19 Haziran 2018 Salı

Pelosium, Burak Erdoğdu


 Yerli bir bilim kurgu romanı olan Pelosium, zannedersem türün okuyucuları tarafından bile pek tanışılmamış bir kitap olarak türdeşlerinden biraz geride kalmış, fakat başarılı ve güzel bir romandı. Yazarı Burak Erdoğdu'nun ilk kitabı olan Pelosium, bir ilk roman olarak da oldukça doyurucu. Yer yer tekillikten, yapay zekadan, paralel evrenlerden, yer yer ise hologram teknolojilerinden, yeni elementlerden, kuantum fiziğinden bahsederken kimi yerlerde de siyasi kurgulardan, hatta bazı bazı Barbar Conan, Red Sonja türü kılıç - savaşçı - kürk fantazilerinden bahsediyor ve konuyu yine de dağıtmadan bir eksen etrafında tutmayı başarıyor. Daha detaylandırılmış ve bir seri halinde hazırlanmış olsaymış belki bir Dune serisinin yerli versiyonunu andıracak bir seriye sahip olma ihtimalimiz olurmuş diye düşündüğüm bazı sayfalar bile oldu açıkçası.

 Dünya, Son Konvansiyonel Harp sonrasında dönmeyi bırakmış, Asya kıtası dışındaki kıtalar yaşanmaz hale gelmiş, Asya da Karanlık Ülke, Aydınlık Ülke ve Alacakaranlık Ülke diye üçe bölünmüş ve hükmedilen insanlar bu üç ülkeden birinde yaşamak zorunda oldukları sıkı bir kast sisteminde hayatta kalmaya çalışmıştır. Adil adlı kralın hükümdarlığındaki Dünya, bir felaketin daha eşiğinde iken Dünyalıların haberi bile olmadan Zenith adlı gezegendeki ferah içinde yaşayan, üstün teknolojilere sahip zeki canlılar tarafından kurtarılmış, Adil'e Zenithli bir elçi kendilerini kurtardıklarını bildirerek peloisum adlı elementlerini Dünya'ya tanıtmış, Dünya'nın bir nevi izdüşümü oldukları için Dünya'nın refahının da kendilerini ilgilendirdiğini anlatarak Adil ile dost olmuştur. Dünyalılar kullanımı sınırsız olan pelosium elementi ile tanışmaya hazır mıdır, yoksa değil midir, işte hepsi yukarıda saydığım bunca olay örgüsü etrafında kurgulanıyor.

 Kitap, Roza Yayınevi tarafından basılmış, ülkede bilim kurgu yazarlarının işlerinin ne kadar az tanınır olduğu düşünülünce Burak Erdoğdu'nun bu kitabının bu kadar az tanıtılmış olması beni şaşırtmıyor. Bilim kurguyu anadilinizde okumanın daha değişik bir tadı var, Burak Erdoğdu, roman boyunca bir çeviri roman okuyormuşsunuz gibi hissettirmiyor, hatta aksine, hiç de zorlama olmayan bir biçimde yer yer Osmanlıcadan Türkçeye geçen eski sözcükler de gözünüze çalınıyor, ya da benzetmeler özellikle su gibi akıp gidiyor, kitapta hayatımızda var olmayan hiçbir alışkanlığa yapılan bir gönderme olmayınca, benzetmeler ve cümle yapıları anadilimizde her gün kullandığımız şekilde olunca yazar hakikaten çok akıcı bir okuma deneyimi sunuyor. Türü sevenlerin göz atmasını içten bir biçimde önereceğim kitabı özellikle Dune serisini sevenlere ayrıca paslıyorum.

13 Mart 2018 Salı

Kesişen Yazgılar Şatosu, Italo Calvino


 Italo Calvino, eserlerini çok merak ettiğim bir yazardı, birçok kitabının adını duyup konusunu okuduğumda ilgimi çekmişliği var. Kendisiyle tanışmak bu kitapla denk gelen bir anı oldu ama esas merak ettiğim kitaplarına mutlaka göz atmam gerek, bu kitapta Italo Calvino'nun öykücülüğüne dair ipuçları yakalanabiliyor olsa da kitabın ilginç yapısı nedeniyle yazarın hayal gücü ve kurgusuna dair çok bir veri elde edemiyoruz. Kitap çok ilginç hakikaten, Italo Calvino kitabın başında uzunca bir önsöz ile yazım sürecini anlatmış. Tarot kartlarıyla ilgilendiği bir dönem kimi kartları rastgele sırayla önüne açıp onları hikayeleştirerek bu kitabı oluşturmaya başlamış, açıkçası bir yazar için çok tatlı bir yöntem, üstelik böyle şeyleri edebiyatla ucundan kıyısından ilgilenen hepimiz yaparız ya, işte bu "hikayeleştirme" işinin somutlaşmış hali de bu kitap. Epeyce bir süre kendisi için daha özel yere sahip kartları öykülerin merkezine oturtup yan öyküler için de rastgele kartlar açarak her öykünün ucundan kıyısından birbiriyle bütünleşmesini amaçlamış ancak bir süre sonra işler içinden çıkılmaz bir hal almış, sayısız kombinasyon var ve ana karakterler olarak belirlediği kartlar sayılı iken Calvino aynı öyküleri tekrar tekrar baştan yazıyormuş ve sonunda artık bu kitaptan kurtulmuş olmak için "Olduğu kadar..." diyerek bastırmış, bunu da samimiyetle anlatmış. "Artık bu kitabı tamamlamalı ve başka öyküler, başka anlatılar için önüme bakmalıydım..." diyor. 

 Konu yukarıda anlattığım gibi olunca, başta "Tarotla ilgilenmeyen biri için hiçbir şey ifade etmeyecek bir kitap..." hissiyatı verebilir, ben de bundan korkuyordum ancak Calvino, kendisinin de tarota karşı çok özel bir ilgisinin ve hatta tarotla ilgili pek bilgisinin olmadığını da anlatmış, yalnızca çok temel bir - iki destenin yaratılışı ve çizimiyle ilgilendiğinde o destelerdeki desenlerin (ki bu kart desenlerine sanırım arkana deniyor) hikayelerini anlatabileceğini hissetmiş, yoksa tarot falı bakmayı da bilmezmiş, tarot kartlarının kendi içinde anlattığı hikayeleri de. Bunu "Tarot kartlarına, o kartları okumayı bilmeyen birinin gözünden bakmaya çalıştım, böylece çizimlerden kendi hayal gücüme dayanan hikayeleri ayıklamak daha kolay olacaktı," diye anlatıyor. Gerçekten de öyle de yapmış, çoğu hikayede bir kartın anlamı değil, kartın üzerindeki desenin arka planındaki orman, örneğin bir karttaki şövalye karakteri değil de o şövalye karakterinin elindeki kılıç ya da şövalyenin arkasındaki bir dere hikayede kullanılırken kartın esas anlamı olan soyut kavram hikayenin içinde hiç kullanılmadan geçilmiş. Yani kitabı okumak için temel bir tarot bilgisine sahip olmaya gerek yok. Öyküler birbirinden bağımsız olsa da birinin bittiği yerde diğeri başlayabiliyor ya da ortak öğelere sahip öyküler var, bu yüzden kitabı rastgele açıp içinden bir öykü seçip okumak yerine sıralı bir şekilde baştan sona okumak gerekiyor, zaten yazarın yolunun bir şatoya düşüşü ve öykülerin nasıl anlatılmaya başlandığı gibi bir girizgah da var, o girizgahı okumadan rastgele bir öykü okumak sıkıntılı olacaktır. Muhtemelen tarota ilgisi olanların da daha keyif alacağı gerçeği söz konusu, bizim aldığımız keyif biraz havada kalsa da bazı yerlerde üzerinde ayrıca durulan belirli kartların tarot falındaki anlamını öğrenmek için internetten kartı araştırdığımda hikayeler için hiç de önemi olmadığını gördüğümde Italo Calvino'nun şakacı bir kişiliği olduğunu da düşünmedim değil.

26 Şubat 2018 Pazartesi

Yeryüzü Müzesi


 Yeryüzü Müzesi, Bilimkurgu Kulübü isimli internet portalını da kapsayan, aynı isimli kulübün bir ürünü, İthaki Yayınevi tarafından basılan kitap, kulüp üyeleri tarafından bir araya getirilen on sekiz Türk bilim kurgu yazarının birer öyküsünü içeriyor. 

 Benim kitaptan haberdar olma sürecim, kitapta bir öyküsü bulunan arkadaşımın haber verişiyle başladı, "Böyle bir oluşum var, benim de bir öyküm yer alacak," diye anlattığında epey heyecanlandım ve doğal olarak henüz basılmadan kitabı beklemeye başladım. Öyküsü bu seçkide yer alan arkadaşım bilim kurgu öyküleri yazan, hatta bu dalda ödülü olan bir yazardı ancak diğer yazarlar hakkında önceleri hiçbir fikrim yoktu ki kitabın arka kapağı internette paylaşıldığında kitabı daha da büyük bir ilgiyle beklemeye başladım çünkü hiç yabancı olmadığım isimler de bu seçkiye dahil edilmişti. Çeşitli dergilerden, internet sitelerinden, seçkilerden aşina olduğum yazarların da bu kitapta öyküleri olduğunu öğrendiğimde güzel bir kitap okuyacağımızdan emin oldum.

 Kitapla ilgili söylenebilecek çok şey var, yerli bilim kurgu hakkında söylenecek şeylere kapı aralayacak şeyler, bu bir "Türk yazarlar seçkisi" olarak oluşturulduğu için söylenecek hiçbir şey yerli bilim kurgu öykücülüğünden ayrı tutulamayacaktır. Ancak tam da bununla ilgili bir şey söyleyerek başlamak isterim, öykülerde yöresellik ön planda tutulan bir detay olmamış ve ben bundan şikayetçi olmadım. Türk yazarların bilim kurgu öykülerini okurken dünyanın herhangi bir yerinde yazılmış olabilecek öyküler okuduğunuzu düşünüyorsunuz, belki kimi yerlerde satırların aralarından çeviri tadı bile geliyor fakat bu bence bir kusur değil. Bilim kurgunun kendine has evrensel bir dili olmasından kaynaklanan bir özellik olmalı bu, belki bir gelecek öngörüsü kim bilir, gelecekle ilintili öykülerde genellikle aynı üslubun kullanılması bir tesadüf olamaz, belki de yöreselliğin tamamen kaybolacağı evrenlere dair hikayeler anlatılırken Türk olmanın ön planda tutulması bence saçma bile olurdu. Bilim kurgu edebiyatı bence yöresel üslubu da ancak bir yere kadar kaldırabiliyor, hatta  en çok kaldırabildiği yöresel üslup da bence uzak doğu kültürü ve oraların üslubu, hem teknoloji ve bilimde gelişmiş, hem de geleneklerine bağlı kalmış toplumların üslubu, kültürü, bilim kurguda sırıtmıyor ancak Türk kültürüyle bir arada düşündüğümde, bence yöresel üslubu tadında yediremediğiniz bir kurgu, "Türkler uzaya gitse ne olur? Türkler geleceğe gitse ne olur? Türkler uzayda mangal yaparken..." tadında bir parodi gibi kalıyor. İşte tam bu sebeplerle bu kitaptan o kadar da yöresel bir tad alamamak benim canımı sıkmadı. Ne güzel evrensel kalitede öyküler oluşturulmuş, hatta yine de Türk kültürünün kendini belli ettiği öyküler var, Türk tipi akrabalığın, Türk şehirlerinin kültürlerinin, Türk alışkanlıklarının yer aldığı hikayeler de yok değil. 

 Kitapta yer alan öyküler, bilim kurgunun her alt türünden en az birer örnek içeriyor diyebilirim, komedi öyküleri de var, siberpunk öyküleri de var, varoluşçu bilim kurgu örnekleri de var, korku da var, uzay operası da var, fütürist öyküler de var, distopya da var. Bir tek steampunk örneği bulamadım galiba, hatta aklıma da geldi, Türkçe yazılmış, Türk kültüründen beslenmiş bir steampunk öyküsü bence çok yakışıklı olabilirdi, bu ülke İhsan Oktay Anar çıkarmış bir ülke... Ancak o kadar güzel bir öykü seçkisi yapılmış ki, bilim kurgu edebiyatına pek yatkın olmayan bir okura türe giriş dersi niteliğinde bir seçki olarak tavsiye edilebilir, bir öyküyü beğenmese, beğeneceği başka bir öykü mutlaka olacaktır. 

 En beğendiğim öyküler kitabın giriş öyküsü olan, adıyla okuyucuyu selamlayan İlk Temas, bir Black Mirror güzellemesi gibi duran Dünya Utanç Günü, sevgili arkadaşımın ilk kez bu kitabın sayfalarında okuduğum öyküsü Bir Sobeski Deneyi, A-T-G-C, Son Yolculuk, Selfie ve gülümseten Gaita oldu. Kimileri benzer üsluplara sahipken kimileri de birbirlerinden fersahlarca uzak kalemlerden çıkan bu on sekiz öyküyü ustalıkla seçip bir araya getiren Bilimkurgu Kulübü'nü çok içten bir şekilde tekrar kutlarım. Seçkiye yerleştirilen son öykü Müfit Özdeş'e ait, usta bir bilim kurgu yazarını da konuk etmeleri, Müfit Özdeş'in de bu seçkiye katılmayı kabul etmiş olması ne kadar hoş. Üstelik bu kitap için Ursula K. Le Guin'in yazdığı bir arka kapak yazısı da bulunmakta ki zannedersem kendisinin aramızdan ayrılmadan önce bir kitapta basılan son yazısı bu yazı. Ortaya oldukça özenli, temiz bir iş çıkmış ve bu işi bilim kurgu okurları olarak bağrımıza basmak da bizim içimizden gelen bir görev olmuş resmen, bunca özenli ve güzel bir kitabı beğenmemek resmen kibirlilik olur. Kanımca ülkenin bilim kurgu edebiyatında usta kalemlerinin yeni öyküleri ile birlikte taptaze kalemlerinin okuyucuyla tanıştığı bu kitap, bu kadar sayılı örneği olan bir iş için pek üst raflarda, kitapta yer alan herkesin eline sağlık.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Kağıt Büyücüsü, Charlie N. Holmberg


 Bu kitabı kitap alışveriş sitelerinden birinin indirim listelerinde görüp beklentisiz bir şekilde "Ucuzmuş, bunu da sepete atalım..." diye satın aldım ve çok da severek okudum, hayret.

 Charlie N. Holmberg'in "The Paper Magician" adını verdiği üçlemenin ilk kitabı da üçlemeyle aynı adı taşıyor. Şimdilik yalnızca bu kitap Funda Akkaya tarafından çevrilip Altın Kitaplar tarafından basılmış ama sanırım çevrildikçe ve denk gelirsem diğer kitapları da okuyacağım. Çünkü oldukça ekmeği yenen büyücülük işine bir nebze de olsa farklı bir üslup kazandırmış bir evrenle karşılaşıyoruz romanda, üstelik kitabın tanıtımında ve arka kapağında "Harry Potter dünyasının açtığı yoldan ilerleyen..." gibi sözler görmüştüm ve bu kitabın kurgusunun da okullu, sınıflı, yatakhaneli bir ortamda geçeceğini düşünmüştüm ama kitap çoğunlukla eski bir ev ve bir kalbin içinde geçiyor. Bir kalbin içinde geçen bir kitabı daha önce Nazlı Eray bize Aşık Papağan Barı'nda biraz çıtlatmıştı ama bu kitapta da çok ilginç şeyler var, şahsen beğendim.

 Üstelik kitabı okudukça ben Harry Potter'dan ziyade Avatar The Last Airbender serisine benzettim çünkü bu romanın kurgusunda büyücülük işi bükücülüğe de benziyor. İnsan yapımı materyalleri sihir yardımıyla kontrol edebilen ve bir materyale bağlanan büyücülerle karşılaşıyoruz, farklı ve tatlı bir dokunuş olmamış diyemeyiz... Hem de roman, ben gerçi birkaç bölüm sonra fark etsem de Viktoryen çağda geçiyor. Karakterlerin diyalogları ya da davranışları her ne kadar çağına uygun değilmiş gibi tınlasa da olsun, gözünüzde canlandırırken siz bari böyle bilin, ben birkaç bölüm boyunca "Ne biçim bir genç kız, ne acayip bir ev ortamı, neden telgraf?" diye düşündüm çünkü ne yazık ki karakterlerin kurgulanışında o eski dönem ağırlığı yok. Eh, o da biraz genç yetişkin işi romanların sıkıntısı... Tabii ki internette üçleme hakkında bir şeyler arattığınızda hemen hayranlar tarafından üçleme filmleştirildiğinde karakterleri kimlerin oynamaları gerektiğinin falan belirlendiğini görüyorsunuz ki bu da yine genç yetişkin romanlarının bilirsiniz olmazsa olmazlarından.

 Fakat yine de ben yazarın cesaretini sevdim, bir romanın çoğunu bir kalbin içinde kurgulamak cesaret işi ve riskli. Yazar da alnının akıyla bu zor kurgudan çıkmış, roman hiç de fena olmamış, üstelik bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu avaz avaz bağırmıyor, olaylar sonuca bağlanıyor, Açlık Oyunları serisinde yaşadığımız "Devamı Haftaya" faciasını yaşatmıyor. Bir metal büyücüsü olma hayalleri kurarken temel büyücülük eğitiminden sonra, dünyada oldukça az kalan kağıt büyücülerinin neslinin sona ermemesi için zoraki kağıt büyücülüğünü seçmek zorunda kalan Ceony Twill adlı turuncu saçlı hanımkardeşimizin biraz garip ve asosyal kağıt büyücüsü Emery Thane'in yanına stajyer olarak verilmesinden sonra yaşadıklarını merak edecek gibiyseniz kitabı okuyun. Ancak her genç yetişkin işi fantastik romanda olduğu gibi yalnızca bu karakterlerin yaşadıkları "maceraları" merak edecekseniz okumanızı tavsiye edebilirim çünkü derinlikli bir fantastik evren, evrendeki büyücülük sistemi, işleyişi, dünyanın ve dönemin böyle fantastik bir kurgudaki halinin tasvirini falan beklemeyin, romanın sıradan bir "genç işi macera" sunmak dışında bir iddiası yok. Üçleme The Glass Magician ve The Master Magician adlı romanlarla tamamlanıyor fakat şu an onların Türkçe çevirileri bulunmamakta, belki üçlemenin diğer kitaplarıyla olayların "fantastik edebiyat" kısmı da tamamlanır, kimbilir.

12 Mayıs 2017 Cuma

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı



 Barış Bıçakçı'nın son kitabı Seyrek Yağmur'u, sanırım toplam bir saatte falan bitirmiş olabilirim. Sevdiğimiz yazarlardan birinin kitabı olunca bu kadar süre, çok da kısa olmuyor, üstelik kitabın uzunluğu da minicikken...

 "Kitabı, kitabın..." diyorum çünkü okumaya başladığım andan, bitirdiğim ana dek bunun roman olup olmadığını düşünüyordum. Bir kişi etrafında şekillenen yaşam öyküleri, denemeler, şiirsel bir anlatı diyebiliriz bu kitap için, bütünlük içeren bir hikaye anlatmıyor, Rıfat adlı ince düşünceli, sevgilisinden yeni ayrılmış, orta yaşlı bir sahafı anlatıyor ama kendisinin gündelik hayatına ya da başından geçen olaylara değil de, gündelik hayat karşısında hissettiklerine bizi misafir ediyor Barış Bıçakçı bu kitapta. Bölümler, başlıkları ve bazen bir paragraf olmalarıyla çok şık, çok sevimli küçük öyküler, hatta dediğim gibi şiirler gibi. Bolca alıntı olan kitabı elinizde not defteriyle okuma dürtüsü hissetmeniz neredeyse kesin, bir noktadan sonra ben de bunu düşünüp "Başta kaçırdığım alıntıları nasıl yakalarım?" diye üzülmüştüm, yapılmışı var:

 https://eksisozluk.com/entry/57632517

 Kitap, Gezi Parkı Direnişi sonrasında yazılmış, bazı bölümlere direniş zamanının etkisi olmuş. Üstelik en sevdiğim yeri de, kahramanımız Rıfat'ın kitapçı dükkanında Latin Amerikalıların büyülü gerçekçiliğinden söz ederken bizim ülkemizde büyülü gerçekçiliğin gelişmeyiş sebebini, ülkenin direniş kültürü ve geçmişi olmamasına bağladığı anda o bölümün çok tatlı bir şekilde Gezi Parkı olayları ile büyülü gerçekçiliğe bağlandığı yerdi galiba, kendi kendini geliştirip besleyen bir bölümdü, Barış Bıçakçı çok yalın bir ustalıkla yapıyor bunu. Sadece o bölümde değil, donmuş bir göl ile ilgili bölümde de büyülü gerçekçiliğin göz kırptığını fark ediyorsunuz ve gülümseyerek bir sonraki bölüme geçiyorsunuz.

 Barış Bıçakçı okurlarının zaten şimdiye dek çoktan okuduğu bir kitaptır diye düşünüyorum ama henüz okumayıp kararsız olanlar hiç çekinmeden sevdikleri yazarla yeniden buluşmalılar. Kitaba ilk başladığım dakikalarda "Fakat bu kadar da alıntı üzerine alıntı, minicik paragraflar, kitap mı okuyoruz, yazarın not defterini mi allasen?" diye düşündüğüm için kendimi affetmem, birkaç dakika içinde alışıverdim ve kitabı bitirdiğimde "Ne kadar kısacıktı..." diye üzüldüm.

11 Şubat 2017 Cumartesi

Gece Sirki, Erin Morgenstern


 Nasıl ki şarkılarla yaşayanlar için Last.fm adlı site vazgeçilmez bir arşiv ve kaynaksa kitaplarla yaşayanlar için de Goodreads, muhteşem bir arşiv ve kaynak. Goodreads'e 2011 yılında kaydolmuşum ve kendisini bu yazıya konu etmemin sebebi de ilk kaydoluş heyecanımla siteyi keşfederken "Want to Read" diye işaretlediğim ilk kitabın, henüz Türkçe baskısı olup olmadığını bile bilmediğim halde kapağı, konusu ve türü sayesinde bu kitap olduğunu çok net hatırlıyor olmam. Kitap zaten 2011'de yayımlanmış, muhtemelen Goodreads'in okuyucu kitlelerine itelemeye çalıştığı kitaplardan biriydi ve bana da o yüzden bu kitabı tavsiye etti ama bu kitap da benim beynime resmen kazınmış oldu. 

 Goodreads'te okumak istediğimi işaretlememin üzerinden altı yıl geçtikten sonra kütüphanede gördüğüm kitabı "Aaaaa..." diye hiç sorgulamadan aldım, bu arada hala kitap hakkında hiçbir yorum okumamıştım, hiçbir şey bilmiyordum ve çok büyük bir hevesle okumaya başladım. 

 Son zamanlarda genç yetişkin fantastiği, genç yetişkin bilim kurgusu gibi türler ortaya çıktı, eskiden de bu şekilde sadece yirmili, belki otuzlu, hatta onlu yaşlara yönelik bir kaçış edebiyatı var mıydı çok araştırmış değilim ama benim gözüme sadece son altı - yedi yıldır çarpıyor. Yine de düşünüyorum da, eskiden de Ejderha Mızrağı serisi olsun, Miras Döngüsü serisi olsun, daha "hafif" olarak nitelendirilebilecek fantastik seriler de belli bir kitle zevk alsın diye yazılmıyordu herhalde, yine de yazıma başlamadan önce belli bir kitle hedeflenmiyor, bana kalırsa okuyucu kitlesi için daha ciddi fantastik yapımlara doğru bir sıçrama bölgesi görevi görüyor ama yine de yazılırken daha ciddiye alınıyordu. Son yıllardaki "Bunu zaten gençler okuyacak, o yüzden basit bir şekilde yazayım, içine gençlerin arayacağı tüm öğeleri serpiştireyim, mutlaka bir yerde genç ve güzel görünümlü insanların arasında yeşeren bir aşk olsun..." diye belirlenen genç yetişkin edebiyatının fantazi edebiyatına yaptıklarını ben de pek beğenmiyorum. Ama kitabı bitirince okuduğum çoğu yorumun haksız olduğunu düşündüm. Bir Açlık Oyunları serisini, bir de bu kitabı "sıradan genç yetişkin fantastiği, bir şey beklemeden okuyun, çok kötü..." diye aşağılatmam hehe. 

 Kitabımızda adından da bekleneceği gibi bir sirk bulunmakta, bu sirk bir şehir efsanesi gibi, önceden belirlenmiş bir programı yok, çok büyülü bir şekilde kimseye görünmeden geziyor ve bir anda bir şehrin ortasında, kurulduğunu görmeseniz de bir gecede beliriveriyor. Yalnızca gece inerken açılıp gündüz şafak sökerken de kapanıyor. Bir şehirde birkaç gün kalan sirk, yine önceden ilan etmeksizin bir sabah ortadan kaybolmuş oluyor. Birbirinden bağımsız birçok çadırdan oluşan sirk, benzerleri gibi tek bir çadırda arka arkaya sergilenen gösteriler değil de, aynı anda irili ufaklı birçok çadırda sergilenen gösterilerle seyircisini büyülüyor. Yalnızca siyah ve beyaz renklerin kullanıldığı sirkte gezen izleyiciler arasında, bu renklerde giyinip boynuna kırmızı bir atkı sarmış olan izleyiciler, kendilerine "Rêveurs" (Fr. hayalperestler) adını takan, sirkin en özel hayranları, çünkü sirk birkaç yıldan sonra dünya çapında bir hayran kitlesi oluşturabiliyor, Gece Sirki, romanın kurgulandığı 1800'lü yılların en büyük fenomeni haline geliyor, sirkle ilgili makaleler, gazeteler sayesinde birbirini bulan mektup arkadaşları sürekli birbirlerini sirkle ilgili haberdar etmeye çalışıyorlar. Ve tüm bu gerçekçi kurgunun arkasında, romanın fantastik yönünü oluşturan da iki genç arasındaki rekabet. Sirkin en önemli göstericisi olan illüzyonist genç kadın ile sirkin sahibinin asistanı genç adam arasında kuralları daha onlar doğmadan önce konulmuş bir yarışma düzenlenmekte ve bundan izleyicilerin de, sirk çalışanlarının da haberi bulunmamakta. Hatta genç yarışmacıların bile birbirlerinden haberi yok ve rakiplerinin kim olduğunu bile bilmedikleri, kuralları net olarak kavrayamadan içine sokuldukları bu yarışma için tüm bilgi ve becerilerini sirkin rutini içerisinde ortaya koymaları gerekiyor. 

 Açıkçası romanın fikri büyüleyici, bu kadar çok katmanlı bir romanı yine de derli toplu yazmak da 30'lu yaşlarda ilk kitabı olarak bunu yazan Erin Morgenstern'in başarısı. Yazarın, bu kitap dışında yazarlıkla ilgili çok bir iddiası olmamış, şu an yeni bir roman üzerinde çalışıyor olduğu bilgisine ulaşamıyoruz ve bu ilk kitabıyla Neil Gaiman, Susanna Clarke, J. K. Rowling, Lev Grossman gibi isimlerle karşılaştırılmış, hatta ben bir yerde Edgar Allan Poe'yu bile "Bu yazarı sevenler bunu da sevdi" önerilerinde gördüm, nasıl bir beklenti yaratmış belli değil. Oysa yazarlık deneyimi ve iddiası yalnızca bu kitaptan ibaret olan Erin Morgenstern, normalde ressamlıkla uğraşıyormuş, ressamlık ve sahne sanatları eğitimi almış, tarot kartları çiziyormuş ve bu fikri bu kadar tatlı bir şekilde romanlaştırmasına çok büyük hayranlık duydum. Genç yetişkin edebiyatı da kendi içinde zorlu bir dal olsa gerek, bu kitabı yetişkinler için ağırbaşlılıkla yazmak Erin Morgenstern'e bir gömlek büyük gelirdi herhalde fakat içine kondurduğu eğlenceli karakterler, romanın belkemiğine ince ince yedirdiği aşk hikayesi gibi dokunuşlarla başarılı bir genç yetişkin kitabı yazmış. 

 Kitabın film hakları satın alınmış ve şu an senaryolaştırılma aşamasında olan kitap yakında filme çekilmeye başlanacakmış. Bu habere ben de burun kıvırdım çünkü bu kadar kalın bir kitabın, bu kadar çok karakterli, çok tasvirli, iç içe giren hikayelerden oluşan bir kitabın sağlıklı bir biçimde iki saatlik bir senaryoya dönüştürülmesi, yalnızca kitaptaki aşk hikayesine odaklanılmadan mümkün değil. Twilight serisi gibi bir faciayla karşı karşıya kalabiliriz ki film şirketi de tam olarak o seriyi de sinemaya aktaran şirketmiş. (Fuck!

 Ben kitabı çok beğendim, çoğu yorumda kitabın çok uzun olduğu, betimlemelerin çok sıkıcı olduğu, kitabın kurgulandığı dönemin iyi yansıtılmadığı, sonunun kötü kurgulandığı, karakterlerin derinliksiz olduğunu okuyup hayretler içerisinde kaldım. Kitabın uzun oluşu benim için en güzel şeylerden biriydi, genelde genç yetişkin kitaplarını büyük fontlarla basılmış, 200 - 300 sayfadan ibaret bir kitap olarak görürüm, bu kitap mini mini fontlarla 500 küsür sayfa olarak basılmıştı ve sonlara yaklaştıkça keşke daha bitmeseydi de bu evrenden çıkmasaydım diye düşündüm. Karakterleri kitap ilerledikçe daha sevdim, her karakter kendi içinde tutarlıydı ve bu da yine bir genç yetişkin kitabından beklenecek bir şey değil. Çok gördük erdemli bir karakter olarak yansıtılıp gençlik hezeyanı içerisinde aptalca hareketler yaparak kurguda tutarsızlaşan karakterleri çünkü, allahım resmen karanlık bir genç yetişkin edebiyatı sevgim varmış meğer içimde, oysa o kadar okumam da, ama bu kitapta karakterlerin özenli çizilmesini de çok takdir ettim. Betimlemeler sıkıcı olmaktan o kadar uzak ki, hayal edilmesi zor olan sirk yapısını, sirkin çalışanlarının hepsinin görünüşünü, hatta o yılların atmosferini çok güzel bir şekilde anlatmış yazar, bayıldım. Kitapta en kenarda kalan detaylardan biri sirkin saatiydi mesela, o saati anlatışı beni resmen bir steampunk filmine götürüp orada bıraktı. Tüm karakterlerin döneme uygun kıyafetleri o kadar güzel çizilmiş ki satırlarda, kendimi o an evden çıksam kısa topuklu botlarıyla, korseli kabarık elbiseleriyle, kollarındaki şemsiyeleriyle kolkola girip gezen insanların arasında bulacakmışım gibi hissettim. Kitabın sonu ile ilgili görüşlerimi de bu yazıda anlatmak istemiyorum aslında, zaten genel olarak kitapların sonuna çok odaklanmam, hatta Haruki Murakami'yi sevmeme şaşıranlara verdiğim cevap da bu olur, sonunu tatmin edici bulmadığım için güzel yazılmış ve ilgi çekici hikayeleri harcamayı sevmiyorum. Ama bu kitabın sonu da okuduğum tüm yorumlarda yerin dibine sokulurken beni hafif buruk fakat daha çok mutlu bir gülümseyişle bıraktı, bu kadar büyüleyici bir hikayeden kafalara tam olarak bir yapboz parçası gibi oturacak, gerçekçi bir son beklemek bence saçma. Bu arada Goodreads başta olmak üzere birkaç yerde kitabın büyülü gerçekçilik türüne de sokulduğunu gördüm, o kadar da değil. Genç yetişkin işi fantastik işte, ne bekleyeceğinizi, ne umacağınızı açıkçası kitabın basıldığı yayınevinin diğer yapımlarına da göz atarak, hatta dünya çapında geçerli olan kapak tasarımından bile çözebilirsiniz, kendini daha ciddiye aldıracak işler için gideceğiniz adresler bellidir, bu kitap için çok büyük beklentiye girmezseniz kitap sizi şaşırtacak kadar iyi çıkacak emin olun.

25 Ocak 2017 Çarşamba

Maximilian Ponder'ın Muteber Beyni, J. W. Ironmonger



 Bu kitabı, ilk yayımlandığında okuyup beğenen birçok okurla birlikte hafızama sırf ilginç ismi sayesinde kaydetmiştim ve geçen kütüphane ziyaretimde raflarda kendisini görünce okunma zamanının geldiğini düşünmüştüm. Dün gece bitirdiğimde "Neden daha önce okumamışım?" diye hayıflandım çünkü kelimelerle tam olarak anlatılamayacak kadar enteresan, yaratıcı, dolu dolu bir romandı.

 Maximilian Ponder, ya da tam adıyla Maximilian Zygmer Quentin Kavadis John Cabwhill Ponder, isminde Latin alfabesinin F hariç tüm harfleri bulunan ve henüz isminden bile anlaşılabileceği kadarıyla çok ilginç bir insan. Romanı, biraz Maximilian'ın üzerinde çalıştığı proje sayesinde kendi ağzından fakat daha çok da en yakın dostu Adam Last'ın ağzından okuyoruz. Max ile tanıştığımızda (ki kendisine Adam Last, Max diyor) kendisi evinin yemek masasının üzerinde ölü olarak yatıyor. Adam ise olay yeri inceleme ekibi gelmeden önce bizlere Max'in tüm hikayesini anlatmak ve en yakın dostuna karşı son görevini yerine getirmek üzere aceleci. Ortaya çıkan roman müthiş, çılgın bir şey, çünkü Max'in son otuz yıldır üzerinde çalıştığı proje, beynindeki tüm bilgileri ve anıları ayrıntılı bir şekilde katalog haline getirmek... Felsefe öğrencisi iken, bir arkadaş ortamında yapılan bir sohbette kafasına giren "Hafızamdaki her şeyin katalogunu tutabilir miyim?" sorusu ile bu işe girişen Maximilian Ponder, hafızasının, katalog üzerinde çalışırken yeni bilgi ve anılarla kirlenmemesi için inzivaya çekiliyor ve en yakın dostu Adam Last dışında hemen hemen kimseyle görüşmeyerek yıllarca, ciltler süren bu katalogu hazırlıyor. 

 Roman, Adam ile Max'in karşılaştıkları ilk andan Adam'ın Max'e karşı son görevini yerine getirdiği ana dek tüm hikayelerini içeriyor ve zaman zaman Max'in katalogundan sayfalarla birlikte bir insan beyninde gereksiz depolanan bilgi ve anıların nerelere dek uzanabileceğini de izliyoruz. Maximilian Ponder, ailesinin de inanılmaz ilginç insanlar olması sayesinde (ki oğullarına koydukları isim, bunun en belirgin işareti) çok kendine has bir kişilik geliştirmiş, entelektüel ve espritüel biri, bu sayede katalogu da sıradan bir felsefe projesi olmaktan uzak. İçindeki hastalıklarla, edebiyat ve felsefe dünyasından önemli kişiliklerle ilgili bilgileri sıraladığı bölümler zaman zaman Adam Last tarafından su yüzüne çıkarıldığında, Max'in bu katalogu tutarken nasıl da eğlenceli bir bilinç akışına sahip olduğunu görebiliyoruz. 

 Böyle romanları okuduğumda çok değişik bir şey hissediyorum, çok iyi bir sanat eseri karşısında duyulan ürpermeye benzer bir his bu ama daha çok da "Böyle yaratıcı bir fikri böyle derli toplu, eğlenceli ve güzel bir şekilde romana dönüştürebilmek nasıl da büyük bir başarı!" gibi. 

 Romanın sonunda birtakım notlar var, tarihsel kişiliklerin ve katalogda bulunan, romanda geçen bazı isimlerin gerçek hayattan insanlar olduğuna dair ufak tefek notlar, en son not da "Bir insanın beynindeki tüm bilgileri kataloglaması mümkün değildir, evde denemeyiniz." Eheh, bu roman sayesinde Abelard ile Eloise'den Shakespeare'e, birçok felsefe akımına, hippi dönemine, İngiltere'nin Afrika'daki sömürge dönemine dair birçok sıçramaya şahit olup en çok da sadık bir dostluğun Adam Last'ın omuzlarında gitgide atılamayan bir yüke dönüştüğünün hikayesini okuyorsunuz ve sizi temin ederim ki daha önce okuduğunuz hiçbir şeye benzemeyecek. Şiddetle tavsiye ediyorum.

11 Ocak 2017 Çarşamba

Ne Nedir, Dave Eggers



 Kitabı, hakkında yazarı dışında hiçbir şey bilmediğim halde, ilçe halk kütüphanesinin raflarında görür görmez almıştım ki yazarı hakkında bildiğim şey de zaten eksik ve yanlışmış... 

 Vahşi Şeyler'in de yazarı olan Dave Eggers, ne yazık ki Vahşi Şeyler'in yaratıcısı değilmiş, bu nedenle benim kendisini "Eğlenceli, garip ve çılgın hikayeler üreten biri!" diyerek tanımlamam da oldukça yanlış kaldı. Where The Wild Things Are, filmini de izlemiş olanlar tarafından bilinecektir ki, Maurice Sendak'ın illüstrasyonlarıyla birlikte yazdığı bir çocuk kitabı ve, Dave Eggers, Vahşi Şeyler'i yalnızca romana ve senaryoya uyarlamış. Bu kitapla birlikte edindiğim son fikre göre (umarım bu kez yanlış veya eksik sayılmaz) kendisi iyi bir uyarlayıcı, orası kesin.

 Bu kitabı alırken, kapağında minik bir arslan ve çıplak ayak izi görünce, "Hmm, acaba nasıl da acayip yerlere gideceğiz okurken?" diye düşünüp, hiç beklemediğim bir hikayenin içine düştüm diyebilirim. Yazıya başlarken şu alıntıyı yazmak istiyordum, bir dostum sayesinde bu sözü tam da bu romanı okurken keşfettim ama yazıya Dave Eggers'ı nasıl yanlış tanıdığımla başladığım için alıntı üçüncü paragrafa dek sarktı, üzgünüm:

 Birey, televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır. 

 Jean Baudrillard, bu sözü, simulasyon kavramı üzerine söylemiş,  sözü tam da bu kitabı okurken fark etmem büyük bir tesadüftü. Hakkında hiçbir şey bilmediğim, sadece popüler kültür düzeyinde fikrim olan Etiyopyalı, Sudanlı, Kenyalı aç, siyahi, karnı şişkin çocuklarla ilgili bir kitap okurken ve bu çocukların birçoğunun savaştan evvel ailelerine, okullarına, arkadaşlarına, ilk aşklarına, bisikletlerine, oyuncaklarına sahip olduğundan bile haberim olmadan, benim için yalnızca "Afrikalı çocuklar, savaş çocukları" kelimelerinin karşılığı olduklarının ve haklarında hiçbir şey düşünmediğimi fark ederken kitabın ne kadar iyi olduğunu anladım. Çünkü, bir savaş ortamını anlatmanın en iyi yolu bir çocuğu anlatmaktan geçiyor ve kitabın kahramanı Achak, savaş ortamından sıyrılabilip Amerika'ya üniversite eğitimi için gönderilen şanslı çocuklardan biri olunca hem Amerikan kültürüne, Amerikan rüyasına bir eleştiri, hem Afrika'daki iç savaş ortamına çıplak bir bakış açısı, hem de belki de benim için daha da önemli olan husus, "memleket" kavramına dair yepyeni düşünceler içermesinden dolayı kitabı günler boyunca sindire sindire okudum. Sindire sindire okudum çünkü okuması zor bir kitap. Kitapla ilgili yine bir blogda okuduğum bir yazıda, Achak'ın rüyasına girdiğini anlatan bir blogger olduğunu öğrendim mesela. Ben de bu çocukların savaştan, bir çölü baştan başa yürüyerek kaçtıkları bölümleri okurken kabuslarımda sürekli uykuya yatar gibi ölme kavramının, hayal gücümün değişik sahnelere dönüştürdüğü hallerini gördüm. Açlıktan ve susuzluktan ölmenin nasıl bir şey olduğu üzerine hakikaten hiç düşünmemiştim, benim için savaşta ölen çocuklar genelde üzerine bomba isabet etmesiyle ölüyorlarmış gibi bir ön kabul vardı, bu kitapta bir savaşın, çocukları nasıl öldürebildiğine dair her şeyi, bir çocuğun gözünden tüm çıplaklığıyla okuyoruz ve bu çocuk, Amerika'da eğitim alan ve yarı-zamanlı bir işte çalışan bir çocuk, tüm zamanda geri dönüşlere rağmen, çocuğun hayatta kaldığını adım gibi bilmeme rağmen bu bilgiyi unutup da ana kahramanın bile ölebileceğini düşünebildiğim, kitabın hikayesinden kopup da her bölümde ölümün serin nefesini hissettiğim bir kitaptı. Bu yüzden bir seferde, bir solukta bitirilebilecek bir kitap değil. 

 Üstelik, kitabın daha da çarpıcı hale gelmesini sağlayan bir şey de şu; Achak gerçek bir insan. Hikayesini insanlarla paylaşmanın ne kadar önemli olduğunu bildiği için Dave Eggers ile roman üzerinde uzun süre çalışmışlar ve kitabın sonunda kendisinin de bir sayfalık notu var. Roman Achak Deng'in birebir yaşam öyküsü değil, kurmaca kısımları da var fakat Achak'ın Sudan'da, görece zengin bir ailenin, bir iş adamının oğlu olduğu, Sudan iç savaşı sonrasında köyünün katledilmesiyle birlikte sağ kalan çocuklarla birlikte uzun bir yürüyüş yaparak Kenya'ya kaçtıkları, orada bir mülteci kampında eğitim gördükleri, daha sonra seçilen sayılı siyahi çocuklarla birlikte Amerika'daki bir eğitim programı ile üniversite eğitimi için kabul edildikleri ve çeşitli yarı-zamanlı işlere yerleştirildikleri, hepsi Achak'ın gerçek hikayesiymiş. 

 İnanılmaz bir savaş öyküsü, okuduğum bilgilere göre senaryolaştırılan ve filme de çekilecek olan Ne Nedir'in ismi de kitabın henüz başlarında, Achak'ın iş adamı olan babasının, iş yaptığı Araplara anlattığı, Dinklerin mitolojisindeki yaratılış inancına dair bir hikayeden geliyor. Hikayeye göre, tanrı, ilk insanları yarattığı zaman Dinklere "Sizi bir kadın ve bir erkek olarak yarattım, sizi bereketli topraklara koydum, şimdi eğer isterseniz size bir sığır verebilir, ya da bir ne verebilirim. Sığır, size ihtiyacınız olan her şeyi sağlayacaktır ve eğer sığırı seçerseniz ne'yin ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecek ama sizin için yeterli bir hayata sahip olacaksınız. Eğer ne'yi seçerseniz sığıra sahip olamayacaksınız. Seçim sizin..." der ve ilk insanlar, ne'yi merak etse de kendisine yetecek olanı seçmenin daha mantıklı olduğuna karar verirler ve hayatı boyunca ne üzerine kafa yorarak yaşar. Roman boyunca birçok yerde dönüp dolaşıp, ne'yin ne olduğu üzerine kafa yorulacaktır ve bu da kitaba ismini vermiştir.

 Son olarak, kitabın hikayesiyle çok da alakasız sayılmayan, zaten çok sevdiğim ve benim için oldukça özel bir yere sahip olan bir şarkıya ait şu videoyu da bu kitabı okuduktan sonra bambaşka şeyler düşünerek izlediğimi de eklemem gerek:


 Biz şanslı insanlar, bu çocukların görüntülerine, resimlerine, videolarına, hikayelerine, rahat bir uzaklıkla şahit oluyoruz ve tıpkı akbabalar gibi kendileri üzerinden duyarlı olduğumuzu düşünüp vicdan rahatlatıyoruz, her çocuğun, her insanın hikayesi bambaşka ve bir yerinden bir hikayeye dahil olmak bile beni bu kadar etkiledi, aslında gerçekten şanslıyız. Doğduğu coğrafya gerçekten insanın kaderi ve biz bile gerçekten kıyaslarsak oldukça şanslıyız.

27 Ekim 2016 Perşembe

[Blog Tur] Kazananın Laneti - Marie Rutkoski | Yazar Tanıtımı



Ya aşkı kazanmak onurunu kaybetmek anlamına geliyorsa?



Kitap: Kazananın Laneti
Yazar:Marie Rutkoski
Orijinal Adı: The Winner's Curse
Çeviri: Barış Mol
Yayıncı: Pegasus Yayınları
Basım Yılı:Eylül 2016
Tür: Genç Yetişkin, Romantik
Puanım: 4.5


On yedi yaşındaki Kestrel, bir generalin kızı olarak savurgan ve ayrıcalıklı hayatının tadını çıkarmaktadır. Arin'in ise sırtındaki giysilerinden başka bir şeyi yoktur. 

Kestrel, Arin'i kendisine bağlayan fevri bir karar alır ve bununla savaşmaya çalışsalar da birbirlerine âşık olmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Ancak genç âşıkların dünyasında, isyan, düellolar, ahlaksız söylentiler, kirli sırlar ve her şeyin tehlikede olduğu oyunlar hüküm sürmektedir. Birlikte olabilmek için halklarına; ülkelerine sadık kalmak için ise birbirlerine ihanet etmelidirler.


Merhabalar, uzun bir aradan sonra hem blog turlara hem de bloğa bir dönüş yaptık. Yazılması gereken bir dolu kitap var, ama nedense yazmıyorum ben kendi adıma bu olayı bir kırmak istiyorum artık. Açıkçası odaklanamama sorunu yaşadığım için oluyor bunlar.

Bu tur kitabını çok beğendim. Böyle bu ara ilaç gibi gelen bir kitap oldu. Dün gece bitirdiğimde yazıyı hazırlayayım hemen diye içim içimi yedi.

İki düşman ülke arasında geçen bir aşkı anlatmasına rağmen vıcık vıcık bir aşk değil. O kısmını çok beğendim. Ve ana karakterler zehir gibi akıllı, savaş stratejileri, akrep yılan oyunları, düellolar ile aşkı bir iki kıt geriye çekmiş yazar.

Valorian imparatorluğu Harrani'leri 10 yıl önce ele geçirmiş, Harrani halkını da köle yapmışlar. Aslında eskiden Valorian'lar vahşi, yemekleri bile elle yiyen bir halk iken Harraniler zarif.naif bir halkmış. Köle halleri de öyleydi bence.


Baş karakter Kestrel (yani Valorianca da kerkenez -buna çok güldüm-) Valorian'ları Harranilere karşı zafer kazanmasını sağlayan baş komutanın kızı. Annesi Valorian savaşında ölmüş, babasıyla beraber yaşıyor ve babası onun asker olmasını istiyor. Oysa Kestrel'in müziğe yeteneği var, savaş meydanlarında olmaktan hiç hoşlanmıyor, biraz asi kızımız. Ama zehir gibi işleyen bir zekası var ki bayıldım ona.

Kestrel asi, kafasına estiğini yapan biri olduğu için bir gün yakın arkadaşı Jess ile pazara gider ve köle açık arttırması görür. Birden bire bir köle dikkatini çeker ve onun için açık arttırmaya katılır.
Ve Smith yani Arin ile birlikte eve döner. İşte olaylar böyle başlar.

Arin ve Kestrel arasındaki geçen akrep yılan oyunları, çok hoş bir arkadaşlığın nihayetinde aşka dönüşümünü sevdim.

Kestrel aşırı zeki de. Arin ondan aşağı kalmıyor. Hatta başından beri bu çocuk bir şey peşinde diyordum, o da sonlarında doğru çıktı.
 Akrep yılan oyunu anladığım kadarıyla satranç tarzı bir oyun. İkisinin oyunu oynarken halleri çok hoştu.
Sonra Kestrel'in Arin için Düello'ya girip zekası ile kazanışına hayran kaldım.



Gelelim bu harika serinin yazarına. 

Marie Rutkoski, baya sağlam eğitim almış bir yazar. Bir çok yaratıcı yazarlık eğitimi alıp, Iowa üniversitesinden mezun oldu. Bir dönem Moskova ve Prag'da da yaşamış (ah ah) 

Şimdi Brooklyn kolejinde Rönesans drama ve yaratıcı yazarlık dersleri veriyor, kocası ve kedisiyle New York'ta yaşıyor ve kitaplarını yazıyor. 

Siz de bu harika romanı kazanacak iki kişiden biri olmak istiyorsanız, yapmanız gerekenler;
Kitap Oburları'nın İnstagram adresine gidip çekilişe katılmak. 


İyi Okumalar 
-Sycorox-


29 Mayıs 2016 Pazar

Kafe Puşkin



Merhabalar, bugün sizinle değişik bir Ünlü Raflar bölümü yapacağım çünkü aslında burada olan raflardaki kitaplar sadece bir mekanın dekorasyonu. 

Ama mekan yani cafe ismini ünlü Rus edebiyatçı Aleksandr Sergeyeviç Puşkin'den alıyor.  
Bunun da ayrı bir hikayesi var. 
Şöyle ki; ünlü Fransız şarkıcı Gilbert Bécaud 1964 tarihli Nathalie isimli şarkısında Rusya'ya giden bir adamın rehberi Nathalie'ye duygusal hislerini anlatır. Şarkıda Puşkin kafe'de sıcak çikolata içmeye gitmeyi hayal eder şarkıcı. Birçok kişi bu nedenle Moskova'da böyle bir kafe olduğunu sanır.

Kafe'nin açılış hikayesi esasen böyle. İnsan ismini duyunca çok köklü bir tarihi olduğunu sanıyor. Halbuki 1999 yılında Andrey Dellos tarafından açılmış. 


Kafe Puşkin'i aslında burada da kitabını tanıttığım ödüllü şef Ömür Akkor'un instagram paylaşımı sayesinde keşfetmiştim. 

Mükemmel bir kafe görüntüsünde olduğundan hayran kaldım. Sonra hakkında araştırma yapınca klasik ölmeden önce gidilmesi gereken yerler listeme aldım hemen.


Üç katlı bir bina olan Kafe Puşkin ciddi bir şekilde masalsı bir mekan. Christmas zamanı bu şekilde ışıklandırıyorlarmış, görüntüye hayran olmamak elde değil. 


Eczane salonu yani giriş katındaki barda içkinizi, kahvenizi yudumlayabilirsiniz. 
Burada ikinci dünya savaşından kalma antika eşyalar da var. 

Diderot, Seneca, Voltaire, Molière, Lomonosov, Socrates ve Cicero büstleri de tezgahı süslüyor.

Eczanenin yanında da tarihi Pera Palastaki gibi görülmeye değer bir asansör var. 




Kütüphane konseptinde de kitapların antika eşyaların, kocaman dünya küresi, teleskop eşliğinde Rus tatlarının keyfine varabilirsiniz. 
Açıkçası tam Rafların Arasından bloğuna uygun bir mekan. Ben bu salonda yemek yemek isterdim. 

Bu cafe'de adeta bir Rus klasiğinin içine girmişsin gibi his var. 
En azından fotoğraflara bile bakınca anlaşılıyor. Dediğim gibi zaten Kütüphane salonunun fotoğrafını görünce aşık olmuştum. 
Çalışanlar bile kostüm giyiyorlarmış, o derece bir titizlik var. 



Ortam o kadar görkemli ki, Çarlık Rusya'sında hissetmeniz çok normal.  Hatta bu kısım gerçekten var mı diye baya araştırdım. 

Daha önce bahsini ettiğim Faberge yumurtalarına girmişsiniz de içinde yemek yiyormuş gibi bir hava veriyor. 






Araştırırken mesela aşağıdaki salonda moda gösterileri falan bile düzenleniyormuş. 
Moda gösterisi derken, podyum tarzı düşünmeyin gayet pastalı, yemekli eğlence demek daha doğru olur. 



Ayrıca kafe'nin tuvaletleri bile çok görkemli. 



Yaz aylarında teras katında manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz.

Yemekleri de çok dikkat çekici. Geleneksel Rus mutfağından örnekler olsa da, dünya mutfakları ve pastaları iştah açıcı. Araştırdığım kadarıyla yemeklerden de müşterileri çok memnun. 
Borscht çorbası, Beef Stroganoff, Rus mantısı Pelmeni yiyebilirsiniz. 

Yalnız burası Moskova'nın ve ülkenin en önemli restoranlarından biri olduğunda ötürü baya baya pahalıymış. Ama ben bir kere gideceğim nasılsa diyip gözünüzü karartıyorsanız, ciddi bir miktarı şimdiden ayarlamanızı tavsiye ederim. 
Bir de rezervasyon ile giderseniz ortamın daha çok tadına varabilirsiniz.

Ama sadece bir kahve yanına pasta alıp da ortamın tadını çıkarmanız mümkün. 
Zaten olayın özü ortam. 

Ayrıca bir güzel tarafı da 24 saat açık olması. 



Size cafe/restoran ile ilgili video bırakayım buraya.
 Ve Gilbert Bécaud'un Natalie'yi mutlaka dinleyin. Ben bu yazıyı araştırıp yazarken çok dinledim zira. 



Adres;
Tverskoy Blvd, 26А, Moscow, Rusya, 125009


İyi Okumalar...

-Sycorox-
Related Posts with Thumbnails