9 Temmuz 2010 Cuma

Kaybeden Hepsini Alır | Graham Greene


Orjinal adı ile Loser Takes All, İngiliz Yazar Graham Greene imzalı, ipincecik ve bir solukta okunan bir kitap. 1955 senesinde yazılmış olan kitapta, aynı o dönemin filmlerinde olduğu gibi, herşey çok masum..Aldatma, kumar, hile..Hepsi bugün olduğundan o derece farklı yazılmış ki, insan bunun yazarın algısı mı yoksa dönemin halet-i ruhiyesi mi olduğunu merak ediyor!

Kitabımız, kendisinden 20 Yaş küçük Cary ile evlenmek üzere olan Bertram'ın, patronu tarafından "Gel Monte Carlo'da evlen, benim yat senin sayılır" diyerek baştan çıkarılması ile başlıyor.Bertram müstakbel eşini de alıp, Monte Carlo yolunu tutuyor, ancak o da ne? Patronu geç kalmıştır! Bundan sonra, Bertram kendini kumar masalarında buluyor. Kumarda, herkesin, çalışacağına emin olduğu bir "sistem" i var. Matematiksel olan bu sistemleri, insanlar birbirine satıyor. İşte öykünün omurgasında, Bertram'ın sistemi oturuyor: Kazanmak için kaybetmek...

Kitap zaten kısacık, daha da anlatırsam hikaye bitecek. Gerisini keyifle okuyun.

Şunu belirtmeden geçmeyeyim, Kitabın arka kapağındaki açıklamada, resmen saçmalamışlar.  "Kaybetmenin erdemi" diye birşey yok bu kitabın içinde... arka kapağı okuyunca insan çok farklı birşey algılıyor, neden böyle bir yazı koymuşlar arkasına anlamadım..

Bir çırpıda okunacak, şöyle eğlenceli bir şey istiyorum diyenlere birebir. Hem o dönemin havasını solumak, hem de kumar terimlerine şöyle bir göz atmak için ideal. -kumar terimlerine şöyle bir göz atmak da kimin ne işine yarar bilemiyorum ama o da bir genel kültür sonuçta degil mi?-

8 Temmuz 2010 Perşembe

Kırsal alan dehşeti : Anadolu Korku öyküleri

Anadolu Korku Öyküleri'ni İzmir Kitap Fuarında görünce büyük bir heyecanla almıştım. Ben "elimizdeki malzeme" diyebilecegimiz, dini inanışlar ve yaşam kültürü ile oluşmuş birikimden becerikli yazarların inanılmaz korku-gerilim öyküleri ve senaryoları çıkaracağına inananlardanım. Yani bence, babaannelerin, ninelerin anlatıp durduğu uğursuz öykü ve efsaneler, inanışlar, filmleştirilse amerikan korku sinemasının tozunu attırır. Anadolu Korku Öyküleri Demokan Atasoy, Galip Dursun, Koray Günyaşar, Kayra Küpçü, Beril Tetik ve Ayşegül Nergis 'e ait 6 adet öyküden oluşan bir öykü kitabı.

Hemen kısa kısa öykülere geçelim:

Koray günyaşar'ın öyküsü Karatepe  beni en çok korkutanlardan biri oldu! öykü yıllar sonra köyüne dönen genç bir adamın, köydeki kimseyi tanımaması ile başlayan korkunç olaylardan bahsediyor.

Ayşegül Nergis'in öyküsü olan "gerçekte onlar hayvan gibilerdir" i ben pek sevemedim. bu hikayede bir doktorun yeni atandığı köyde yaşadığı ürpertici olaylar anlatılıyor. Köyde insan pek azdır, çok hayvan vardır...

Demokan  Atasoy'un öyküsü Kuyu  "eder, yapar" anlatım dili ile yazılmış, sanki senaryo okuyormuş hissi verdi bana. kuyu'da oynak büyücü kadın Anşa ve yarım akıllı kızı Güles'in başına gelenler anlatılıyor. Biraz "sır kapısı" bölümlerini andırsa da, Sarsıcı bir öykü..

Işın Beril Tetik'in öyküsü "Gelin Otu", yeni doğum yapmış bir kadının yaşadığı korkunç olaylara dalış yaparak bizlere yıllarca anlatılan lohusa kadın depresyonuna farklı bir bakış açısı getiriyor.

Cevizin gölgesi hain olur ise Kayra Küpçü'nün öyküsü. Bu da benim ısınamadıklarımdan biri oldu... hikayesi çok basit, babaannemden farklı versiyonlarını dinlemiştik.  Bir çobanın bir gün ceviz ağacının altında, ölen sevgilisini görmesini ve akabinde gelişen olayları anlatıyor.

Ve son olarak gene sağlam bir hikaye olan Güzay'ın Dilek ağacı var, Galip Dursun imzalı. Bence bu içlerindeki en yaratıcı  hikayeydi. Hatta görselleşse ve film olsa ne güzel olurdu!

Evet, yıllarca amerikan korku filmleri ile beslenmiş "ben"i korkutan bir kitap oldu Anadolu Korku Öyküleri. Gece okuyamadım, sabaha bıraktım desem, korkak der misiniz bana? Elimde değil, içinde cinlerden bahseden şeylerden korkuyorum :) Bence bu tarz korku filmleri çekilse, pek çok insan korkudan uçuklar, aslında kültürümüzde sağlam gerilim malzemesi var değil mi?

Minik bir ekleme:
Kitabın kapağında, gerçek bir büyüden alıntılanmış figürler/yazılar bulunuyormuş, hatta kitabın sonunda bu yazıları paylaştığı için birine teşekkür ediliyordu, adını unuttum şimdi :)

6 Temmuz 2010 Salı

Jane Eyre

İngiliz edebiyatından ilk okuduğum romanlardan biriydi. Kasvetli ve acıklı havasıyla beni etkilemişti baya baya.

Jane Eyre'e baktığımız zaman ilk realist ve feminist romanlardan biridir. Döneminde baya eleştirilmiş, açık saçık roman yaftası bile vurulmuş. Tabi döneme baktığımız zaman normal geliyor.

Jane Eyre annesini ve babasını küçük yaşta yitirmiştir, amcasının yanına gelir lakin amcası ölünce yengesinin ve kuzenlerinin aşağılamalarına maruz kalır ve sonunda yatılı okula gider. Son derece katı ve dindar bir okulda çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirir. Mezun olunca Thornfield malikanesine Bay Rochester'ın evlatlığı Adele Varens'a mürebbiye olarak işe başlar.

Tabi Edward Rochester bu değişik ve sade tabiatlı küçük Jane Eyre'dan etkilenir. Ve olaylar devam eder. Okuyanlar bilir, okumayanlar içinde bu kadar spoiler yeter sanırım.

Jane Eyre hikayesi beyazcam'a aktarıldı birçok klasik eserde olduğu gibi.
En ünlüleri 1944'de Elizabeth Taylor'lu, Orson Welles'lı Jane Eyre, 1996 yapımı Charlotte Gainsburg, William Hurt, Anna Paquin, Elle Mcpherson'lu yapım ve Bbc dramalarından 2006 yapımı Ruth Wilson, Toby Stephens'in oynadığı ( ve benim en favorim,fotoğraftaki yapım) yapımlarla aktarılmıştır.

Dönemin gotik havası, eşyaların kıyafetlerin kasvetli hali ile ben kendi adıma seviyorum Jane Eyre'ı okumayı, izlemeyi. Özellikle kendi ayakları üzerinde dimdik duran bu kadını okumanızı şiddetle öneririm..

Katina'nın Hikayesi İzmir Büyücüleri

İzmiri anlatan, ama Rum'ların bakış açısıyla gösteren bir kitap İzmir Büyücüleri. Büyücü deyince tabi, insan merak ediyor ve büyü kitabı mı acaba diye merakla başlıyor.

Şimdi çirkin ama çok çirkin bir kadın düşünün. Yaptığı büyülerle erkeklerini elinde tutan onları, parmağında oynatıp tabir-i caizse oyuncak edip, yetinmeyip öldüren bir kadın Katina. Dile kolay 7 adamla evleniyor bu şekilde..
Ama açıkçası ben bu kadını çok zeki ve akıllı bulmuştum okurken. Onun bu büyülere aslında pek de ihtiyacı yoktu. Çok eğlenceli bir kitap, okurken güzellik tarifleri de edinebiliyorsunuz.

Rum'ların bakış açısı dediğim için, kitapta en çok eleştirilen nokta Türkleri aşağılıyor bu kitap düşüncesidir. "Pis, çirkin ve bakımsız Türkler" gibisinden benzetmeler bu düşünceyi bir şekilde destekler belki ama, sonuçta objektif bir şekilde okumak gerek ve bu tabirlere takılmak bence biraz anlamsız.

Katina'nın hikayesinden sonra yazar yetinmeyip, Katina'nın destesi diye Tarotvari eskiden kalma, Katina'nın kartlarını'da çıkardı satışa. O kartlarla da ilgili spekülasyonlar çıktı. Yok efendim, kartlar alan kişiye uğursuzluk getiriyormuş, dikkat etmek gerekliymiş gibisinden. Ne kadar doğru onu bilemeyeceğim, lakin bu konuda kendi görüşüm bu kadar olumsuzluk içeren bir kadının destesini almanın negatif tesirleri üstünüze çekebileceği yönünde.

İzmir Büyücüleri/Mara Meimaridi





5 Temmuz 2010 Pazartesi

Kocanızı Afrika Usulü Nasıl Pişirirsiniz?

Bu ilginç isme ve yazarı Afrika kökenli Calixthe Beyala'nın Fransız Akademisi roman ödülü sahibi olmasına rağmen Kabalcı'nın 1 TL'lik kitaplar bölümünden almış Mehmet bunu zamanında. Ben de isme vurulup okudum. Romanın kahramanı Aissatou, kendini "beyaz bir zenci" olarak tanımlayan genç bir zenci kadın. Ama beyaz, çünkü ırkının kadını değil, kuru kemçik Avrupalı kadınlar gibi çok zayıf kalmaya çalışarak çekici olduğunu düşünüyor. Kilo alırım korkusuyla geleneksel yemeklerin yanından bile geçmiyor. Beyaz adamlarla başarısız ilişkiler yaşıyor ve vücudu gibi kuru bir hayatı var. Ta ki üst komşusu Bay Bolobolo'ya abayı yakıncaya kadar.

Aissatou gibi zenci olan Bolobolo, manyak anasıyla birlikte yaşayan, çapkın bir adam. Aissatou kızımız adamı tavlama derdine düşüyor ve annesinden yaptığı Afrika bilgeliği taşıyan quote'lar doğrultusunda kendini ve hayat algısını baştan aşağı yeniliyor. Bu arada yol göstersin diye ziyaret ettiği yaşlı Afrikalı büyücü ise "Aşırı zayıfsın" diyor, "Bu halde kimse sana aşık olamaz. Ah bugünün kızları yemek yapmayı bile bilmezler! Bunun için kadın olmak gerek!" Kızımız böylece önce insan gibi yemek yemeğe başlıyor - tabi Afrikalı insan, yani timsah, kirpi, yılan filan da serbest- sonra haliyle daha kadınsı ve çekici hale geliyor. Pişirdiği envai çeşit geleneksel yemeğin kokusu apartmanı sarınca da Bay Bolobolo tarafından nihayet farkediliyor. Sonrası zaten asıl dert.

Aissatou'nun annesi kitabın gizli kahramanı, eski tip kadınlığın feriştahı:
"Bir insanın tek zenginliği yaşamdaki küçük zevklerdir: yemek, içmek ve sevişmektir. Gerisi boştur."
"Üzüntüyü işe yaramaz hale getirmelisin, çünkü o, bedelini ödeyemeyeceğin bir lükstür."
"Kadının yaşamında evliliği kocadan daha çok sevdiği bir an gelir."
"Bir erkeğin başka bir kadını sevmesini, hiçbir kadın asla engelleyemez" ve benzeri laflarla hem kızının hem de bizim kalbimizde müstesna bir yer ediniyor. Kadın gibi kadın olmanın inceliklerine dair hoş ipuçları, ilişkilere dair hem hayalperest hem gerçekçi yaklaşımı ve bölüm aralarına serpiştirilmiş geleneksel Afrika yemek tarifleriyle, kitap lezzetli bir hikaye sunuyor.

Ama bütün bunlara rağmen yine de 1 TL'likler rafında olmasının bir sebebi var elbette. Yazarın sıradışı olmak adına öylesine kopuk kopuk bir dili var ki, hikaye yer yer korkunç yorucu bir hal alıyor. Zaten konun hoş, karakterlerin bomba, yemek tariflerin ilginç, e daha ne kastırıyon be Calixthe Abla?

Ah bu üslup sorunları...


Kocanızı Afrika Usulü Nasıl Pişirirsiniz / Calixthe Beyala
Çeviren: Sevgi Tamgüç
İstiklal Kitabevi
152 sayfa

4 Temmuz 2010 Pazar

Deniz Kızları Şarkı Söylüyor - the Mermaids Singing | Val Mcdermid

Ben "whodunnit" polisiyelerinden sıkıldım, vahşi, acımasız psikopatların kol gezdiği, işkencelerle bezeli cinayetlerin ayrıntısı ile anlatıldığı çarpıcı bir seri katil hikayesi dinlemek istiyorum derseniz, sizi böyle alalım.

İskoç Val Mcdermid ablamız iç kaldıran bir tarafsızlıkla, hem katilin hem de polislerin / kriminal psikologun gözünden detaylı bir seri katil romanı yazmış. Adını T.S. Elliot'un şiirinden alan Deniz Kızları Şarkı Söylüyor'da Katil, erkekleri hedef alan, işkence düşkünü bir psikopattır. Kurbanlarının cesetlerini Bradfield kentinde gay'lerin yaşadığı bölgelere atar. Şehirde kısa sürede, herkes korku duymaya, polisin beceriksizliginden yakınmaya başlar. Polise yardımcı olma amacı ile Tony Hill isimli bir psikolog görevlendirilir. Tony, DCI Carol Jordan ile beraber basının "ibne katili", kendisinin "becerikli andy" adını taktığı bu sapığı yakalamak için kolları sıvar.

Kitap bir polisiye olarak ele alındığında çok başarılı. Olay örgüsü ilerlerken, bölümlerin aralarında bir de katilimizin gözünden dinliyoruz cinayetleri, cinayet hazırlıklarını, kurbanlar hakkındaki düşüncelerini. Özellikle katilin işkence aletlerine olan düşkünlügü, midenizi zorlayabilir. Çok ama çok detaylı anlatmış bazı yerleri Val abla!  Sonunda ise, hayal kırıklıgına uğratmıyor.

Ben Tony Hill karakterinden çok hoşlandım açıkçası. Klasik güçlü erkek modundan çok ötelerde, kendi sorunlarının farkında olan ve ayakları yere basan bir adam. Yazar Tony'i "wire in the blood" serisinin başkahramanı yapmış zaten. Yani tony'i başka kitaplarda da okuyabilme lüksümüz var! Aynı isimli bir de İngiliz Dizisi var, ben bu kitabın uyarlaması olan bölümlerini (2bölüm) izledim, fena da değil.

Kitabın yazarının kadın oldugunu ögrendigimde ufak çaplı bir şok yaşadım çünkü arka kapaktaki resim tıpkı bir erkek gibiydi, dahası kitap hiç de feminen değildi. Gerçi Tony hill in psikolojik debelenmeleri etraflıca düşünülürse pek de erkek eli değmiş gibi değildi, ama...

Sözün özü, sağlam bir mideniz ve söndürülemeyecek bir polisiye aşkınız varsa, sizi bu kitabı elinizden bırakamayacağınız saatler bekliyor.Kitap zaten bir Altın Hançer ödülüne de layık görülmüş. Yeter ki iki ön şartıma kulak vermiş olun :) İyi okumalar..

Filler de Hatırlar - Elephants Can remember | Agatha Christie

Sürükleyici Agatha Christie kitapları, uzun yolculukların veya evde geçen sıkıcı bir günün en güzel ilacıdır. 10. sayfadan sonra kaptırır, gider, kitabın sonuna kadar "katil kim?" sorusunun yanıtını arar dururuz. Filler de Hatırlar da bu duruma bir istisna olmuyor, nasıl olsun, içinde Hercules Poirot var bir kere...

Aynen five Little Pigs- Beş Küçük Domuzcuk da olduğu gibi, yine geçmişte yaşanmış bir olayın izini sürüyor Poirot. Seneler önce, iyi bir çevrede yaşayan, mutlu bir çift ölü bulunmuştur. Olay hiçbir zaman tam açıklığa kavuşamamıştır. Çifte intihar mı? cinayet mi. kadın mı adamı vurdu, adam mı kadını? Kadının neden 4 peruğu olduğu sorusundan başlayan Poirot, kadim dostu Adrianna Oliver ile hatırlayan Filleri tek tek gezerek gerçeği bulur.

Sürükleyici ama geçmişte işlenmiş olayları araştırma safhalarından geçtiği için çok da heyecanlı olmayan bu kitap Agatha Ablamızın en iyilerinden olmasa da yine de severek okumalık bir polisiye...

29 Haziran 2010 Salı

Agatha Christie'yi yaladım yuttum, hani bana polisiye diyenler, bu sizin için geliyor

Şenlikli Bir Cinayet - yazan Gilbert Adair, Agatha Christie'nin tüm kitaplarını seven, keşke hafızamı silip bir daha okuyabilsem diyenler için yazılmış bir polisiye parodisi. Şimdi diyeceksiniz ki madem dalga geçiyor bir yandan, neden okuyalım? Aman canım; kim yaptı, katil kim? diye düşündürüyorsa zaten canımıza minnet! bir de yanında eğlendiriyor mu, evet, e daha ne?


Aslında tabi ki, Agatha Christie'ninki gibi sürükleyici ve heyecan fırtınaları ile dolu değil.  yer yer hicivli, yer yer heyecanlı, sürükleyici fakat inadına Agatha C. ve klasik ingilizlere dair iğnelemelerle dolu bu kitap polisiye seven birinin 1 günde bitirebileceği kadar hoş bir okumalık.


Yapı kredi yayınlarından çıkmış olan kitabımız, İngilterenin çetin kışlarının yaşandığı Dartmoor isimli bir bölgesinde geçiyor, Noel zamanıdır ve Albay'ın malikanesinde, konuklardan biri sabah ölü bulunur. Fakat işin ilginç yanı, cesedin bulunduğu odanın kapısı kilitlidir- çok gizemli! Konuklar ve ev sahibi bu cinayete anlam veremese de, bölgeye yakın bir yerde oturan emekli polis memurunun da hengameye dahil olması ile, kısa süre içerisinde evdeki kişilerin rahmetliyi öldürmeleri için pek çok sebep bulunduğu ortaya çıkar. Ama ne ortaya çıkma! evlere şenlik itiraflarla, klasik ingiliz mantalitesi ile dalgasını geçen yazar, kitabın sonunu da Agatha Christie'ye adeta nanik yaparcasına bitiriyor.  Yazar kitaptaki kahramanlardan biri olan Polisiye yazar Evande Mount, hem Agatha Christie'nin kendisi ile, hem de kadın kahramanı Adrianne Oliver ile dalga geçmek için yazılmış adeta.


Evadne Mount'un kitapta kendi kitaplarını anlattıgı bölümlerde yazarın Agatha Christie ile alay ettiği açıkça ortada! Klasik kitabın başında açıklanmayan detaylar, fevkalade yanlış anlaşılmalar, sağ gösterip sol vurmalar, kısacası bizim heyecanlı birer polisiye okuyucusu olarak beklediğimiz herşey, bu kitapta var hem de goygoyu ile birlikte.


Kesinlikle tavsiye ederim, çerez gibi, tek atımlık doğrusu. Hercules Poirot ve "gri hücreler" e bile selam ediyor, o derece...

25 Haziran 2010 Cuma

Klasik bir kimin eli kimin cebinde öyküsü: Lace - Dantel by Shirley Conran


Bir zamanlar ihtiras, aşk, "oh sevgilim" diyerek inleyen kadınlar, sanırım bir best seller yaratmaya yetiyormuş!

Muhteşem Yazarlar çıkarmış İngilizlerin bu kitabı nasıl "Classic Best seller" diye sattıklarına hayret ettim, Sheakspeare, John Fowles, D.H. Lawrence vs. sanırım ters dönmüştür yattıkları yerde.. Evet, bu derece  dandik bir romanla karşınızdayım bugün!

Dantel veya Orjinal adı ile Lace, Ingiliz Gazeteci Shirley Conran'ın kitabı. Kitabın arka kapağının verdiği bilgiye göre kendisi Daily Mail de editorlük bile yapmış. (Daily Mail İngilterede çok ünlü bir tabloid)

Dantel, birbirine sıkı sıkıya bağlı diyebileceğimiz 4 genç kızın hayatını konu ediyor. Bu kızlarımız, İngiliz Pagan ve Kate, Fransız  Maxine ve Amerikalı Judy. Aynı yatılı okulda okurken tanışıyor ve hayat boyu bağlarını koparmıyorlar. Ancak yıllar sonrasında (!) bu kadınlardan biri, Güzel Aktrist Lili'nin annesiymiş meğerse! Kitap açılışını, Lili'nin, "Kaltaklar, hanginiz benim annemsiniz?" diye sorması ile yapıyor.

İngilizlerin tabloid sevdasını duymayan yok, ne kadar skandala meraklı, ucuz magazine bayılan insanlar olduklarını tüm alem biliyor. Dantel ne yazık ki, tam olarak bu sevdayı körüklemek için yazılmış, ucuz bir kitap. Ben sürükleyici bir Chick-Lit okuyup kafa dağıtma amacı ile almıştım, bilirsiniz yazın bu kitaplar iyi gider. Ancak iç bayıcı derecede uzun, melodrama kaçan saçma olaylar, 1950-1980 periyodunun anglosakson gerikafalılıklarını dinlemek, okur olarak beni sıktı.

Birincisi, masum kız ve ondan istifade etmeye çalışan erkek klişesi iç sıkana dek arka arkaya kullanılıyor. İkincisi, İngiliz kadınlarının, Arap erkeklerini ve doğu ülkelerini, gizemli ve egzotik, maceralarla dolu görmesi klişesi. Agatha Christie'de bile belli belirsiz vardır böyle bir sevda, ama o çok ucuza kaçmamıştır. Hakikatten, nedir bu avrupalılardaki oryantalizm sevdası? Arap şeyhleri/kralları neden çekici gelir Avrupalı kadınlara? İpek şifonlar, şalvarlar içinde haremde tembel tembel oturup sadece seks yapıp yemek yiyerek vakit geçiren bir cariye olma fantezisinin bir sebebi olmalı. kitabın o kadar çok yerinden "esmer, güçlü kollar" kelimeleri geçiyor ki, içiniz kalkabilir benden söylemesi!

Ayrıca lütfen bu kitabı çoluğa çocuğa okutmayın. "doruklara çıktı ve sarsılarak boşaldı, kendinden geçti, uçmuştu..vs vs" klişelerini fersah fersah geçiyor. seks zevklidir, ama öyle bir anlatıyor ki örneğin kadın hiç olmadık bir ortamda, kendisine yaklaşan erkekten zevk alarak, bütün mantıksızlıkları bırakıp ona teslim oluyor ve sonra uyanıp ah ben ne yaptım! moduna giriyor. Komik..

Özetle, tam bir soap opera bu kitap. Uzun uzun yazılmış, ancak sıkıcı. Erotizm dozu çok yüksek. Sevişmeleri açık açık anlatıyor. Karakterler çok yüzeysel, bazı olaylar çok saçma -türk filmi-. Bir de dizisi varmış - uygun denk gelmiştir- zira sezonlarca pembe dizi edecek bir malzeme var elde.

Tavsiye etmiyorum! uluslar arası bir best seller dendiği ve de 32 tl ye satışa çıktığı için, sürükleyici bir kitap okurum sanmıştım ama cidden, kafam şişti...paranıza yazık. Ayrıca çevirmene de selam ediyorum buradan, "bok canına" ne demektir efendiler, çok eski çevirilerde görürdüm ama hala kaldı mı bu bok canına muhabbeti. tez yok olsun bence.

23 Haziran 2010 Çarşamba

Dışı güzel, içi çürük: Nana

Nana bir Emile Zola romanı. Bir Man-eater ın biyografisi de diyebiliriz. Kendisi fevkalade bir klasik olmakla beraber, Idefix'te yer alan şu meşhur ölmeden önce okunması gereken 1001 kitaptan biri, ayrıca zamanının Best Seller'ı. Tabi o zamanlar için oldukça açık saçık bulunup eleştirilmesi de cabası!

Nana, bir tiyatroda sahneye çıkması ile beraber yükselişe geçen kibar bir fahişenin adıdır. Kibar fahişe diyorum canım, anlayın işte, zengin, kaymak tabakadan erkeklerin parasını yiyen, faydacı bir kadın. Aslında, Nana'ya kötü kadın damgası vurmak da doğru değil, öyle garip bir kadın ki, kötü desen değil, iyi desen alakası yok. Nana, düşüncesiz, bencil, yalnızca kendine yaşayan, hayatına giren erkekleri mahveden bir kadın. Ama kurnaz değil, bilerek kötülük yapıyor değil, hırsızlık, katillik yapıyor değil, kimseyi dolandırıyor değil... Hatta onu günahlarından dolayı mahkemeye çıkarsanız, kanunlar onu suçlu bulamaz!

 O sadece ahlak- iyilik- doğruluk gibi kavramlar yokmuş gibi yaşıyor.
İşte bu bakımdan, Nana orospudur esasında. Çünkü o cidden insanların mahvını umursamaz. Onun için iyi ve güzel olan şeyler devam ettiği müddetçe, kimin ne acı çektiği, onun yüzünden olup olmadığını sorgulamaz. Beyinsiz, kocaman bir bebek gibi, güzelliğini kullanarak yaşamını sürdürür. İşte bu yüzden çürümüştür içi Nana'nın. yoksa fahişeliğinden değil...Zaten ahlak'ın tanımını kim yapabilir ki? Bana göre halka açık alanda sevişmek ahlaksızlık olabilir, bir başkasına göre ise başı açık gezmek. Karışık mevzular bunlar.

Yazar Nana'nın güzelliğini ve erkeklerin ondan nasıl etkilenip, ona köpek olduklarını - ki mecazen demiyorum, cidden köpek olan var- saygın, soylu insanların şehvet için ne denli alçalabildiklerini bolca anlatmış ve zamanında oldukça sükse yaratmış, ancak bugünün dünyasında, kim kiminle nerde basıldı, kimin seks kasedi internete düştü, herşey o denli ortada ki, insan etkilenemiyor!

Sanırım Emile Zola, günümüzde yaşasaydı, çağımız orospularından etkilenerek bir Nana ansiklopedisi yaratabilirdi. Hayat böyle işte..
Related Posts with Thumbnails