31 Mart 2011 Perşembe
Pierre ve Jean | Guy de Maupassant
Maupassant'ın bu romanında bir ailenin içine girdiği çıkmazı okuyacaksınız. Pierre ile Jean, Roland ailesinin saygın iki oğullarıdır. Dönemin Fransa'sında oldukça saygın bir çekirdek ailenin büyük oğlu Pierre yeni doktorluğa başlamış, küçük oğlu Jean da hukuk öğrenimini yeni bitirmiştir. Bay Roland, hobisi olan denizciliğe, balıkçılığa daha fazla zaman ayırmak için kuyumculuğu bırakmış ve Madam Roland'la mutlu bir şekilde yaşıyorlardır. Olaylar, Pierre ve Jean'ın bir aile ziyaretinde biraraya gelmeleri ve dul bir bayan için, aralarında çocukluktan beri süregelmiş olan rekabetin şahlanmasıyla başlar. Birbirlerinde, kendilerinde olmayan özellikleri kıskandıkları yetmezmiş gibi, Madam Rosemilly'nin aşkı için rekabet etmeye başladıkları ve ailenin yumuşak ilişkilerinin çatırdamasına neden oldukları sırada aldıkları bir haber, ilişkilerini hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak şekilde değiştirecektir.
Güzel bir Maupassant romanı olan Pierre ve Jean'da çekirdek bir ailenin, önemli bir değişime nasıl girdiklerini an be an izleyecek, heyecanla, neler olacağını merak ederek okuyacaksınız. Hatta belki de kendinizi, sizin başınıza böyle bir durum gelse nasıl tepki vereceğinizi sorgularken bulacaksınız ki bu, herhangi bir Maupassant yapıtında başınıza gelebilir.
İyi okumalar...
Etiketler:
Guy De Maupassant,
sweet leaf
24 Mart 2011 Perşembe
Fısıltı

Kovulmuş bir meleğe aşık olmak.
Nora sınıfta arka sırada oturan Patch isimli çocuktan hem uzak duruyor, hemde çekim hissediyordu.
Çok klasik bir konu, eskiden olaylarda vampirler varken şimdi Nefilleri kattılar işin içine. Ama olayların örgüsü lisede geçer, aklı başında nitelendirilen, notları iyi ve güzelce bir kızcağız, onun aklı beş karış havada arkadaşı ve ne olduğunu pek kestiremediği yakışıklı ve asi bir çocuk.
Ve olaylar cereyan eder, o kızla oğlan birbirlerine aşık olur, araya başka varlıklar girer aksiyon katarlar birazcık alın size fantastik bir seri.
Bu serinin ilk kitabı Fısıltı, devamı yakında çıkacakmış.
Meraklıları için bulunmaz nimet Fısıltı serisi. Ama ben şahsen çok sıkıldım okurken.
Etiketler:
Becca Fitzpatrick,
Sycorox
20 Mart 2011 Pazar
Tılsım-ı Kudret - Göktuğ Canbaba
Okumaya başladığım anda büyüsüne ve sürükleyiciliğine kapıldığım bu kitap, bugün ve çok eski zamanlara dair hikayelerle, sürükleyici bir şekilde bağlantılanmış.
Hazine avcılığı konusunda isimleri efsaneleşmiş ailesinden gelen ünle, son yıllarda karşılaştığı şanssızlıklarla işinde itibar kaybeden adam, hayattan vazgeçmiş bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Onun bu haline gönlü razı olmayan eski bir dostu, onu heyecanlandıracak ve kaybettiği ünü kazanmasını sağlayacak bir işin içine sokuyor. O andan itibaren, tarihin gizemli kapıları aralanmaya başlayıp, gıcırdarken; tılsımlı bir muskanın gizemini çözmek üzere; farklı ama birbiriyle ilişkili hikayeler art arda geliyor.
Kahramanımız, uzun bir zaman sonra hayata bağlanıp, hazine avcısı ruhunu yeniden hissetmeye başlayınca; hem çok tehlikeli hem de her bir hikayenin başka birine kapı açtığı bu maceraya onunla birlikte ben de kapıldım. Okuduğum sürece, mecburi ayrılmalar yaşarken; kitabı elimden bırakmak istemedim.
Romanda, fantastik ve tarihsel hikayelerle bir yandan insanın özüne yaklaşıyor, gizemli olana karşı merakı, güç ve sonsuzluk özlemini görüyor bir yandan da doğaüstü güçlerin kendi aralarındaki mücadelelerini ve insandan farksız yönlerini tanıyorsunuz. Doymak bilmeyen açlığın, sadece insanları değil iblisleri, ifritleri, tanrıları ve insana benzer ama farklı yaratıkları nasıl tuzağa düşürdüğünü görüyor, her yapılan kötülüğün cezasının acı bir şekilde ödendiğine tanık oluyorsunuz.
Romanın sonunda, gerçekleşenlerde herkesin bir payı oluyor ama bence sonuç, bu konuda hiçbir çıkarı olmayan, gerçek inanç ve sevgiyle yaşamayı kendine ilke edinmiş iki adamın sayesinde değişebiliyor.
Yıllar önce dürüstlüğünden asla şüphe edilmeyecek, tılsımlı muskalar yazan özel bir adamın, sırf insanlığın iyiliği için iyi niyetle söylediği bir yalan ve yaptığı ölüm getiren tılsımlı muska, o dönemden başlayarak, günümüze kadar insanları korkunç felaketlere sürüklüyor. Bu tılsımlı muska, olayın sadece bir parçası, daha fazla detay vermeyeceğim okuma keyfinizi bozmamak için.
Not: Yazarın farklı hikayelerini bulabileceğiniz blogu için tık!
Etiketler:
Göktuğ Canbaba
13 Mart 2011 Pazar
Sunset Park - Paul Auster
Paul Auster'ın son kitabını, .ıkmış olduğunu duymadığım için sürpriz bir şekilde bulduğumda büyük bir sevinç yaşadım. Başladım ve hevesle okumaya devam ederken ne olduysa; kitap okuyamaz oldum üç hafta boyunca. Kitabı mı sevmedim diye sordum kendime ama konu kitapla değil benimle ilgiliydi, sizi temin ederim.
Kitap, genç bir adamın çocukluktan olgunluk çağına geçişi sırasında, ailesiyle, ölen üvey kardeşiyle yaşadıklarını anlatıyor. Bu geçiş döneminde, bir arkadaşı hariç, kimseye haber vermeden farklı şehirlerde hayat kurup, yaşantısını ve geçmişini sık sık sorgulayarak, kaçışıyla devam ediyor.
Bölümler halinde, hayatına giren kişilere ayrılan ve onların kendi taraflarında yaşadıklarıyla ve düşünceleriyle, kitap size bir bütünlük ve onların bakış açılarını sunuyor. Genç adamın ruhunu, hayata bakışını, sorgusuz sualsiz benimsedim ve iplerinden kurtulup, kendini bulmasını ve yeniden hayatı yaşamaya başlamasını da cesaretiyle bağdaştırdım.
Konforu seçmeyip, kendisini sorgulayıp hatta aslında kendisini cezalandırıp sonunda vardığı noktada, bütün bunları yaşaması gerekiyormuş yoksa asla büyüyemez, olgunlaşamazmış, diye tüm yaptıklarına bir açıklama buldum.
Farklı karakterler, her karakterin kendi içinde iyileştirmeye çalıştığı yarası, bu insanları, Sunset Park'ta terk edilmiş bir eve yasadışı şekilde yerleşmeleriyle bir araya getiriyor ve yaralarını sarıp, iyileştirirken; birbirlerine destek olmalarını sağlıyor. Karakterlerin cesareti, hayatı kendi doğrularına göre yaşama tutkuları da sıradan ve konformist yaşamlarımızı sorgulamamıza neden oluyor, diyebilirim. En azından benim için öyle oldu.
Sözün özü, farklı bir hayat yaşamaya cesaret edemeyenler için; bunu yapacak cesareti kendine bulanları izlemek ve onlarla beraber yaşamak için iyi bir fırsat. Tavsiye ederim.
Görsel: kitaplık.com
Etiketler:
Paul Auster
21 Şubat 2011 Pazartesi
Avalon Edebiyat; Bir Edebiyat Platformu
Sosyal ağın, internet kullanımının çok kötü şekillerde gerçekleştiği ülkemde heyecan uyandıran platformlar gözüme çarpınca mutlu oluyorum. Bir arkadaşımın da ekibine dahil olduğu Avalon Edebiyat adlı edebiyat hakkında tartışabileceğiniz; kitap özetleri, yazarlarla yapılan röportajlar, alıntılar ve serbest kürsü köşesinde üyelerin yazdığı yazılara ulaşabileceğiniz bir siteyi tanıtacağım izninizle: http://avalonedebiyat.com/
Şubat ayı içinde bir hediye kitap kampanyaları vardı, keşke daha erken tanıtsaydım bu siteyi ama kampanyalarına belki devam ederler önümüzdeki aylarda da. Site Wordpress temalı, sizin de yazılarınızı bırakabileceğiniz, üye olup yazılara yorum yapabileceğiniz ya da sadece yazılan yazılardan e-posta aboneliğiyle haberdar olabileceğiniz bir sistemde kurulmuş. Herhangi bir edebiyat forumundan tasarım ve içerik olarak daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Ekip, siteyi şöyle bir alıntıyla tanımlamış:
Zamanda ve mekanda; biri Mağrip'te biri Maşrık'ta iki alem vardı: Evelemirde ve Maşrık'ta Gnosticler; bilahare ve Medieval'de Gothicler... İkisinin ortasında, Avalonya adında bir alem kuruldu. Orada biz vardık... Geldik ve yazdık..
Facebook üzerinden Avalon Edebiyat'ı takip etmek için: http://www.facebook.com/avalonedebiyat
Şubat ayı içinde bir hediye kitap kampanyaları vardı, keşke daha erken tanıtsaydım bu siteyi ama kampanyalarına belki devam ederler önümüzdeki aylarda da. Site Wordpress temalı, sizin de yazılarınızı bırakabileceğiniz, üye olup yazılara yorum yapabileceğiniz ya da sadece yazılan yazılardan e-posta aboneliğiyle haberdar olabileceğiniz bir sistemde kurulmuş. Herhangi bir edebiyat forumundan tasarım ve içerik olarak daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Ekip, siteyi şöyle bir alıntıyla tanımlamış:
Zamanda ve mekanda; biri Mağrip'te biri Maşrık'ta iki alem vardı: Evelemirde ve Maşrık'ta Gnosticler; bilahare ve Medieval'de Gothicler... İkisinin ortasında, Avalonya adında bir alem kuruldu. Orada biz vardık... Geldik ve yazdık..
Facebook üzerinden Avalon Edebiyat'ı takip etmek için: http://www.facebook.com/avalonedebiyat
Etiketler:
Haberler,
sweet leaf
Asi Melekler/ Danielle Trussoni

"İstiridye kabuğunun için gibi sedefli tırnaklar, geniş, düz ve deliksiz göbek, cildin ürkütücü saydamlığı ve diğer her şey tamda bekledikleri gibiydi; kanatların yeri bile doğruydu. Ama önlerinde uzanıp yatan şey, o zamana kadar ancak havasız kütüphanelerde, önlerine harita gibi açılmış XV. yüzyıl resimleri üzerinde çalıştıkları konu için beklenmedik derecede güzel ve canlı gibiydi. Meslek hayatları boyunca bunu görmeyi beklemişlerdi. Hiçbiri kabul etmezdi belki ama, gizliden gizliye görmeyi bekledikleri şey bir canavar cesediydi; bir arkeoloji kazısında gün ışığına çıkarılmış bir kemik ve lif yığınıydı. Karşılarına çıkansa bambaşka olmuştu. Narin ve uzun bir el, kemerli burun, öpücük verir gibi donakalmış pembe dudaklar. Melekbilimciler vücudun çevresinde dolanıyor, beklenti içinde bakışıyorlardı. Sanki her an gözlerini kırpıştırarak uyanabilirdi."
Kitabımız Rodop dağlarında işte bu satırlarla başlıyor ve oradan Milton'a Azize Rose Manastırına gidiyor. Kahramanımız genç rahibe Evangeline 9 yaşındayken melekbilimci olan annesi öldürülür ve 12 yaşındayken babası tarafından manastıra verilir. Orada neredeyse tüm ömrünü geçireceğini düşünen Evangeline bir gün bir mektup bulur ve oraya gelen bir yabancı tarafından hayatı, tüm bildikleri değişir.
Angelology çok çarpıcı bir roman yazar büyük bir araştırma sonucunda ortaya çıkarmış. Ben kitapta Dan Brown'ın Angels&Demons izleri buldum. Onun kadar sürükleyici ve elden düşmeyen bir kitap.
Özellikle düşmüş meleklerin hikayesini bu derece çarpıcı bir şekilde sunması, olay örgüsü, karakterlerin baskınlığı, aksiyonu bol olması beni kendine bağladı.
Son zamanlarda vampirler'den sonra en ilgi çeken tarz bu düşmüş meleklerin hikayesi olsa gerek. Kimi yazarlar bunu Alacakaranlık serisi gibi yapıp (Hush Hush serisi) açıkçası iç bayıyorlar ama Asi Meleklerde işin aşk tarafını çok arka planda kullanıp, bol araştırma ve heyecan dahil etmiş işin içine. Okuduktan sonra aslında gerçekten nefiller var mı, aramızda yaşıyorlar mı yoksa diye düşündürtüyor. Rodop dağları ve şeytan ağzı mağarası ülkemize yakın olunca tabi bir daha merak ediyorsunuz.
Nefillerin hikayesine gelirsek kısa bir şekilde onu da anlatayım, ilk insanlar dünyada yaşamaya başlamışlar ve insanlık çoğalmış, nesiller oluşmaya başlamış.
Tanrı bir kısım meleği onlara gözcülük yapsınlar diye dünyaya yollamış.
Bir gün, bir grup insan kızı nehirde yüzerken bu gözcü melek adamlar onlara hayranlık duymuş ve birlikte olmuşlar. Böylelikle insan kızları ve gözcü meleklerden melez çocuklar doğmuş ve bunlara Nefil demişler.
Tabi gözcü melekler cennetten kovulup Şeytan ağzı mağarasına düşmüşler ve orada cezalarını çekmeye mahkum olmuşlar.
Kitapta anlatılan hikayeye göre onların yakarışlarına dayanamayan melek Cebrail mağaraya kendi yaptığı bir lir atmış. Lir düşmeden ne büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü lirin gücü melekleri ve nefilleri daha güçlendirip, insanlık için büyük bir tehlikeye sevk edecekmiş.
Yani olayın örgüsünü siz anlayın.
Ben bitirdiğimde uzun süre acaba çevremizde öyle gezinen nefiller var mıdır? diye çevreme dikkat kesildim(sanki anlayacağım) ama şu var ki, artık çok uzun boylu ve sarışın insanlara şöyle bir çekinerek bakacağım.
Aslında Ufologlar ve parapsikoloji ile ilgilenenler hep Türkiye dolaylarında görünen devlerden bahsetmişlerdir. Bir bölgede dağlarda çok uzun boylu, sarışın ve ışıklı insanların yaşadığını söylerler. Ben Farah Yurdözü2nün "Ufo Gerçekleri Ve Yalanları" kitabında okumuştum ilk bu tarz bir fenomenin olduğunu.
Kitapta bir çok konu ve fenomen var, nefiller, düşmüş melekler ve melekbilim, hristiyanlığın bu bilime bakışı, müzikoloji, Nuh tufanı, Rockefeller ve Grigori aileleri, 2. dünya savaşı, Hanok'un kitabı..Yani bir çok konu bir örgüde birleşiyor.
Ve ilgi çekici detaylar da var aslında, mesela manastırın olduğu yer Milton kasabası bu Paradise Lost eserinin sahibi ünlü şair John Milton'a bir gönderme gibi geldi. Ve kitap karakterlerinden sanat tarihçisi akademisyen Verlaine ise fransız şair ve sembolist Paul Verlaine'a işaret eder sanki.
Nette kitabın tanıtım videoları da mevcut, böyle kitaplar için trailer'lar yapmak güzel pazarlama taktiği evet.
Trailer'da gördüğümüz üzere gotik bir havası var romanın. Şu sıralarda yazar devam kitabı olan Angelopolis'i yazıyor, twitterdan görüyoruz. Asi Melekler daha yayınlanmadan ilgi çekmiş ve 7 yayın evi tabiri caizse kapışmış. Bir dedikodu kitabın haklarını alan Türk yayınevi ilk önce pazarlama stratejisi olarak kitabın kapağında Kıvaç Tatlıtuğ ile çalışmayı düşünmüşler. Ama sonrasında maliyetinin çok yüksek olacağına karar vermişler. Maliyetli bir iş olurdu gerçekten ama benziyor şimdi adam hakikaten.
Bir haber de kitabın filmi çekilecekmiş. Tüm film haklarını Colombia satın almış. Will Smith ismi geçiyor ama açıkçası ben onu hiç bir karaktere benzetemedim, umarım böyle bir şey yapmazlar.
Bende kitabı okurken bir yandan karakterlerini çizdim bloğumda
görebilirsiniz kendimi kaptırmışım işte
Melekbilimcilerle ve Nefillerle oradan oraya koşturduğunuz aksiyon dolu bir roman, tavsiye ederim.
"Orada karşıma, dünyada hiç görmediğim kadar uzun boylu iki insan çıktı. Yüzleri güneş gibi parlıyor, gözleri lamba gibi gözümü alıyordu, dudaklarından alev fışkırıyordu. Kıayfetleri kuş tüyü gibi görünüyordu; ayakları mordu, kanatları altından parlak, elleri kardan beyazdı"
Hanok'un Kitabından
Etiketler:
Danielle Trussoni,
Sycorox
7 Şubat 2011 Pazartesi
Ve... David Eagleman
O hep merak ettiğimiz ölümden sonra neler olur bize, Tanrı var mıdır, bizler için neler planlamıştır sorularına kısa öykülerle farklı ve düşündürücü cevaplar veriyor, bu kitap.
Kitabı okurken; bazen çocuk gibi hissediyorsunuz kendinizi, hani büyükler hep anlatır ya bize ölümden sonrasıyla ilgili kendilerince bildiklerini, işte ben de o hisle okudum bu kitabı.
Zaman zaman durup düşündüm, hayata dair pek çok şey buldum inceden inceye; yazarın ölüm sonrasını anlatışında. Zaman zaman da gülümsedim; hayal gücüne hayran kalarak ve düşündüklerinin gerçek olduğunu varsayarak. Kitabı bu farklı açılardan hayatı ve sonrasını düşündürmesi açısından tavsiye ediyorum ama annelerimizin öğrettiklerinden şaşmamaya kararlı olanlar için sinir bozucu bir kitap da olabilir. Sonra uyarmadı, demeyin.
Kitabı bugünden okumanın faydası, yarından bahsetmesine rağmen aslında insanlığımız, duygulanmalarımız, değer yargılarımız ve bize öğretilenlerle ilgili hayata dair pek çok şeye değinmesi ve af buyurun, eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmesi.
Kitaptan bir alıntı yapıyorum, fikir vermesi açısından
"Sonraki hayatta Tanrı'nın bir bakteri boyutunda ve varlığınızdan tamamen bihaber olduğunu keşfedebilirsiniz ya da yanınızda yalnızca hatırladığınız insanları bulabilirsiniz. Kimi sonraki hayatlarda tüm yaşlarınıza ayrılmış halinizdesinizdir, kimisinde kredi kart kayıtlarınıza bakılarak yeniden yaratılırsınız, kimisindeyse aslında olabileceğiniz ama olmadığınız kişiliklerinizin moral bozucu varlıklarıyla birarada yaşamanız gerekir."
İyi okumalar...
Etiketler:
David Eagleman
24 Ocak 2011 Pazartesi
Firarperest - Elif Şafak
Elif Şafak'ın son kitabını merakla elime aldım. İçinde illüstrasyonlarla bezenmiş, kısa hikayelerden oluşan bir kitap olduğunu sanıyordum ve heyecanlanmıştım. Kapak tasarımı da ilgi çekici ve iştah açıcıydı.
Kitabı okumaya başlayıp da hikayeler yerine denemelerle karşılaşınca ilk başta küçük bir hayal kırıklığı yaşadım, kabul ediyorum ama çabuk atlattım bu hayal kırıklığını. Kendisini, çocukluğunu, ailesini, mahallesini hatta komşularını çeşitli açılardan anlatan bir Elif Şafak vardı bu kez, kurgu yoktu işin içinde. Bu halini de sevdim ama kurgularını her zaman tercih ederim.
Kadınların kadınlarla ilişkileri, tasavvuf, siyaset, aşk, aile, gezginlik gibi çeşitli konularda yaşadıklarından örnekler vererek, kendisini açmış Elif Şafak, bu kitabıyla. İçerikle alakalı hoş illüstrasyonlar da kitaba renk katmış. Ayrıca "bir kitabımın kapağında ilk kez fotoğrafımı kullandım" demesini de farklı bir şey yapmak istediğine bağlayabiliriz, bence.
Her ne kadar kendisi twitter'da kitabının tanıtımını yaparken "öteden beri romanlarımı okuyan okurlara da, yazılarımla yeni tanışanlara da hitap eden bir seçki" demiş olsa da; Elif Şafak'ı ilk defa okuyacak kişilere, bu kitap yerine mesela Bit Palas ile başlamalarını salık veririm, naçizane.
Etiketler:
elif şafak
Sokak Kızı (Nerrantsula) | Panait Istrati
Panait Istrati'nin bu romanı, aslında Sokak Kızı'nın (Saka Kız da derler kendisine, Nerrantsula da, Anicutsa da...) değil, Marco'nun hikayesi... Marco, Tuna Nehri kıyılarında yaşayan orta halli bir ailenin tek oğlu olan, on altı yaşındaki bir delikanlıdır. O yaşa kadar aşka düşmemiş olan Marco'nun gönlü, çevresindeki en asi, en delişmen kıza kapılır. Kimi kimsesi olmayan, suculuk yapan bu sokak kızına, mahalleliler Saka Kız derler. Saka Kız, köpekleriyle birlikte avlulu bir odada yaşar. Marco bir gün kızın dikkatini çekebilmek için, köpeklerinden birini araba altında kalmaktan kurtarır ve küçük sokak kızı onun sevgilisi olur. Ancak bir sorun vardır, acaba Marco kıskanç bir erkek midir? Çünkü sokak kızının bir sevgilisi daha vardır...
Sevdiği kıza olan aşkını kendi yaşlarında bir çocukla daha paylaşmak zorunda kalan Marco, kıskançlıkla, hırsla, aşkla, dostukla ilgili güçlü sınavlardan geçecektir. Bu sınavlar, Nerrantsula'nın başına gelen bir kazadan sonra gitgide güçlenerek devam edecek ve Marco'nun gerçek dostluğu, gerçek aşkı keşfetmesini sağlayacaktır.
Sokak Kızı, mutlu sonla biten, sevimli bir aşk öyküsü değil. Kenar mahallelerden, küçük yöre insanlarından çıkan gerçek, sert, zorlu bir aşk öyküsü. Panait Istrati'nin sıcak anlatımıyla sizi ilk anlardan sarıp sarmalayacağına eminim.
***
"... Elimizdeki ganimet bizi sıkıntıya sokmuştu, Epaminonda ile ben hiçbir şey yapamazdık. O sıra dışarı fırlamış gözlerle üstümüze atılan üç hayduta Nerrantsula'nın tek başına meydan okuduğunu gördüm.
Sol eliyle fırlattığı taşları bizi kovalayanların üstüne dolu gibi yağdırıyordu. Bizim veletlerin de desteğiyle hızla atılan taşlar hedefi bulunca daha bir dakika olmadan üç düşmanın kafası yarıldı! Ama kan revan içinde kalmalarına karşın, bizimle göğüs göğüse gelmek amacıyla bu taş yağmuru altında geçecek bir boşluk yakalamakta direndiler. Öyle olsaydı canımıza okurlardı, çünkü onlar neredeyse koca adamlardı.
Yaman sevgilimiz işte bunu kahramanca önledi, inanılmaz bir soğukkanlılıkla yavaş yavaş geri çekilerek yağdırdığı taşlarla ağır yaralanan üç serserinin bir kuyu başında durup yaralarını yıkamaya koyulmasını bekledi.
O zaman biz tabanları yağlayıp tüydük ve Kalimeracılar Sokağı'nı tuttuk; orada bizi kahramanlar gibi karşıladılar.
- Yaşasın! Bravo Nerrantsula! Bravo Marco! Bravo Epaminonda!
Ganimet aldığımız uçurtmayı Epaminonda taşıyordu. Nerrantsula ikimizin ortasındaydı, savaşçı kopil takımı peşimiz sıra geliyordu; sokağa girerken hep bir ağızdan söylemeye başladık:
Deniz kıyısında, kumsalda,
Nerrantsula fundoti!..."
Etiketler:
Panait Istrati,
sweet leaf
14 Ocak 2011 Cuma
La Dame aux camélias/ Kamelyalı Kadın
"Bu kızda; bir hiç uğruna fahişe olan bakire, bir hiçin en aşık, en saf bakire haline getirebileceği bir fahişe duruyordu"

Dame Aux Camelias. Yani Dumas Fils'in hüzünlü Kamelyalı Kadın'ı. Döneminde fırtınalar yaratmış bu kitabı okudukça her bir karaktere ayrı üzülüyorsunuz.
1800'lerin Paris'inde geçiyor konu. Kibar fahişelerin dönemi esasen. Ve kahramanımız Marguerite Gautier en güzel ve mağrur olanlarından. Onu tanıtan en önemli şey tiyatro locasında oturduğunda elinde olan kamelyalar.
Ama çok hasta ve yaşadığı o hızlı debdebeli hayat iyileşmesine izin vermiyor. Tam o sırada hayatına kendi halinde yaşayan Armand Duval giriyor. Hastalanıp yatak döşek yatarken, daha onu tanımadan her gün aşağıdan onu durumunu soran, endişelenen genç bu çocuk.
Armand'ın ona sağlayabileceği hiç bir lüks yok, aşkından başka.
Ama yine de aşk bu yaşama galip geliyor bir dönem. İki genç pervasızca yaşıyorlar, dolu dizgin.
Kamelyalı kadın Armand'dan hiçbir şey beklemiyor, onu o haliyle kabul ediyor hatta ona hayranlık duyuyor ve koruyor elinden geldiğince. Ama Armand da gözü kara aşık ve sevdiğinin her istediğini yapmaya gönüllü.
Ve Marguerite her şeyi ardında bırakıp bu gençle hayatını geçirmek isterken işler karışıyor ve hüzünlü bir yola giriyorlar.
"Tinsel yaşamın yanında özdeksel yaşam da vardır. Ve en saf, en temiz kararlar, gülünç ama demir gibi sağlam iplerle toprağa bağlıdır. Onları koparıp atmak hiç de göründüğü kadar kolay değildir"
Armand'ın dürüst ve oğlunun geleceğini düşünen babası işin içine girince bu iki genci acı dolu bir son bekliyor. Ki ben sonlarında gerçekten bu trajediye üzüldüm, karakterlerin her birinin kendine göre haklı oluşuna üzüldüm.
Kamelyalı kadın defalarca kullanılan bir öykü oldu sahne ve beyazcam'da. Yeşilçam'da bile kullandılar bol bol. Eğer film olarak izlemek isterim derseniz 81 yapımı Isabelle Hupperd başrollü olanı benim gözümdeki Kamelyalı Kadın ile benzeşti sanki.


Ve defalarca tiyatro ve bale gösterisi olarak sahneye kondu bu hüzünlü roman.

En önemli olan sanırım Verdi'nin bu romandan etkilenip bestelediği, 3 perdelik opera eseri,
"La Traviata"
Marc'ın bir dönem kullandığı "iştee temizlik hemde hiç durulamadan kurulamadan" sözleriyle bildiğimiz,
"Libiamo ne' lieti calici – Brindisi" La Traviata'dan.
Düşünmeden edemiyorum Kamelyalı Kadına ve operaya gönderme olarak mı yaptılar bu reklamı acaba?
Bu arada Pavarotti'yi de anmadan geçmeyelim, söz konusu eseri dinleyerek.
Gel gelelim Kamelyalı Kadından başka bir hüzünlü öyküye.
Aralıkta artık bu Kamelyalı Kadın'ı bitireyim derken, bir yandan da eski 2000'in Popüler Tarih dergilerini çıkarmış onlarla haşır neşir durumdaydım.
Ve 2000 Aralık sayısında bir anda açtığım Sahne bölümünde ünlü oyun yazarı Şemseddin Sami ve zamanın çok ünlü tiyatro oyuncusu Mari Nıvart'ın aşk hikayesi gözüme çarptı.
Mari Nıvart döneminin en ünlü oyuncularındanmış ve büyük yeteneğiyle dil bilimci ve oyun yazarı Şemseddin Sami'yi etkilemiş, aşık etmiş kendine. Tiyatro oyunlarını yazarken bu kızdan etkilendiği söylenir. İçten içe oda Sami'ye aşıkmış ama içine kapanık olduğu için açılamıyormuş.
Ve Şemseddin Sami'nin evli oluşu başka bir faktörmüş ve bir dönem bu aşktan kaçmak için Tiflise gidip, oradaki tiyatroda bir çok Rus klasik eserleriyle beraber Kamelyalı Kadın'ı oynamış. Şemseddin Sami'yi unutamadığı için geri dönmüş. Ona kendini bırakmış ve kısa bir süre sonra ondan bir çocuk beklemeye başlamış. Ancak aralarındaki din ve evlilik engeli büyük bir trajediye yol açmış. Bu tanzimat tiyatrosunun iki güçlü kişiliği o dönemde büyük yankılar uyandırmış.
Sahne adıyla Mari Nıvart gerçek adıyla Mari Karayan bu acıya dayanamayıp, intihar etmek istemiş. Ve son kez "Kamelyalı Kadın"ı çok dokunaklı ve herkesi ağlatacak şekilde oynayıp son gösterimden sonra 8 Temmuz 1884'de ölmüş. Kimilerine göre çocuğu düşürmek için aldığı ilaçlardan, kimine göre ise yorgunluk, üzüntüden ve veremden olmuş ölümü.
Ölümü edebiyat ve sanat çevresinde büyük bir üzüntü yaratmış. Cenaze törenine altı bin kişi katılmış ve gözyaşları eşliğinde Beyoğlu Santa Maria kilisesinde yapılan törende Kamelyalı kadın ve La Traviata'nın aryalarıyla uğurlamışlar onu. O gün bütün tiyatrolar kapanmış ve onun için mermerden bir anıt yapmışlar.
Ermeni yazar A. Arpiaryan 1887 tarihinde yayımlanan "Ağlayan Kadın" isimli yazısında bu hüzünlü ve acı dolu aşk hikayesini yazmış.
Kamelyalı Kadın'ı okurken tamamen tesadüf sonucunda karşıma çıktı bu üzüntü verici öykü. Düşündüm Mari o son Kamelyalı Kadın oyununda kim bilir ne büyük acılar çekti. Çekti ki, onunla beraber tüm salon gözyaşlarına boğuldu.
Kamelyalı Kadın daha kim bilir ne öyküler saklıyordur kendi içinde, okurları içinde. Mutlaka edinin ve okuyun okumadıysanız.
Size Marguerite'nin son zamanlarından ki sözlerle veda edip, yazımı artık nihayet! bitireyim.
"Tanrının bu yaşamda, günahlarımızın arınmasının,
bütün işkencelerin, bütün felaketlerin, bütün acılarının bulunmasına izin vermesi için doğmadan önce çok büyük bir kötülük yapmış olmamız ya da öldükten sonra çok büyük mutluluğa kavuşmamız gerekir"
Etiketler:
A. Dumas Fils,
Sycorox
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




