Rafların Arasından
En yakın arkadaşları kitap karakterleri olanların yeri...
6 Mart 2012 Salı
Ted Dekker | Kutsal Meclis
Başlıca taşınma işlerimi hallettikten sonra sıra en sevdiğim ana geldi. Kitaplarımı kolilerden çıkartıp birer birer yerlerine yerleştirecektim. Aynı yazarın farklı kitapları yan yana, benzer konulara sahip kitaplar aynı raflarda, gram haz etmediğim ancak elden çıkartmaya da kıyamadığım kitaplar en alt rafa... Kendime bir kadeh şarap koyup kolilerin başına geçtim. Uzun zamandır okuyor olmama rağmen bir türlü hakkında yazı yazamadığım kitaplar geçti elime sonra. Kitapları birer birer yerine yerleştirirken romanı, karakterleri, olay örgüsünü filan hatırlamaya çalışıyordum.. Çalışıyordum ki birden çok etkilenmiş, çok sevmiş, "ne cengaver kitap lan" demiş olmama rağmen hatırlayamadığım bir kitap ile karşılaştım! Ta ta! Kutsal Meclis!
Bu kadar sevdiğim bir kitabı tam olarak hatırlayamamanın verdiği suçluluk duygusu ağır bastı, Rafların Arasından okuyucularına karşı duyduğum sorumluluğun altında ezildim ve kitabı baştan okumaya karar verdim. İyi ki de yeniden okumuşum! Çünkü en az ilk okumamdaki heyecanı duydum! Çünkü bu kitap bir sürpriz yumurta! Okuyucuda hep bir şaşkınlıklar, heyecanlar, sürprizler, yok artık'lar doğuruyor.
Polisiye, cinayet, macera ve biraz da gerilim seviyorsanız, kısa kısa olan bölümlerin son cümlesine gözünüz kaymasın diye kitap ayracı ile satırları kapatıyorsanız, katilin en beklemediğiniz kişi çıkmasını sevmiyorsanız bu kitabı okuyun.
Bu kitap masum bir çocuğun kaçırılışının ardından bir seri katile dönüşümünün hikayesi.
Bu kitap neye inandığınız önemli olmaksızın bir şeye inanıyor olmanın gücünü hatırlatıyor.
Bu kitap paylaşılan kaderlerin farklı insanlar üzerindeki farklı yansımalarını gözünüze sokuyor.
Bu kitap aslında hiç beklediğiniz gibi gitmiyor.
Bu kitabın sondan beşinci sayfası her şeyin anlam kazanmasını sağlıyor.
Benim gibi bir polisiye tutkunuysanız bu kitabı okuyun. Daniel'ı, Lori'yi, Heather'ı, Alex'i ve en önemlisi Havva'yı unutmayın. Çünkü bu kitabın sayfalarına dokunduğunuz süre boyunca siz de Havva'nın Kutsal Meclisi'ndesiniz.
Bir de..
Bir daha unutmamak üzere buraya yazmak istediğim ama o sayfa geldiğinde yaşayacağınız şaşkınlığı katletmek istemediğimden yazamadığım bir paragraf var. Ölüme yakın deneyim yaşayan kör bir kadının hikayesi. Onu hiç unutmayın!
Seri katillerle sadece kitaplarda karşılaşmanızı dileyen,
Amalth.
Etiketler:
Amaltheian,
Kutsal Meclis,
polisiye,
Ted Dekker
10 Şubat 2012 Cuma
Yeşil Süvari (Kristen Britain)
Yeşil süvari serisinin ilk kitabı yine aynı isimle karşımızda. Genç Karigan G'ladheon okulda yaşadığı bir kavga sonucunda uzaklaştırma alır ve kaçar. Yolda sırtından iki okla vurulmuş yeşil bir süvariye rast gelir, istemeden de olsa onun taşıdığı mesajı krala götürmek için uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Yolda karşısına değişik insanlar, canlılar çıkar. En tuhafı da ona mesajı veren süvarinin ruhu tarafından takip ediliyordur. Kitabın ve yolculuğun sonunda çok şey öğrenen kahramanımız, kendini istemese bile Yeşil Süvari olarak bulur.
Baktığımız zaman gayet heyecanlı, temposu düşmeyen bir fantastik romanla karşı karşıyayız. Karigan genç bir kızın zor kat edebileceği bir yolu gidiyor ve sözünü sakınmadan ilk yeşil süvari ruhuna sahipmiş gibi davranıyor. Kitabın en güzel kısmı iki kız kardeşin evine gittiği taraftı. Çok sevdim o kısmını.
Heyecanlı fantastik roman severlerin beğeneceği bir seri, tavsiye ederim. Bizde daha ilk kitap çıkmış olsa da devamı gelecekmiş.
İyi okumalar...
Etiketler:
fantastik,
Kristen Britain,
Sycorox,
Yeşil Süvari
Suçlu Zevkler/Anita Blake (Laurell K. Hamilton)

Okumaya başladığınız ilk andan, sonuna kadar oradan oraya koşturuyor Anita. Heyecanla bir çırpıda okuyorsunuz.
Romandan ziyade önce ben Anita'ya değinmek istiyorum. Çünkü çok baskın, bıçkın ve ilk andan itibaren okuyucuya kendini sevdiren bir karakter. Ufak tefek olmasına rağmen üstünde bir cephanelik taşıması, etine dolgun kadınsı görüntüsüne inat erkeksi tavırları, süper kahramanlar gibi davranmayıp korktuğunda korkusunu yansıtabilmesi, o sert tavrına karşın oyuncak penguenleriyle uyuması, sert acı kahvesi ile enteresan bir karakter gerçekten.
Romana gelirsek Anita Blake esasen vampir avcısı ve ölü dirilticisidir. Şehrin vampirleri esrarengiz şekilde öldürülünce, cinayeti işleyeni bulmak için Anita'yı seçerler, kitaba ismini veren Suçlu Zevkler barında onu korkutarak yardım etmesini sağlarlar.
Anita ne gibi bir işe girdiğini kestiremeden olayların içine dalar.
Okurken Anita'nın sonlarında dediği gibi on üç, on dört yaşlarındaki kız çocuklarını bir süre görmek istemeyebilirsiniz benden size uyarı.
Aynı zamanda kitabın Brett Booth imzalı comic book'u da mevcuttur. Okuduktan sonra ona bir göz atmak güzel oluyor. Ben şahsen karakterleri, çizimleri pek beğendim.
HBO'nun Anita Blake serisini diziye alma projesi ne zaman bir sonuca bağlanacak, diğer okurlar gibi merakla bekliyorum. Özellikle Anita'yı oynayacak kişi için önerilen isimler olmaz çünkü Norah Jones'u düşünemiyorum bile.
Çok uzun bir seri Anita Blake. Güzel, bol maceralı bir vampir romanı okumak istiyorum diyorsanız bu başlangıç kitabı öneririm.
Kendi bloğuma okuduktan sonra etkilenip çizimlerini eklemiştim benim gözümden Anita diyerek ona bakmak için
buraya alalım sizi.
buraya alalım sizi.
Ve post'u Anita'nın bir sözüyle bitireyim;
Etiketler:
Anita Blake,
Laurell K. Hamilton,
Suçlu Zevkler,
Sycorox,
vampir serileri
9 Ocak 2012 Pazartesi
ONLAR BENİM KAHRAMANIM ( DOĞAN CÜCELOĞLU )
Doğan Cüceloğlu'nun Remzi Kitap Evi'nden çıkan bu eseriyle 2009 sonbaharı, sahafları dolaşırken tanıştım. Rafta o kadar sönük duruyordu ki; yazarı TV programlarından tanımasam satın almazdım. Geçen yaz tatilinde okuyabildim ancak. Şimdi ikinci defa okurken bu yazıyı da yazmak şart oldu.Kitap Gültekin Yazgan ile Eşi Tülay Hanım'ın akıllara durgunluk veren gerçek yaşam öyküsünü Doğan Cüceloğlu yorumu ile bizlere anlatıyor. Yalnız uyarayım, bunu sıradan bir yaşam öyküsü sanırsanız hataya düşersiniz. Kitap bir röportaj havasında geçtiği için çok akıcı bir şekilde ilerliyor. Aynı zamanda belirtmeliyim ki, sonunda farkına varacağınız gerçeklere ulaşmak pahasına, her kelimesi büyük bir sabırla okunası bir kitap.
''Bu kadar övünülecek ne olabilir ki? '' '' Altı üstü bir kitap ve gerçek hayatlar.'' Gerçek hayatlarda filmlerdeki gibi olağan üstü şeyler olmaz.'' Diye düşünüyor da olabilirsiniz. Eğer gerçekten böyle düşünüyorsanız bu kitabı okumadığınız içindir. Bu son kurduğum cümle biraz iddialı oldu ama sonuna kadar arkasındayım. =))
Ve kitabı şöyle özetleyeyim; Bir an için gözlerinizi kapatın ve hayatınızda yaşadığınız zorlukları düşünün. Aşılmasını imkansız gördüğünüz kusurlarınızı düşünün. Bunları düşünürken ve aklınızın bir köşesinde tutarken tek bir soruya yanıt verin: 18 yaşında ilk okul mezunu bir insan düşünün ki; bir gün aldığı bir kararla, sırasıyla yarım bıraktığı orta öğretimini ve lise öğretimini tamamlasın. Ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydını yaptırsın ve üstün bir dereceyle mezun olsun. Bunları yaparken bir yandan da Londra Ulusal Kütüphane'sinden, kargo parasını ödeyerek getirttiği Yaşar Kemal kitaplarıyla ( Bizde bile olmayan İnce Mehmed'in ingilizce çevirileri bunlar ) ingilizce öğrensin. Enstürman çalmayı öğrensin.Sürekli olarak kendini eğitmekle kalmayarak bir de kendisi gibi olanları eğiterek, öğretmenlik yapsın. Ve daha neler neler yapsın. Belki beni Gültekin Bey'in yaptıkları fazla etkilemiştir. Belki de size tüm bunlar, yapılması mümkün olan şeylermiş gibi geliyor da olabilir. Eğer bunun yeterince mümkün olduğunu düşünüyorsanız, Lütfen bir de bütün bunları yapan insanın kör olduğunu düşünün.
Gültekin Yazgan ve Eşi Tülay Yazgan
Daha fazlası elbette kitapta yer alıyor.
Tevekkülle karşıladığı bu hayatı bir derviş sabrıyla yaşarken, elinden tuttuğu ve ömür boyu bırakmadığı eşi Tülay Yazgan'ında hatıralarıyla bu yaşam öyküsü, bizim de yaşamlarımıza ışık tutacak kadar berrak.
Tüm bunları yaşarken Gültekin Bey'in karşılaştığı zorluklar karşısında takındığı tavır, kitabı okuken böyle insanların bir yerlerde yaşamış ya da hala yaşıyor olduğu gerçeğini yüzünüze tokat gibi çarparken, bir parça tevekkül derlemenizede yardımcı oluyor.
Eğer hala apartmana girdiğinizde asansörün bozuk olduğundan şikayet ediyorsanız ve o merdivenleri çıkmak zorunda kaldığınız için, hayatın ne kadar zor olduğunu düşünüyorsanız bu kitaba bir göz atın derim.
Hamiş: Gültekin Yazgan'ın kendi kaleminden kendi hayatını anlattığı, Doğan Kitap'tan çıkma Kör Uçuş adlı eseri de mevcut. Onuda kısa zamanda okumayı düşünüyorum. İyi Seyirler.
2 Ocak 2012 Pazartesi
HAYVAN ÇİFTLİĞİ ( GEORGE ORWELL)
Zülfü Livaneli der ki; ''Eğer bir kitap yazmak istiyorsan, karekterlerini kendinden daha iyi tanımalısın.'' Bende buradan yola çıkarak iyi bir eleştiri için, iyi bildiğim bir kitabı yazmalıyım dedim. Gelin görün ki, Rafların Arasından'nın arşivi bu konuda bayağı sağlam çıktı. Açlık Oyunları'ndan, Çavdar Tarlasında Çocuklar'a , Tutunamayanlar'dan, Gazap Üzümleri'ne; klasik, çağdaş ve popüler edebiyatın bir çok eseri hakkında tanıtım yazısına rastlamak mümkün. Okuyucuya böyle bir arşiv sundukları için teşekkür etmek istiyorum.
Kitap hakkında tavsiyede bulunmadan önce, bu kitapla nasıl tanıştığımı anlatmak istiyorum kısaca. Üniversitede iken İktisat hocamızın derste bu kitabı öve öve anlattığını duymuştum. Her nasılsa aklımda yer etmiş o gün. Son sınıfta yaz okulunda onun dersinden kalmıştım ve şansa bir gün semt kütüphanesinde gezerken bu kitabı gördüm.Sonra gün geldi atladım okula gittim. Yolculukta kitabı okudum. Son 7 sayfası eksik olmasaydı iyiydi. Sonra doğru hocanın yanına soru sormaya gittim. Tabi amaç kitabı gözüne sokmak. İşe yaradı da gel dedi seninle bir çay içelim. Başladı kitap hakkında konuşmaya. İşte kitabın Stalin'e karşı olan eleştirisinden, yazarın zekasına o konuştu ben dinledim. Böylece bütün okul hayatım boyunca kuramadığımız o bağ, yarım saat içinde haliçe çekilen zincirler kadar sağlamlaştı. Sonuç olarak ben o kitap sayesinde sınavı verdim. Bu arada gerçekten kitap sayesinde geçtim. Sınavda kulağıma eğilip ''Sıkıntı Yok'' dedi hocam.Kitap mı beni kullandı, ben mi kitabı anlamadım zaten. =))
Gelelim 2012'nin ilk tavsiyesine. Malum her yeni bir yıl geldiğinde, herkes kendi hayatını değiştirmeye çalışır. Kendi dünyasını değiştirmek için çabalar. Herkesin böyle düşündüğü, bu yılın ilk günlerinde, bende dünyayı değiştirmek isteyen bir yazarı tavsiye etmek istedim.
Yazar dünyayı değiştirme hayalini, hayvanların devrimine tanıklık eden bir çiftlikle anlatmaya çalışıyor insanlığa. Fakat bu çiftlik biraz farklı bir çiftlik. Öyle ki, bu çiftlikte koyunların bile hayalleri var. Tabi hayallerin olduğu yerde mutlaka onları yıkacak birileride vardır. Bu rolü de domuzlar üstleniyor.
Hayvan çiftliği'nde domuzlar kurnaz politikacıları, köpekler onlara dalkavukluk eden iş adamlarını temsil eder. İş adamları ve Politikacıların olduğu yerde ne eksik olmaz peki? Kesinlikle doğru tahmin. Halk! İşte halkı da bizim hayalleri olan koyunlar canlandırıyor. Kitabımızda bir de Boksör adında güçlü bir at var. Boksör çok temiz kalpli. Halk'ı uyutmaya çalışmayan, gücünü kötüye kullanmayan tek karakter o zaten kitapta. Ama biraz da safça. Yeşil Yol'daki dev zenciye benzetiyorum ben Boksör'ü.
İşte bütün bu çiftlikteki hayvanların tek derdi: onları sömüren, çiftliğin sahibi olan insanlardan kendilerini kurtarıp, çiftliği ele geçirmek. Böylece herkesin eşit olduğu bir düzen kurup, kendi belirledikleri kurallarına göre huzur içinde yaşayabilecekleri bir dünya yaratmak.
Tabi işler hep, kurulan hayallerin tersine gider ya, sanki evren bunun için özel olarak çalışıyor gibi. İşte kitapta asıl eleştiriyi, devrimden hemen sonra yeni düzen kurulurken işlerin ne hal alabileceğine yapıyor. Yeni düzen kurulurken, domuzların, kendilerini koyunlarla aynı seviyede olabilecekleri fikrine bir türlü alıştıramamaları, koyunlar için cehennemin yeniden başlamasına ve zamanla güçlülerin, güçsüzleri nasıl sindirdiği gerçeğini gözlerimize sokuyor adeta. Ve bunu anlatırken yazar okuyucuyu sıkmadan, o kadar güzel anlatıyor ki; kitap bittiğinde etrafınızda bir koyun görseniz, acır ve evlatlık edinmeye kalkarsınız. O derece yani. =))
Bu arada sosyalizmden falan bahsettik ama sanmayın ki kitap Karl Marx'ın bir Komünist Manifesto'su kadar ağır olsun. Kitap böyle ağır bir konuyu, masal tadında anlattığı için zaten dünya klasikleri arasında üst sıralarda yer alıyor. Bu yüzden de size şahsen, kitabı en fazla 4-5 gün içerisinde bir çırpıda okuyabileceğinizin ve pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim.
150 sayfa civarında olan kitabın elbette bir çok baskısı mevcut. Bu yüzden de özellikle Can Yayınları'ndan çıkan baskıyı tavsiye edeceğim. Çevirisi muazzam.
Sonuç olarak: Herkes yazar olabilir. Fakat, bunlar arasında sadece kaliteli ve kitlelerin beğenisini kazanmış olan yapıtlar, sinemaya aktarılmaya layık görülür. Sanırım böylece sinemaya da aktarıldığını ağzımdan kaçırmış bulunmaktayım. =))
Not: Bu bir peri masalıdır.
Mutlu Yıllar.
Etiketler:
George Orwell,
Haftanın Konuk Yazarı,
Hayvan Çiftliği
Haftanın Konuk Yazarı
Merhabalar!
Sonunda Haftanın Konuk Yazarı geleneğimize geri dönüyoruz. Bu haftanın konuk yazarı ise Kaan Özkaymak! Kendisinin şahsi bloguna http://kaanozk.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz!
Kaan, Nietzsche ağladıkça gülüyormuş! Umarım yeni yılda hep beraber, binlerce kitap arasına gömülmüş bir şekilde güleriz!
İyi Okumalar!
Sonunda Haftanın Konuk Yazarı geleneğimize geri dönüyoruz. Bu haftanın konuk yazarı ise Kaan Özkaymak! Kendisinin şahsi bloguna http://kaanozk.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz!
Kaan, Nietzsche ağladıkça gülüyormuş! Umarım yeni yılda hep beraber, binlerce kitap arasına gömülmüş bir şekilde güleriz!
İyi Okumalar!
Etiketler:
Haftanın Konuk Yazarı Tanıtımı
2 Aralık 2011 Cuma
Şarkını Söylediğin Zaman (İnci Aral)

Hüzünlü bir roman "Şarkını Söylediğin Zaman"
Tıpkı kitaba ismini veren Münir Nurettin şarkısında olduğu gibi.
Bir Ankara romanı, 12 Eylül darbesiyle yok olan gençliğin, aynı zamanda kavuşulamayan sevda'nın yıkıntılarından doğan aşkın romanı.
Karakterlere gelirsek şayet;
Deniz, müzik bölümünde okuyan, bağımsız, devrimci bir kadın. Hayatında hiçbir adama bağımlı olmak istemiyor, lakin olaylar öyle bir gelişiyor ki, birden kendini evlenmiş, çocuk sahibi olmuş buluyor. Kendi çocukken, yolunu bulamamışken bir anda bir bebeği oluyor ve onu hiç sahiplenemiyor. Yaşadıkları, hayal kırıklılığı ve aslında her ne kadar bağımsız görünmek istese bile birine sığınma isteği onun yolunu bulamayışını gösteriyor.
Cihan ise Denizden farklı. Temiz, toy, kendi halinde sakin biri. İki Cihan var kitapta. Biri çok genç ve masum. Diğeri ise yaşını başını almış, artık hayattan ne istediğini bilen ama aitlik hissini yitirmiş orta yaşlı adam.
Denize büyük bir aşkla, dostlukla, sadakat ile bağlı o adam.
Bazı aşklar yaşanmak istese bile kendiliğinden hep engel çıkıyor. Hiçbir engel olmasa dahi. Deniz ve Cihan'ın aşkı böyle işte.
Ayşe Devrim ise kendi ayakları üstünde duran, geçmişinin acılarını örtmeye çalışan güzel kadın. Aşık olduğunu fark edince bunu söylemekten çekinmeyen, duygularını dolu dizgin yaşayan biri.
Kitaptaki siyah defter ve kırmızı defter bölümlerini sevdim. O dönemlerin Ankara'sı, Bahçelievler'i, darbenin bir gençliği nasıl bu denli etkilediği, hezeyanları, hüzünleriyle okuyucuyu kitabın sonunda hem üzüyor, hem mutlu ediyor.
Ben hem sevdim hızlıca okudum, hem de elimden bıraktığım zaman tekrar başlamak istemedim. Bu nedenle çok uzun sürede okudum. Kitaba isim veren şarkıyı da eklemek istiyorum.
İyi Okumalar...
Etiketler:
İnci Aral,
Sycorox,
Şarkını Söylediğin Zaman
28 Kasım 2011 Pazartesi
Vampir Akademisi Serisi (Richelle Mead)
Uzun bir aradan sonra (benim için Vampir Akademisini bitirdikten sonra) Rafların Arasından güncelleniyor. Bu seriyi hep görüp, aman ya birde akademi çıkarmışlar başımıza diye burun kıvırmıştım. Sonra bir gün nette dolaşırken hakkında güzel yorumlarla karşılaşıp e-book'tan okumaya başladım. Ve acayip sardı beni. Lakin e-book okumayı sevemediğim için gidip hemen edindim seriyi. Ardı ardına romanları çılgınca okudum resmen.


Richelle Mead'ın kalemini, tarzını çok sevdim. Gençlik ve okulda geçen seriyi, geyik konuşan tiplerle bezememiş. Her şey gayet tadında ve dozunda bırakılmış. Sadece garip gelen, kahramanlarımızın bunca olayı bir yıl içinde yaşamış olmaları.
Vampir Akademisi dünyasında iki tür vampir var; birincisi Moroiler yani kendi halinde yaşayıp, insanlar veya dampirlerden beslenip öldürmeyen iyi huylu vampirlere deniyor.
İkinci tür yani Strigoi'ler ise kötü huylu acımasız ve güçlü vampirler. Bunlar önlerine çıkan her kişiyi öldürme potansiyelindeler.
Moroiler eğer birini öldürürlerse Strigoi'ye dönüşüyorlar, yada kendi istekleriyle de olabiliyorlar.
Üçüncü tür ise Moroi'lerin koruyucuları (gardiyanlar) Dampirler. Onlar çok uzun yıllar önce Moroiler ve insanlardan olan melez bir ırk. Moroiler gibi vampir değiller. Sadece onları koruyorlar. Moroiler ise Strigoi'lerden korunuyor.
Dampirler ya gardiyan olup hayatlarını koruyuculuğa adıyorlar yada köylerde kalıp kan fahişesi oluyorlar. Bu terim ise çok küçük düşürücü görülüyor kitapta.
Kitap akademiden kaçan Rose Hathaway ve Lissa Dragomir'in bulunup tekrar akademiye dönmeleri ile başlıyor. Rose ve Lissa çocukluklarından beri çok sıkı dostlar, birbirleriyle ruh bağı ile bağlılar. Bu kadar anlatayım. Gerisini okuyun derim.
Okurken yazar One Tree Hill hayranı olmalı diye çok geçirdim içimden. Çünkü Rose Hathaway aynı Brooke Davis. Tree Hill sever biri olarak çok hoşuma gitti bu durum. Birde yarı türk olması tabii gülümsetti. Karakterlerin yanlışları, bocalamaları, hatalarını iyi göstermiş yazar. Yani ben mükemmelim tavırlarında gezmiyorlar. Hepsinin ayrı sorunları, zayıf tarafları var. Mesela Dimitri.
Diğer gençlik serilerinde olduğu gibi sigara kötüdür, alkol içmek hoş değildir gibisinden mesajlar bu seride de mevcut.
Ben seri'nin son kitabını pek hızlı ve üstün körü geçilmiş buldum. Sanki şöyle bir yüz sayfa yazılsa çok daha güzel olacaktı. Ve Adrian için üzüldüm açıkçası. Rose ve Dimitri mutlu sonla bitmesini bende istedim ama Adrian'a yazık oldu. Yazar bunu görmüş olacak ki, yeni serisi'nin esas oğlanını Adrian yapmış.
VA 2013'de sinemaya uyarlanacak lakin cast daha belli değil. Gönül Sophia Bush ve Ben Barnes oynasın istiyor ama maalesef Sophia tekrar bir liseliyi canlandıracak kadar genç değil. Umarım onun kadar başarılı birini bulurlar da hayal kırıklılığına uğramayız.
Yani demem odur ki, isminden dolayı burun kıvırmayın güzel bir vampir serisi. Anita Blake'den sonra en beğendiğim oldu. Tavsiye ederim.
Etiketler:
Richelle Mead,
Sycorox,
vampir akademisi,
vampir serileri
1 Ekim 2011 Cumartesi
Gece Evi Serisi (P.C. Cast&Kristin Cast )
Gece evi serisi vampir serilerinin en ilgi çekenleri arasında yer alıyor. Gençleri hedef alan konusu ile çok satması muhtemel bir seri, ki zaten öyle olmuş. P.C Cast ve kızı Kristen Cast tarafından ortaklaşa bir çalışma ile yazılmış.
Konusuna gelirsek dertleri ve sıkıntıları ile Tulsa/Oklahama da normal bir lise öğrencisi olan Zoey'in hayatı bir gün işaretlenmesiyle tamamen değişir. İşaretlenme ile vampirlik olayına adım atıyor ve ya ölecek, yada işaretlenen gençlerin gittiği Gece Evi okuluna gidecektir. Zoey ikincisini seçer normal olarak ve Zoey Kızılkuş olarak çaylak hayatına başlar. Çaylaklar vampir olmuyorlardır, alınlarında içi boş hilalleriyle eğitimden geçiyorlar olmasına rağmen Zoey'in okula gelişi de olaylı olur. Çaylak hilali dolu ve dövmelidir. Bunun için yeni başladığı okulda da çok dikkat çeker. Onun en son istediği şey ise çok fazla dikkat çekmektir.
Klasik olarak ilk geldiği anda okulun en popüler çocuğunun dikkatini çeker ve en popüler kızlarının düşmanlığını kazanır.
Gece evi'nin ilk kitapları okul karmaşaları, çekişmelerle geçer. Zoey en çok danışmanı ve yüksek rahibesi Neferet'e güvenir. Ama zamanla bu güvenin yerini düşmanlık alacaktır.
Kendine bir grup bulur, kısa sürede çok derin arkadaşlıklar kurar. Ve kendi grubu ile elementleri (rüzgar, hava, su, ateş, toprak, ruh) kullanmaya başlarlar. Zamanla çaylakların ölümleri ve en yakın dostu toprak elementini taşıyan Steve Rae'nin ölmesi Zoey'i çok yaralar.
Bu kadar anlatayım.
Kitaplar çok hızlı okunuyor, hatta ne zaman yarıladığınızı bilemiyorsunuz. Lakin bazı yerlerinde karakterler birbiri arasında öyle geyikler yapmaya başlıyorlar ki, kitabı bırakma ve gıcık olma evresine geçiyorsunuz. Tam o durumdayken öyle bir aksiyonla hızlanıyor ki, sonunda mutlaka diğer kitabı merak ettiriyor. İyi ve kötünün mücadelesini, bunları temsil eden boğalarla, bir anlamda sembolizme de giriyorlar. Dinlerini yazar "kızılderili efsaneleriyle birlikte viccan merkezli" diye tanımlıyor, tanrıça Nyx'a bağlı karakterlerimizi sık sık "Aman Tanrıçam!" derken okuyabilirsiniz.
Ayriyeten her kitap başlangıcında bir öncekini özet geçmesi ve karakterleri yeniden anlatması gına getiriyor. Tamam seri kitapların çoğunda bu var ama tekrar tekrar aynı şeyleri okuma okuyucu ciddi sıkıyor.
Ve kitabın ana karakteri Zoey Kızılkuş bana göre İpek Ongun'un "Bir genç Kızın Gizli Defteri" serisindeki Serra karakteri kadar itici ve gıcık. Maalesef çok başarısız ve gereksiz bir karaktere süper güçler yüklemek gibi bir hata yapmışlar. Sonucunda sinir bozucu bir karakter çıkmış. Bu seriyi bir çoklarının sevmeme nedeni o bence.
Oysa diğer karakterler Steve Rae, sürekli -kaltak- diye ezikledikleri Afrodit son derece başarılılar karakter olarak.
Seride en itici ve gözüme batan bir diğer konu gay karakterlerin sürekli olarak -onlar gay- modunda tekrarlanması. Kötü bağlamda ifade edilmese de, sanki bambaşka türlermiş gibi gösterilmesi bir yerden sonra homofobik bir hal alıyor.
Ve aynı şekilde seks konusuna da yazarlar aynı tavır takınmışlar -ıyyyyk- diyerek seks yapmanın kötü ve sadece kaltaklara özgü bir şey olduğunu göze sokuyorlar sürekli. Anlıyoruz tamam bu serinin hitap ettiği kitleye mesaj verme derdini ama bunları söylerken karakterlerin iki üç çocuğu aynı anda idare edip işi pişiriyor olmaları bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu dedirtiyor.
Son kitaplarda diğer vampir serilerine de göndermeler yapıyorlar. True Blood izliyorlar, Anita Blake'in kılığını kıyafetlerini beğenmiyorlar (ben burada kocaman bir kurban olun ona demiştim)
Serideki en sevdiğim şeyler; ritüeller, sonlarına doğru gelen heyecan, okulun o puslu havası ve Zoey'in kızılderili kanı taşıyan anneannesi. Çok harika bir karakterdi, mutlak sevdiriyor kendini. Ve Erebus oğullarında savaşçı Darius favorimdi.
Yukarıda okulu görüyoruz, yazar bu okuldan ilham almış, normalde Tulsa Cascia Hall kampüsüymiş.
Yani merak edilen bir seri lakin çok çok başarılı diyemeyiz. Ama çok da okunmayacak kadar kötüde demem ben. Çünkü son kitaplarda geyik kısımlarını bir kenara atarsak gayet sürükleyici ve merak ettirici.
Yakında serinin 9. kitabı yakında raflarda yerini alacak bakalım neler bekliyor kitapta Gece Evi severleri. Filme alınacak olan serilerden ayrıca, ilerleyen zamanlarda daha çok netleşecek o haberlerde.
Etiketler:
(P.C. Cast,
Gece Evi Serisi,
Kristin Cast,
Sycorox,
vampir serileri
27 Eylül 2011 Salı
Millenium Serisi (Stieg Larsson)

Millenium üçlemesininin ilk kitabını daha önce Merope şu linkte yazmıştı. Aslında ben bugün tüm seriyi ele almak istiyorum. Uzun bir seri olarak planlanmış, lakin yazar hayatını kaybedince üç kitap ve bir yarım kitabı ardında bırakmış. İlk kitap Kadınlardan Nefret Eden Adam yani bizde Ejderha Dövmeli Kız, büyük yankı uyandırdı. Bir kayıp kız üstüne kurulu arka planda ise karakterlerin kendine özgü hayatlarından kesitler sunan kitap, sonrasında öyle hızlanıyor ki, bırakamıyorsunuz.
Mikael Blomkvist başarılı ve güvenilir bir gazeteci iken, kanıtlayamadığı bir haber yüzünden mahkum olur, insanların güvenini sarsar. Bir anda beklemediği birinden araştırma görevi alır, Harriet Vanger'ın kaybolmasını araştırmaya başlar.
Sonrasında kitabın kilit ismi Lisbeth Salander'ın onu araştırdığını öğrenir ve yardım ister.
Lisbeth Salander ise vasisi olan sorunlu görünen bir genç kızdır. Görünmeyen yanı ise inanılmaz yetenekli bir hacker ve araştırmacı olmasıdır.
Lisbeth ve Mikael yıllardır çözülemeyen cinayetin yada kayıp vakasının peşinde hiç beklemedikleri bir sonuçla karşılaşırlar. Ve Mikael'in yeniden itibarını kazanmasına yardımcı olur Salander.
İkinci kitap Sally'nin (Salander) yolculuklarıyla başlıyor. Stockholm'e dönünce ilgisini eskilerden bir isim çekiyor.
Zala.
Aynı zamanda Dag isimli Millenium'daki bir gazeteci'nin araştırmasında da yer alan kilit isim Zala.
Ve 3 cinayet olayı ve oklar Lisbeth Salander'ı gösteriyor. Bir anda İsveç'in en tanınmış ismi haline geliyor.
Mikael Blomkvist ise bu olayı araştırırken, Lisbeth'e yardım etmeye çalışıyor. Geçmişindeki esrar perdesini çözmek için uğraşıyor.
Ve son kitapta taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor. Lisbeth'in 12 yaşından beri üstüne oynanan oyunlar bir bir ortaya çıkıyor.
Kitaplar çok aşırı sürükleyici, nasıl okuduğunuzu bilmiyorsunuz. En çok güldüğüm şey ise medyanın her yerde aynı olduğu. Bizim medyamızda da birinin adı bir cinayete karıştıysa, siyah giyiyorsa, dövmeli, piercingliyse hemen "satanist tarikata mensup" yaftası yapıştırıp, ardında satanistler var derler. Aynı şey Lisbeth Salander'ın da başına geliyor. Medya günlerde ıncık cıncık hayatını didikliyor. Lakin en önemli konulara değinmeden!
Okurken fark etmeden kendinizi bir kahve suyu koyarken yada pizza ve sandviç canınız isterken bulabilirsiniz. Karakterler başka bir gıda ile beslenmiyorlar çünkü.
Lisbeth Salander.
Üstüne söylenecek çok söz var. Benim şahsen en favori kitap karakterim oldu.
Asperger Sendromlu, fotografik hafızalı, çocukluğunda şiddeti yaşamış, süper zeki, içine kapanık, çok etkileyici ve baskın bir karakter. Çok ağır bilim ve matematik kitaplarını okuyup, denklemler üstüne kafa yoran bir nevi dahi.
Aynı zamanda nam-ı diğer "kadınlardan nefret eden adamlardan nefret eden kadın"
Salander'ın felsefesi "eğer biri sana silah çekerse, sen daha büyük bir silah bul."
Çünkü yıllarca kendini böyle savunmuş, böyle korumuş. Nils Bjurman'ın tecavüzünden sonra ona yaptıkları ve üstüne yazdığı "Ben sadist bir domuz ve tecavüzcüyüm" dövmesi ile bunu iyice gözler önüne seriyor.
Ve İsveç'in bir numaralı, dünyanın ise sayılı hackerlarından. Özellikle WASP nickname'i ile beni benden aldı.
Yazar öldüğü için sanırım Lisbeth'i çok özleyeceğiz. Daha aydınlanmamış konular vardı, mesela ikizi Camilla'ya ne olduğu ve tüm sırtını kaplayan ejderha dövmesinin anlamını.
Kitaplardan sonra sıra tabi filmlere geliyor. 2009 İsveç yapımı filmleri mutlaka kitaplardan sonra izleyin. Filmlerde çoğu olayı anlatsalar da detaylara takılan ben, burası böyle değildi'lerle izledim. Özellikle Lisbeth'in hastane odasında hackerlık marifetlerini konuşturduğu o sahnelerde, Erika Berger'in sapığını bulma çabasını filmde göremedik. Mesela bence o hikayede Lisbeth'in sevmediği Erika'ya yardım edişi yine bir "kadınlardan nefret eden adamlardan nefret eden kadın" olduğu gerçeğiydi. Yine Erika yüzünden Kalle Blomkvist'e kızgın olduğu olayını hiç göremedik. Küçük ayrıntılar dışında filmler gayet izlenilir tabii.
Ve Amerikalılar da eksik kalırlar mı? Kalmazlar. David Fincher da el atmış. Şimdiye kadar gördüğüm trailer'larından edindiğim bilgiyle hiç fena görünmüyor. Soundtrack'ta Trent Reznor&Karen O etkisi ile kalbimizi çaldı zaten. Baş rollerde Bond Daniel Craig, Rooney Mara ve Stellan Skarsgård var.
Hemen aklımızda Naomi Rapace mi? Rooney Mara mı? geçiriyoruz tabi.
İsveç yapımızdaki Naomi Rapace çok iyi oyunculuk sergilemesine rağmen, Lisbeth için fazla iddialıydı. Lisbeth kimi yerde insanların "hayalet" gibi tabir ettikleri biri, bu anlamda Rooney Mara çok gitmiş role. Ama izlemeden karar vermemek lazım.
Peki sizce hangisi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





