kitabımız. Yasak aşk dediysek yanlış anlamayın, zamanın çevresinin tutuculuğu ile son derece uyumlu masum bir aşk bu. hikaye bu aşk filizinin etrafında dönerek, aşıkların kaderini anlatırken bir yandan da ikiyüzlü sosyetenin tutuculuğu ile bizi hayretlere düşürüyor. Bir kadın, evliliği ne kadar berbat olursa olsun dul damgası yemektense boşanmamayı tercih ediyor, kadınlardan erkeğin bir adım arkasında durması, ondan beklenileni yaşaması, olaylara çok kafa yormaması, yorum yapmaması bekleniyor vs. vs. Değişen birşey yok yani, hala iyi bir eş, iyi bir anne olma misyonu verilmiyor mu kadına?

Kitap kötü değil fakat beni çevirisinden midir nedendir bilemedim, inanılmaz sıktı. sürüklenemedim.. Filmini de izlemiştim, ilginç bir şekilde film kitaptan daha çok hoşuma gitti. Tavsiye ederim!

Gerizekalılar | Gökay Akın

Gökay Akın'ın debdebeli öğrencilik hayatını gururla arka kapak ve önsözüne koyduğu, bir garip kitap : Gerizekalılar. Yazarın anarşik öz geçmişi ilgi çekici! 4 değişik liseden atılmasını anladım ama, sistemi eleştirmek için üniversiteyi bırakmasını çözemedim. Yine de inadına aldım okudum kitabı. -kimbilir özgeçmiş bu noktada amacına ulaştı belki de-

Bir roman denemez, daha çok uzunca bir öykü, kapağı çok hoş. 

Kitap, hepimizin rahatsız olduğu, tüketen, tepkisiz, televizyonun esiri olmuş bir topluma dönüşme fikrinin etrafında dönüyor. Osman ve Mahmut pek de akıllı sayılmayacak iki kuzendir. Soğuk bir kış günü,tv de yayınlanan "Aşkın Kanunu" dizisinin seksi oyuncusu Banu billur'un peşine düşmek üzere yola çıkarlar. Yolda başlarına iş gelir demek isterdim ancak malesef, Osman ve Mahmut'un geçtiği yerlerdeki insanların başlarına tülü işler geliyor.

Koyun davranışlı, akıllarını kullanamayan insanların içine düştüğü durumlarla bol bol dalga geçiilmiş. yine de birşeyler eksik gibi geldi okurken bana. 

En çok rahatsız olduğum şey ise yazı fontu idi. Çocuk kitabı fontu kullanmışlar kitapta! Okurken alışana kadar epey sinir etti beni font. zaten 30-40 dakikada bitiyor kitap, değişik bir deneme olmuş. 
Çok çok ucundan bir Bret Easton tadı almak mümkün belki. ama gerçekçi olmak gerekirse  onun kurgularına ve yazım diline göre "gerizekalılar" daha cılız kalıyor. Yazarın ilk kitabı daha. Doğrusu yazacağı başka kitaplarını da merak eder, okumak isterim. Türk edebiyatında da bu tarz tepkisel, eleştirel denemeleri görmek cidden zevkli.

Merakta kalanlara kitaptan bir kuple:
"Kavga ile sevişmek arası o şey tekrar başlıyordu. Azgın türkücü, elini atacak yer bulamıyor, çaresizce saçlarını çekiştiriyordu kadının. Derken yavaş yavaş eli beline kayıyor, bütün Türkiye, türkücüyü Banu Billur’un kilodunu sıyıracak diye beklerken İPANA diş macunu satın almayan erkeklere kadınların ‘asla vermeyeceğini’ ima eden güler yüzlü bir reklam ’pat’ diye araya öyle giriyordu ki; ’WOLSWOGEN’in fark yarattığını, ’MOTOROLA’ sahibi olmayanın kalmadığını, ’NIKE’ ürünlerinin dayanıklılığını, ‘TADIM’ sucuğun tam ağızlara layıklığını, erkek adamın ‘GILLETTE’ kullanması gerektiğini bir çırpıda öğreniyor, iki bilemedin üç hafta içinde, bütçenizin uygunluğuna göre ürünlerden bir bilemedin bir kaçını mutlaka alıyordunuz."

29 Temmuz 2010 Perşembe

The Magus ya da Büyücü ya da Cesaretin var mı?

Tatil için seçtiğim ikinci kitap John Fowles'dan Büyücü'ydü. Yoğun, karanlık, hazmı zor bir roman bu. Ama çok da güzel. Komadaki Sevgilim gibi "ah modern insan modern hayat, nasıl da bayat" diye maval okumak yerine, "modern insan böyleyken böyle, senin bu hayatı yaşamaya ve anlamaya cesaretin var mı genç?" diye soruyor Fowles'un muhteşem karakteri Conchis. Ve biz de hemen bir heves koşuyoruz peşinden, tıpkı genç ve basiretsiz Nicholas Urfe gibi.

"Hayatını bir kere bile riske atmamış bir genç adam hem aptaldır hem de korkak" ama Nicholas henüz bunu bilmemektedir. Pür ingiliz kahramanımız, 20'li yaşlarının sonunda, bir baltaya sap olamamış, ailesiyle pek hoşlaşmayan, kendini kinik diye nitelendiren (herhalde bütün kitaptaki en majör çeviri hatası, "sinik" olacak canım o), bu dünya boş, tanrı manrı yalan, ben de aşka aşık bir herifçioğluyum, zaten de elimi sallasam ellisi diye diye gezinen klasik delikanlı modelidir. Şiir yazdığı için şair, zeki ve yakışıklı olduğu için de bulunmaz hint kumaşı olduğuna kanidir. Yani hepimizin yakından bildiği gençlik yanılgıları içinde debelenmektedir ki Alison adlı avusturalyalı hatunla tanışır. Alison içi dışı bir, hoş ve zeki bir kızdır, Nicholas'ın ne olup ne olmadığını net şekilde gördüğü halde sever onu. Bizimki de aslında aşık olur ama kabul etmez, kızın anti-ingiliz huy ve tavırlarını küçümser, dert edinir. Sanki gönül eğlendirirmiş gibi yaşar ve sonra da ingilizce hocalığı yapmak üzere ücra bir yunan adasına gider. Orada bu aşktan ve Londra'nın gri havasından kurtulacaktır sözde. Ancak adada gizemli bir milyonerle, Conchis'le tanışır ve bir anda kendini sanki sadece kendisi için sergilenen ve kendi tepkilerine göre düzenlenen bir tiyatro oyununun, yeni bir gerçekliğin içinde bulur. Şans ("Plan yok. Her şey şans"), gülümseyiş ("Gülüşün anlamı budur işte: Olmaması mümkün olan şey vardır"), kendini kabul etme ("Sen beğenilmek istiyorsun" der Conchis, "Bense yalnızca var olmak.") Nicholas her bir hayat dersiyle kalesine gol üstüne gol yağdıran maestro Conchis'e güvense mi güvenmese mi bilemezken bir de önüne sürülen yeni ve idealize bir genç kıza gönlünü kaptırır ve olaylar gelişir...

"Erkekler nesneleri, kadınlarsa nesneler arasındaki ilişkiyi görür." der Conchis, "Savaş, ilişkileri görmedeki bozukluktan kaynaklanan bir psikozdur. Birbirimizle kurduğumuz ilişkileri. Ekonomik ve tarihi durumumuzla ilişkilerimizi. Ve en çok da hiçlikle ilişkimizi. Ölümle."

Burdan yola çıkarak ilişkilerin doğası hakkında epey şey kaparız Conchis'ten. Ama Nicholas kendini şansa bırakmaya ve derslerini hazmetmeye pek de hazır değildir. Daha en baştan gerçekle olan ilişkimizin sınandığı bir oyunda olduğumuzu anlarız biz de Nicholas gibi. Çünkü "Kibarlık istemiyorum" der Conchis, "Kibarlık daima, başka türden gerçeklerle yüzleşmenin reddini barındırır içinde." Kendine sınırlarının ötesinde hedefler koymanın, kendine karşı geliştirilen hipermetropluğun, mutsuzluk ve verimsizlik getireceğini savunur Conchis ve "en temel parçanın gerçek olduğunu söyler. İki insanın zihinleri, ruhları arasında kurduğu güven olduğunu. Asıl sadakatsizliğin cinsel sadakatsizliği gizlemek olduğunu. Çünkü birbirine aşık iki insanın arasına asla girmemesi gereken tek şey yalandır."

Conchis'in savaş sırasında "özgür olmayacaksam yaşamaya değmez" diyerek ölmeyi seçen biriyle ilgili olarak söyledikleri ise beni en çok etkileyen kısımlardan biriydi sanırım: "Benimkine tamamen ters düşen bir dünyadan konuşuyordu. Benimkinde hayatın bir bedeli yoktu. Öyle değerliydi ki, kelimenin tam anlamıyla paha biçilemezdi. Onunkindeyse yalnızca tek şey paha biçilemez değerdeydi: Özgürlük."

Romanın sonunda, bütün oyunlardan, yanılgılardan ve uyanışlardan sonra Nicholas "Yetişkinlik bir dağı andırıyordu" der, "ve ben bu olanaksız ve tırmanılamaz buzdan kayalığın dibinde duruyordum: Kimseye gereksiz yere acı çektirmemelisin."

Kitapta Fowles'un kısa bir sonsözü de var. Oradan öğreniyoruz ki Fowles'un ilk romanıdır, bir tür ergenlik romanıdır Büyücü. Yetişkinliğe adım atarken yaşanan her tülü psikolojik bocalamanın, gerçek bir ilişki kurabilmenin zorluklarının, benliğin derin ve dipsiz labirentlerinde bir ses, bir ışık aramanın romanı bence Büyücü. Kendine sadık olabilmenin romanı. Çünkü Conchis'in dediği gibi "İnsan soyu önemsizdir. İhanet edilmemesi gereken insanın kendisidir."

Kitaptan son bir şiirle bitireyim:

Keşfetmenin peşini bırakmamalıyız
Ki tüm bu keşiflerimizin sonunda
Başladığımız yere varmış
Ve o yeri ilk defa anlamış olacağız.

(T.S. Eliott)


Gözünü sevdiğim İngiliz edebiyatı! Ne zaman hem sağlam ve çok boyutlu bir kurgu, hem beni benden alacak karakterler, hem de dört başı mamur bir gerilim istesem imdadıma yetişiyor. 



Eser: Büyücü
Çeviren: Meram Arvas
Yayınevi: Ayrıntı
679 sayfa










28 Temmuz 2010 Çarşamba

Buhran için yaşamak, veya yaşamak için buhran

İşte yaşamını intiharla noktalamış bir yazar daha: Sadık Hidayet. Ve onun pek az bilinen ama başyapıt kabul edilen, buhranlarla dolu, geçmiş-gelecek-bugün'ün karmakarışık iç içe geçtiği, şiirsel anlatımı ile ruh halinize göre sizi beğeni ile dolu bir buhrana veya can sıkıntısına sürükleyecek novella'sı : Kör Baykuş, orjinal adı ile Buf-i Kur.

Kör Baykuş  yaşamını kalemlerin üzerine desenler çizerek kazanan bir resim sanatçısının hayal-gerçeklik arasında gidip gelen dünyası ile açılıyor, sonrası tam bir karmaşa. Herşey belirsiz, kişiler, olaylar, zaman.. hepsi bir dönüşüm içerisinde. Yazarın ölüm takıntısı, adeta kitabın sayfalarından akıp üzerinize yapışıyor. O yapış yapış umutsuzluk, çaresizlik, ölüm korkusu, bunalımlar, 95 sayfada nasıl birleştirilebilirse, yazar en güzelini becermiş, birleştirmiş. Öyle sıkı birleştirmiş ki arada doşluk dahi bırakmamış. 

Belki de ilk kez kitaptan çok yazardan bahsetmek istiyorum sizlere. Sadık Hidayet yaşadığı dönemin (1903-1951) koşullarına göre oldukça sıradışı bir insan. Çok zengin bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ama hep mutsuz yaşamış. En ilginci de vejeteryan ve hayvan hakları savunucusu  olması. Vejeteryanlık üzerine bir kitap bile yazmış !- evet cidden bu konu ile ilgili, öyle roman falan değilmiş yani, vej. yaşamın faydaları gibi bir kitapmış bu-  ayrıca Kör Baykuş ta  kesilen hayvan ve insan etleri ile ilgili betimlemelerden yazarın hayvanların kesilmesinden duydugu mutsuzluk hissediliyor. 

Hidayet genç yaşında İrandan Paris'e gitmiş ve orada defalarca değişik şekillerde intiharı denemiş. hatta bir seferinde köprüden nehre atlamış ve köprü altında sevişen bir çift tarafından kurtarılmış. en niyaheyinde inatçı Hidayet, sadece ve sadece havagazı ile intihar edebilmek için gaz tesisatı olan bir daire kiralayarak, başını fırına sokup gazı açmak sonucunda intiharı başarmış.

Aslında Hidayet'in eşcinsel olabileceğini düşündüm, ama bu konuda bir bulgu yok.

Sizlere Kör Baykuş'u okuyun, eğleneceksiniz, akıcı, sürükleyici, süper demek isterdim ancak diyemem. ama bu kadar naif, zamanının ötesinde, kendi ülkesinde bile değeri bilinmemiş bir yazarın, bir sanatçının zihninde bir belirginleşen bir kaybolan ölüm, kader, yaşam ve diğer kavramlar hakkında düşünebilmek için okuyun Kör Baykuş'u.  Biraz Ahmet Haşim'i anımsatacaktır, o denli karamsar, içe dönük ve şiirsel.

ama tavsiyem, mümkünse yazın okumayın. bu sıcaklarda iyice bunalabilirsiniz. Zaten adamcagız da bütün bir ömür bahar yüzü göremeden kış yaşamış ..siz de varın onun kitabını kış mevsiminde okuyun. Behçet Necatigil çeviri ve önsözü ile basılmış, YKY'den. Bu arada tahmin edeceğiniz üzere, kitap İran da tabi ki yasakmış...

İyi okumalar..

27 Temmuz 2010 Salı

Komadaki Sevgilim uyansa da bir uyanmasa da...

"Yiyemeyeceğin boku kaşıklama" diye bir laf vardır, seviyeli blog'umuzun seviyesine bu pek seviyesiz girizgahla gölge düşürmek istemezdim ama Douglas Coupland'a tavsiyem bu. Neden ama neden olgunlaşamıyor bu Yeni Dünya yazarları? Kitabın eleştirisinden yine kıtanın eleştirisine kayma tehlikesi içindeyim, tutamıyorum kendimi. Kuzey Amerika, bu lafım sana: İşin gücün lafı sakız gibi çekip çekip uzatmak, kendince espiri saydığın absurd benzetmelerle bezemek, gerçek bir duygunun kıyısından dahi geçemeden eveleyip gevelemek, büyük beklentiler yaratıp hiçbirini tatmin edemeden mıymıy sönmek gitmek. Çok sevilen bir kitap vardır, bence Kuzey Amerika edebiyatının ve bütün bu saydıklarımın özeti: Parfümün Dansı. Tamam, çok ilginç başlayan, hoş bir hikaye. Ama ben yarısından itibaren fenalıklar geçirmeye başlamış ve o "en orijinal ben olucam" takıntısından kusma noktasına gelmiştim çoktan. Sanki tamamı kötü bir amerikan filmi türkçesiyle konuşuyordu kitabın: Hey dostum, yorgun görünüyorsun, kendine bir içki almak istemez misin?

Lafım çeviriye değil, yanlış anlaşılmasın, içeriğe. Bu kıtanın edebiyatında bana hiç uymayan, pek plastik ve pek yapay kaçan bir ton, bir tarz, bir bi şey var. Aha Douglas'ın sorunu da bu. Daha doğrusu onun bir sorunu yoktur herhalde de benim onunla sorunum bu. Hadi bu kitabı Vancouverlılar beğensin,  Connecticutlılar beğensin, ama Ege from Turkey nasıl beğensin? Kanadalı sıradan bir liseli genç olan Richard'ın kız arkadaşı geleceğe dair çok kötü şeyler gördüğünü mırıklanıp sonra da çat diye komaya girer ve 17 yıl mı ne komada kalır. Üstelik bu arada Richard'la ilk ve son sevişmelerinden bir de çocuğu olur. Sonraki chapter'lar boyunca, geride kalan sıradanötesi arkadaş grubunun tüketim kültürü, showbiz, alkol, uyuşturucu ve kendini bilmezlikle mücadelesini okuruz. Ama etkilenir miyiz bilmem. Sonra bütün dünya vatandaşlarını öldürüp bizimkileri sağ bırakan bir felaket olur ve bütün bunların neden ama neden olduğunu açıklar kitap. Orda artık küfür etmek isteriz. Paranormal soslu varoluşçu felsefe esanslı sevgi pıtırcıklanması şeklinde bir yemin edilmesiyle biter bu lüzumsuz eser. Dünya eski haline döner ve bizimkiler de bundan böyle duyarlı bireyler olacaklarına ve sistemi yıkacaklarına and içerler. Aferin, ne mutlu onlara.

Acaba diyorum bu Kuzey Amerikalılar sadece kötü eğitim sistemlerinin ve cehaletlerinin kurbanı mı, yoksa harbi harbi "düşünce romanı" yazmayı teenager bir buhran olarak mı yaşıyorlar hala? Hani yazarın gençliğine vereyim desem adamın epey sonraki bir kitabını da geçen yaz okumuştum: "All families are psychotic" Onun da bundan geri kalır yanı yoktu. Galiba o taraflardaki aile, sevgi, dostluk, fedakarlık gibi genel kavramların tanımlarıyla derdim var benim. Bütün bunların içini gerçek duygularla yeterince dolduramadıklarını düşündüğüm için en baba karakterler bile çok karton kalıyor gözümde. Sevgileri yapay, mutlulukları yapay, acıları yapay. En nihayetinde yersiz bir şaka patlatarak veya bir içki alarak bütün her şeyi unutmayı başarabiliyorlar. Kendi kendileriyle, kendi insanlıklarıyla bağlantıları kopmuş sanki. İnanmıyorum hiç bir şeylerine. İnanmayınca empati duyamıyorum. Empati olmayınca da edebiyat bitiyor benim için.

Eser: Komadaki Sevgilim
Yazar: Douglas Coupland
Çeviri: Zeynep Akkuş
Yayınevi: Parantez
262 Sayfa

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Erkeğin geyşası olmak ya da olmamak

Yazın şu enfes günlerinde  hala okumamış olan varsa diye tam bir yaz kitabı tavsiye edeceğim bugün sizlere. Tatile çıkarken yolda veya sahilde yatarken okumak için birebir; Biraz kadın kitabı tadında olsa da erkekler de okuyabilir : Bir Geyşanın Anıları / Memoirs of a Geisha 'yı

Magazin dergilerinde varoştan gelme güllerin "erkeğimin geyşası olurum" beyanatlarının henüz geyşalığın balta girmemiş ormanlarına dalıp düzen bozamadığı bir zamana götürüyor bizi hikaye. Geyşalığın naif, kırılgan ve fedakarlıklarla dolu dünyasına dalıyoruz. İkinci dünya savaşı öncesi, sıradışı mavi gözlere sahip bir kız çocuğu olan Sayuri'nin yaşamını okuyoruz, geyşalığa uzanan zorlu yoldan nasıl geçtiğini.. Renkli kimonoları kazanabilmek için ne gibi fedakarlıklar gerektiğini.. Daha kıdemli geyşaların çömezleri nasıl ezdiğini okuyoruz kitapta. geyşalar aşık olur mu, nasıl yaşarlar, neler yaparlar, erkeklere sundukları hizmetler nedir, ne koşullarda sunulur,  tüm bu soruların yanıtlarını öğrenebiliyorsunuz zaten gayetle gerçek bir geyşanın yaşam öyküsünden oluşmuş kendileri. Yazar Arthur Miller  Japonyanın en ünlü Geyşalarından birinin anılarını referans alarak hazırlamış kitabı.

Okuduktan sonra Japonların ne kadar kendilerine has, ne kadar orjinal bir kültürleri olduğunu düşünmemek elde değil.  Geyşalık denilen şeyin gerçek amacı gerçekten çok etkileyici ve kadının modern hayattaki yeri üzerine uzun düşüncelere gark edebiliyor insanı. Kitabın bir de filmi var ve oldukça başarılı bir uyarlama olduğunu düşünüyorum. Gerçi filmin başrolunde Çinli bir aktristin oynamasına Japonlar muhakkak bozulmuştur ama olsun.
Erkeğinizin geyşası olun ya da olmayın, Kadınınızdan geyşalık bekleyin ya da beklemeyin, herkese iyi okumalar.

Gözyaşı Sarayı | Alev Aksoy Croutier

Amerikada yaşayan Alev (Lylte) Aksoy Croutier tarafından yazılmış olan Gözyaşı Sarayı bir romandan çok bir öykü gibi.. Kitabın  Amerikada bir Best Seller olduğunu belirtmişler arkasında -önüne yazmamaları ilginç-. Ayrıca Isabel Allende'nin övgülerini yazmışlar ön kapağa.

Isabel Allande gerçekten böyle dedi mi? Kitabı okuduktan sonra bunu merak ettim; ikinci bir Kayıp Gül vakası ile karşı karşıya mıyız? diye. Ama gerçekten de bu övgüler edilmiş : şu linkten detayına ulaşabilirsiniz.

Ancak ben bu kitaba ısınamadım; romandan çok kısa kısa bölümlerle birleşmiş uzunca bir öyküydü.

Hikaye, Casimir isimli bir Fransız'ın, Paris'te bir dükkanda, bir gözü sarı bir gözü mavi bir kadın resmi görüp kadına tutulması ile başlıyor. Casimir, bu kadını rüyalarında görüyor sürekli ve onun uğruna karısını, çoluk çocugunu bırakıp kendisini İstanbula sürükleyecek bir yolculuğa çıkıyor. Burada, nihayet renkli gözlü sevgilisi "La Poupe" ile karşılaşıyor ...

Eh, hikayede de çok orjinal bir şey yok aslında. Bu açıdan şanslı bir kitap olduğunu düşünüyorum Gözyaşı  Sarayı'nın. Sürükleyicilik bakımından bir sıkıntısı yok, bölümler kısa kısa olduğu için çabucak bitiyor. En büyük sıkıntım karakterler  oldu, ana karakter dahil hiçbir kişiliğe derinlemesine dalamıyoruz, karakter betimlemeleri yüzeysel kalıyor. Casimir sadece tutku, La Poupe yalnızca masumiyet? hiçbiri üç boyutlu değil gibi, belki bu masalsı havadan da kaynaklanıyor olabilir. Ama bir bestseller dan biraz karakter derinliği beklemek de çok degil herhalde.

Kitabın bir de filminin çekildiği söyleniyor, yönetmen Binnur Karaevli Nicole Kidman / Javier Bardem / Monica Belluci / Clive Owen gibi isimlerden bahsetmiş.(link) Ne diyelim, inşallah olur da biz de Hollywood a girmiş oluruz.. Filmin akıbeti nı imdb den araştırdım ama herhangi bir bilgi bulamadım. Umarım önümüzdeki günlerde neler olup bittiğini öğreniriz bu konuda.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Son İstanbul


Murathan Mungan'ın, hikayelerini anlattığı kişiler size tanıdık gelecek. Yine hayata dair şahane tespitleriyle, sizi içine alıp, başka yerlere götüren hikayeleriyle; bittiğinde üzüleceğiniz bir kitap.

Zamanında zenginliği ve güzel hayatı görmüş köklü bir ailenin gittikçe fakirleşmesi ve elinde sadece birbirlerine besledikleri kırgınlıkların kaldığı bir hikayeyle başlıyor. Herkes, yapamadıkları ve yaptıkları için önce kendisini sonra diğerini suçluyor. Sonu gelmez kızgınlıkları böylece yaşatıp, teker teker gidiyorlar. Arkalarında hep bir acı bırakarak.

Diğer hikayeler birbirleriyle bağlantılı. Eşcinsel bir çevrede, her biri farklı bir geçmişi sırtında taşıyan, hayatın acısını birbirlerinden çıkaran insanların hikayesi.

Kendisiyle ve geçmişiyle barışamayan insanların içlerinde sürekli büyüyen öfke, tüm kitabın ortak noktası. Geçmişiyle yüzleşen ama affedemeyen insanların çırpınışlarını güzel bir kurgu ve akıcı bir dille anlatmış yazar.

Her Dağın Gölgesi Deniz'e Düşer


Evrim Alataş'ın bu romanını, kimi zaman gülerek kimi zaman gözleriniz buğulanarak, içiniz acıyarak okuyacaksınız.

Öyle güzel, masalsı bir dille anlatmış ki; 1960-70 döneminde doğduğu Alevi Kürt köyünde yaşananları, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan'ın ve o köyde doğup, büyüyen Teslim Töre'nin hikayelerini, 12 Eylül'ü, Nurhak'ı.

Gencecik insanların kaybı, ailelerin parçalanışı, inancın, kendini adamanın böylesini okuyup, duygulanacaksınız. Bir yandan köy yaşamı gözlerinizin önünde canlanacak, kadınların yaşadıklarına, üstlendikleri role tanık olacaksınız. Köye özgü küfürler, çocuklara devrin etkisiyle verilen Fidel, Stalin gibi isimler gülümsetecek sizi.
Bir grup insanın, her türlü zorluğa ve duygusal-fiziksel baskıya rağmen direnişi, asimile olmamak için verdiği savaş, özünü koruyuşu etkileyecek sizi, hayatı sorgulatacak. 

Gencecik yaşta hayatını kaybeden bu dili, aklı güzel yazarı, daha yazacağın, okuyacağımız çok şey vardı, diyerek uğurlayacaksınız.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Domuzları Tekmeleyen Çocuk | Tom Baker

  

İşte gerçek bir Doğan Görünümlü Şahin! Rafta gördüğünüz ve incelediğinizde, fevkalade bir çocuk kitabı görüntüsü verebilecek ama aslında hiçde öyle olmayan, bazı büyüklerin bile yer yer okumaktan rahatsız olacağı grotesk/absürd ama nasıl oluyorsa çok eğlenceli bir kitap!

Domuzları Tekmeleyen Çocuk / The boy who kicked pigs  ingiliz eski aktör- yeni yazar Tom Baker'ın kitabı. Kitap oldukça eğlenceli başlıyor ancak sonu sağlam bir mide istiyor! Ben o kadar kaptırdım ki okurken, ciddi ciddi ürpermekten kendimi alamadım. Yazar da sağlam physco imiş doğrusu, nasıl bir sondu o öyle!

Çok kısa bir kitap, romandan çok uzun bir öykü gibi. Kitabın her sayfası bir sayfa yazı-bir sayfa resim düzeninde, bu yüzden çocuk kitabı sanılması çok muhtemel. Ama sizi uyarıyorum bu kitabı sakın çocuklarınıza okutmayın, çocuğa hayatının travmasını yaşatmayın..

Kitabımızın konusunu  özetlersek; Robert Caligari,  çok kötü niyetli bir çocuktur. Ablasının corn flakes'ine tükürmek onun yaptıgı en masum harekettir! Domuzları tekmelemeyi hobi edinmiş olan Robert, insanları kaosa sürüklemeyi ve sonra yarattığı kargaşanın karşısına geçip marifetini izlemeyi sever. Ancak bugün Robert Caligari'nin son günüdür, bugün ölecektir! 

Robert Caligari'yi tanıdıkça ondan tiksinecek ve insanlara acıyacaksınız :) Yazarı da bu denli grotesk bir kitap yazdığı için tebrik edebilirsiniz. En hüzünlü/tiksindirici/acınası durumların bile içine gülümsemeler serpmeyi başarmış; bu da bir nimet!

20 Temmuz 2010 Salı

Ayna Çarpması | Murat Özyaşar

Cumartesi günü zorunlu bir bekleyişim vardı ve tabi ki bir kitapçıya sığındım. Yeni çıkan kitapları incelerken insan zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor. İki kitap aldım, birisi fevkalade bir ingiliz kitabı olan "Domuzları Tekmeleyen Çocuk", diğeri ise Murat Özyaşar'ın Ayna Çarpması.

Öykü kitabı olduğu için, kolayca, kafa dinlendirerek okuyacağımı sanmıştım; aman ne yanılmışım! 

Ayna Çarpması, inceliğinin sizi yanıltacağı ölçülerde derin bir kitap. Her biri felaket etkileyici ruh halleri betimlemeleri ile dolu kısa öykülerden oluşuyor. Birinci tekil şahısla yazılmış bu öyküler karamsar bile değil aslında...sadece gerçek. Öyle gerçek ki, gerçek olabileceklerini, hatta olmuş olduklarını düşünmek, insanı hüzünlendiriyor.

Kitabın en başında;
"Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum." cümlesi var.

Sonu  ise, 
 "Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim." diye bitiyor.

Her yönü ile etkileyici, öykü'nün gücüne inanmanızı sağlayan bir kitap.  Zaten 2 de ödülü var kitabın. Yunus Nadi Öykü ödülü ve Haldun Taner Öykü Ödülü...


Murat Özyaşar  bu kitaba değin Varlık, Adamöykü, Yaratım gibi dergilerde öykülerini yayınlatma şansı bulmuş bir edebiyat öğretmeni. Daha yalnızca 31 yaşında. Kitabı okuduktan sonra bunca  anlam derinliğinin  bu yaşta biri tarafından yaratılmış olmasına şaşırabilirsiniz...

Benim tavsiyem çok kasvetli bir ruh halinde okumamanız. Hiç karşılaşmadığınız yaşamlar, hayal etmediğiniz hüzünleri yakalamış ve biriktirmiş yazar, insana dokunmaması abes olur  zaten..

İyi okumalar.

15 Temmuz 2010 Perşembe

İçinizdeki o sevilmeyi bekleyen genç kızı bulup sömürmeye and içen nadide bir seri: Twilight

Alacakaranlık Serisi veya her ne kadar ona "Saga" demeye dilim varmasa da Twilight Saga olarak bilinen 4 kitap, bir mormon ve amerikalı olan Stephenie Meyer tarafından yazıldı. Kitapla ilgili fikrimi, ilk cümleden ve başlıktan zaten anlamışsınızdır. Evet kemerlerinizi bağlayın ve arkanıza yaslanın. bugün bir kitabı daha yerin dibine sokup çıkaracağız.

bu tarz Chick-lit kitapların savunulan tek bir faydası var, gençleri okumaya sevk etmeleri. İyi ama, bunu okuyan ve seven genç, buna bir "aşk destanı" diyen genç, hiçbir zaman Uğultulu Tepeleri eline alıp okumaz ki. Ne de olsa içinde cool vampirler yok ve bilmemkaç sene önce geçiyor değil mi? Eh, onlar da haklı.

Twilight bence bir pazarlama harikası. Yazarın tek bir konuda hakkını yiyemem, o da kitabın sürükleyiciliği. İnanın kitabın kapağını kapattıktan sonra aklınızda tek birşey kalmıyor. Yani ne bir duygu, ne bir cümle, ne de etkileyici bir yorum. Ama kitabı bir çırpıda okuyor ve okurken de zevk alıyorsunuz. Tabi ben bunu bir kadın olarak söylüyorum, erkeklerin bu kitapta birşey bulacagını sanmıyorum.

Zaten işin komik yanı da bu. biz kadınların içinde sevilmek ve beğenilmek isteyen bir genç kız yok mu? var. İşte bu kitabın kahramanı adı bile buram buram soap opera kokan Bella Swan, çok özelliği olmasa da yakışıklı vampiri ve delişmen kurtadamı kendine aşık etmeyi beceriyor. Biz de napıyoruz? kendimizi Bella nın yerine koyuyoruz. onunla heyecanlanıyor, umutlanıyor, iç geçiriyoruz, vay be!

İşte tüm bunların üstüne, bir de filmlerinin yarattıgı tantanayı ve raflarda satın alınmayı bekleyen albüm/kalemlik/t-shirt ve daha binlerce çeşit Twilight ürününü görünce sinirden sayfaları koparıp çiğneyesim geliyor. bu edebiyat değil ki, bu sadece reklam.. bu sadece idealize kahramanlar yaratıp insanları tüketmeye sevketmek. çocukların, gençlerin aklını boyamak. İnternette biraz aratın, team edward-team jacob diye bölünüp kavga eden fanlar mı istersiniz, edward diye yırtınan kızlar mı. İnsanları kendinden geçirecek kadar kuvvetli olan hiçbir şey yok bu kitapta ki kardeşim. Asıl mesele bu kızların herbiri hayattan delicesine bir Edward bekliyor.

İşte ben bunu sevmiyorum...
Stephenie Meyer iyi bir yazar mı? Bence Harlequin serisi potansiyelinde iyi. Ama  Vampir furyası adı verebilecegimiz serileri bana kitap diye getirmeyin! Vampir Lafı geçmişken değinmeden edemeyecegim  Charlaine Harris in True Blood serisinin de sadece ilk kitabını okudum - gerisini okumayı düşünmüyorum- ama o bile bence Twilight dan daha iyiydi.

Ayrıca yazarın mormon inançlarının su yüzüne çıktıgı bir anda kitapta, kızın babası "evlenmeyeceksiniz de günah içinde mi yaşayacaksınız" tadında birşeyler söylüyordu, burda olsa kıyamet kopar ama amerikada sanırım şeriat tehlikesi olmadığından çok kimse sallamamış!

Sonuç olarak nereye baksam vampir görüyorum Neriman..
tüm kitapçılarda birsürü vampir kitabı var ve sanırım bunların  -en azından -Türkiyedeki patlamasına Twilight sebep oldu. İlla dogaüstü ve gizem okuyacaksanız Kuziciklerim Neil Gaiman var, H.g. Wells var, Rowling var... Aşk istiyorsanız klasiklerde en bir şahane örnekleri var. Twilight ne ilk ne son pazarlama harikası, Yaşar Kurt olmak ve "paranı verme annee!" diye bağırmak istiyorum!

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Noel Kekinin Gizemi - The Adventure of the Christmas Pudding | Agatha Christie

Eğer siz de benim gibi, Poirot'un buluduğu bütün kitapları okumuş olmanın hüznü ile Agatha Christie dolu raflara iç geçirerek bakanlardansanız, türkçeye yeni çevrildiğini sandığım bu kitap ilacınız olacak.

Her biri birer kitap haline getirilebilecek kadar güzel 5-6 tane hikaye var bu kitapta. Düş, Noel Kekinin Gizemi, Sarı Süsen hikayelerden bazıları. Hepsinin başrolünde Poirot var elbette! Uslanmaz bir gizem çözme meraklısı olan belçikalımız kimi zaman sahte cinayet tertiplerine, kimi zaman gerçekten dikkatle planlanmış cinayetlere tanık oluyor ve tabi ki olayı her zaman en ince ayrıntısına kadar çözüyor.

Kitaptaki en hoş hikaye bence : Düş

Özellikle bir kitabı baştan sona okumaya konsantrasyon ve vaktiniz yoksa, ama şöyle kısa kısa ve ara ara okuyayım diyen bir polisiye meraklısı iseniz, bu kitap tam size göre. İyi okumalar..

13 Temmuz 2010 Salı

Sisters Of The Moon Serisi'nin İlk Kitabı; Cadı!


Geçen hafta annemle kendimizi kaybedip çılgın kitap alışverişi yaptık. Öyle zamanlarda onu da alayım, onuda alayım, bu kitabın kapağı çok güzelmiş bunu da alayım gibisinden psikolojiye sahip oluyorum. Evet sadece kapaklarını beğendiğim için aldığım çok kitap var itiraf ediyorum.

Şimdi bu kitabın kapağı etkileyici ve merak ediyorsunuz. Ben alırken seri olduğunu bilmeyerek aldım. Özellikle de, şu son zamanlardaki vampir temalı serilerden kaçıyordum, tam göbeğine düştüm farketmeden.

Kitaba baktığımız zaman çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Hatta çok basite kaçmış, çocuksu bakış açısıyla yazılmış olduğunu söyleyebilirim.
Ama konunun Seattle'da geçiyor olması, bahsedilen müzikler, ilgimi çekti.

Konu Seattle'da geçiyor, D'Artigo kızkardeşler yarı peri, yarı insan ve aynı zamanda birisi cadı, diğeri kedi kadın, en küçükleri de sonradan olma vampirdir. Nasıl yani dediğinizi duyar gibi oluyorum ama kitapta tek boynuzlu atlar, gargoyleler, cinler, ejderhalar(ki sonradan seksi bir adama dönüşebilen bir ejderha), cüceler artık ne ararsanız mevcut.
Bu dünya'da yaşayıp Ödha'ya ajanlık yapıyorlar ve aynı zamanda öteki dünya dedikleri periler dünyasından gelmişler.

Ve dünya ve Öteki dünya cinlerin saldırısına karşı ciddi bir tehlike altında, ve güç mühür yüzüklerini bulup cinleri öldürmeleri gerekiyor.

Evet anladığımız üzere yazar birçok kitabın etkisinde kalmış. Ama kitabı her ne kadar çok tutmasam da merak ettim seri'nin diğer kitaplarını. Az çok tahmin edebiliyorum gerçi olacakları ama eğlendim bir yandan da.

Aynı zamanda nette bir küçük çaplı araştırma sonucunda yazarın bloğunu buldum. Dediğim gibi müzik zevki iyi.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Gökyüzünden dev bir pasta gelseydi...

İtalyan çocuk edebiyatının babası Gianni Rodari'den muhteşem bir çocuk romanı! Zaten isim süper: Gökyüzünden Gelen Pasta. 30 yaşında olmama rağmen hemen tavlandım, atlayıp aldım. 2 günde de bitirdim. Uzun zamandır okuduğum en "gerçek" çocuk kitabı. Şöyle ki yeni çocuk edebiyatında (ve tabi yeni pedagojik gidişatta) çocuklara gösterilen -bence- gerçekdışı hürmet ve nezaketten eser yok içinde. Annelerin söz dinlemeyen çocuklarına tokadı bastığı, babaların bağırıp çağırdığı ve çocukların altı delik spor ayakkabılarla kırda bayırda koşup oynayarak gerçekten çocuk olduğu bir hikaye Gökyüzünden Gelen Pasta. Bu bakımdan biraz daha bizim jenerasyona hitap eden bir kitap bence.

Hikaye, Roma'nın Trullo mahallesinin tepesinde bir sabah vakti peydah olan tuhaf bir "uzay gemisiyle" başlıyor. Marslıların saldırmak üzere olduğuna inanan devlet büyükleri hemen acil durum alarmı veriyor. Kimse evinden çıkamıyor. Elbette kahramanlarımız Paolo ve Rita kardeşler dışında! Paolo uzay gemisi teorisine inansa da Rita bunun bal gibi de pasta olduğundan emin. İddiaya girip birlikte Trullo'nun en yüksek tepesine, pasta-gemiyi kontrol etmeye gidiyorlar. Hatta yanına gitmekle kalmayıp içine bile giriyorlar ve olaylar gelişiyor.

Kitabın bize tanıdık gelecek bir diğer noktası da devlet büyüklerinin otoriter, paranoyak ve beceriksiz tabiatları. Her sorunun bir kriz masasıyla daha da büyütülerek ölçüsüz tepkilerin geliştirilmesine vesile olması. Bir çocuk romanı olmakla birlikte, politikanın ve bilimin araçsal akla teslim oluşunu çok iyi anlatıyor Gökyüzünden Gelen Pasta. Bir meselesi var yani. Bu bakımdan da suya sabuna dokunmayan çocuk romanlarından hemen ayrılıyor.

Kardeşlere, kuzenlere, yeğenlere mutlaka alınması gereken bir eser.


Gökyüzünden Gelen Pasta
Yazar: Gianni Rodari
Çeviren Eren Cendey
Yayınevi: Can / Çocuk
104 sayfa
7 TL

Ayrıca 1970 Andersen ödülü sahibi...

9 Temmuz 2010 Cuma

Kaybeden Hepsini Alır | Graham Greene


Orjinal adı ile Loser Takes All, İngiliz Yazar Graham Greene imzalı, ipincecik ve bir solukta okunan bir kitap. 1955 senesinde yazılmış olan kitapta, aynı o dönemin filmlerinde olduğu gibi, herşey çok masum..Aldatma, kumar, hile..Hepsi bugün olduğundan o derece farklı yazılmış ki, insan bunun yazarın algısı mı yoksa dönemin halet-i ruhiyesi mi olduğunu merak ediyor!

Kitabımız, kendisinden 20 Yaş küçük Cary ile evlenmek üzere olan Bertram'ın, patronu tarafından "Gel Monte Carlo'da evlen, benim yat senin sayılır" diyerek baştan çıkarılması ile başlıyor.Bertram müstakbel eşini de alıp, Monte Carlo yolunu tutuyor, ancak o da ne? Patronu geç kalmıştır! Bundan sonra, Bertram kendini kumar masalarında buluyor. Kumarda, herkesin, çalışacağına emin olduğu bir "sistem" i var. Matematiksel olan bu sistemleri, insanlar birbirine satıyor. İşte öykünün omurgasında, Bertram'ın sistemi oturuyor: Kazanmak için kaybetmek...

Kitap zaten kısacık, daha da anlatırsam hikaye bitecek. Gerisini keyifle okuyun.

Şunu belirtmeden geçmeyeyim, Kitabın arka kapağındaki açıklamada, resmen saçmalamışlar.  "Kaybetmenin erdemi" diye birşey yok bu kitabın içinde... arka kapağı okuyunca insan çok farklı birşey algılıyor, neden böyle bir yazı koymuşlar arkasına anlamadım..

Bir çırpıda okunacak, şöyle eğlenceli bir şey istiyorum diyenlere birebir. Hem o dönemin havasını solumak, hem de kumar terimlerine şöyle bir göz atmak için ideal. -kumar terimlerine şöyle bir göz atmak da kimin ne işine yarar bilemiyorum ama o da bir genel kültür sonuçta degil mi?-

8 Temmuz 2010 Perşembe

Kırsal alan dehşeti : Anadolu Korku öyküleri

Anadolu Korku Öyküleri'ni İzmir Kitap Fuarında görünce büyük bir heyecanla almıştım. Ben "elimizdeki malzeme" diyebilecegimiz, dini inanışlar ve yaşam kültürü ile oluşmuş birikimden becerikli yazarların inanılmaz korku-gerilim öyküleri ve senaryoları çıkaracağına inananlardanım. Yani bence, babaannelerin, ninelerin anlatıp durduğu uğursuz öykü ve efsaneler, inanışlar, filmleştirilse amerikan korku sinemasının tozunu attırır. Anadolu Korku Öyküleri Demokan Atasoy, Galip Dursun, Koray Günyaşar, Kayra Küpçü, Beril Tetik ve Ayşegül Nergis 'e ait 6 adet öyküden oluşan bir öykü kitabı.

Hemen kısa kısa öykülere geçelim:

Koray günyaşar'ın öyküsü Karatepe  beni en çok korkutanlardan biri oldu! öykü yıllar sonra köyüne dönen genç bir adamın, köydeki kimseyi tanımaması ile başlayan korkunç olaylardan bahsediyor.

Ayşegül Nergis'in öyküsü olan "gerçekte onlar hayvan gibilerdir" i ben pek sevemedim. bu hikayede bir doktorun yeni atandığı köyde yaşadığı ürpertici olaylar anlatılıyor. Köyde insan pek azdır, çok hayvan vardır...

Demokan  Atasoy'un öyküsü Kuyu  "eder, yapar" anlatım dili ile yazılmış, sanki senaryo okuyormuş hissi verdi bana. kuyu'da oynak büyücü kadın Anşa ve yarım akıllı kızı Güles'in başına gelenler anlatılıyor. Biraz "sır kapısı" bölümlerini andırsa da, Sarsıcı bir öykü..

Işın Beril Tetik'in öyküsü "Gelin Otu", yeni doğum yapmış bir kadının yaşadığı korkunç olaylara dalış yaparak bizlere yıllarca anlatılan lohusa kadın depresyonuna farklı bir bakış açısı getiriyor.

Cevizin gölgesi hain olur ise Kayra Küpçü'nün öyküsü. Bu da benim ısınamadıklarımdan biri oldu... hikayesi çok basit, babaannemden farklı versiyonlarını dinlemiştik.  Bir çobanın bir gün ceviz ağacının altında, ölen sevgilisini görmesini ve akabinde gelişen olayları anlatıyor.

Ve son olarak gene sağlam bir hikaye olan Güzay'ın Dilek ağacı var, Galip Dursun imzalı. Bence bu içlerindeki en yaratıcı  hikayeydi. Hatta görselleşse ve film olsa ne güzel olurdu!

Evet, yıllarca amerikan korku filmleri ile beslenmiş "ben"i korkutan bir kitap oldu Anadolu Korku Öyküleri. Gece okuyamadım, sabaha bıraktım desem, korkak der misiniz bana? Elimde değil, içinde cinlerden bahseden şeylerden korkuyorum :) Bence bu tarz korku filmleri çekilse, pek çok insan korkudan uçuklar, aslında kültürümüzde sağlam gerilim malzemesi var değil mi?

Minik bir ekleme:
Kitabın kapağında, gerçek bir büyüden alıntılanmış figürler/yazılar bulunuyormuş, hatta kitabın sonunda bu yazıları paylaştığı için birine teşekkür ediliyordu, adını unuttum şimdi :)
Related Posts with Thumbnails