28 Kasım 2010 Pazar
Evvel Otel - Ayfer Tunç
Ayfer Tunç'un ilk okuduğum kitabı, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Hikayesi idi. Kurgusu, bağlantılar ve içindeki ince mizah güzeldi ama bana hitap etmemişti ve başka kitabını okumayı düşünmüyordum.
Ta ki; bir arkadaşım, bana daha önce yazdığı hikayelerinden oluşan kitaplarını önerene kadar.
İyi ki onu dinlemişim. Her hikayede hüzün, yalnızlık, aşk var. Öyle veya böyle kaybedenleri, üzülenleri, mutsuzları yazıyor Ayfer Tunç.
Evvel Otel'de iki ayrı bölüm var. İlk kitabı Saklı ve sonradan yazdığı Evvel Otel'deki hikayeler.
Bu ayrı zamanlarda yazılmış hikayelerin iki-üç tanesi birbiriyle bağlantılı. Bağlantılı hikayelerde, bir hikayeyi önce bir kahramanın dilinden dinliyor sonra aslında Ayfer Tunç'un daha önceki yıllarda yazdığı aynı hikayenin, başka bir kahramanın dilinden, farklı bir yönünü okuyorsunuz.
Hikayelerdeki melankoli, hayata dair cümleler, bir sürü altı çizili sayfa bıraktı bana iz olarak.
Okumadıysanız mutlaka okuyun, derim.
Siz de, kahramanlarla başka diyarlara uçmaya, bazen onların yalnızlığını bazen de hüzünlerini onlarla beraber yaşamaya meraklıysanız, hiç durmayın.
Okuyun, pişman olmayacaksınız.
Görsel için.
Etiketler:
Ayfer Tunç
22 Eylül 2010 Çarşamba
Evening Class/İtalyanca Aşk Başkadır
Hani kafa dağıtıcı sıcacık filmler vardır ya, filmin içinde bir dolu insan hayatlarını görürsünüz. Bu kitap işte o filmler gibi. Arka fonda İndie şarkılarından oluşma soundtrack'i mutlaka vardır. Kitaba gelirsek yıllarca Sicilyada yasak bir aşkı yaşayan Signora sonunda vatanı Dubline döner. Orada ailesi vardır ama uyum sağlayamaz onlara. En çok bildiği işi yaparak, bir İtalyanca kursu açar.
O kursa gelen öğrencilerinde hayatlarını görürüz. Hatta çoğu yerde kesişir bu hayatlar. Yalnızlıklarını, günlük hayatın bunalımlarını, geçmişte yaşanan acıları, saklanan sırları görürüz. Aidan, Bill, Kathy, Lou, Connie, Laddy, Fiona başlarına gelenleri, hayal kırıklıklarını yeni bir dil öğrenme heyecanı ile bir nevi unutmaya çalışırlar.
Signora'dan çok şey öğrenirler. Onun naif ve sıcak yapısından çok etkilenirler.
Ve kitabın sonunda beraber İtalya'ya giderler,Aidan ve Signora aşk yaşar aynı bu tarz filmlerin sonunda seyircinin beklediği gibi...
Kendisininde ilk romanı olan bu kitapla başladım Maeve Binchy kitapları okumaya. Hani çok ağır kitaplar okursunuz da, araya kafa dağıtıcı bir kitap istersiniz ya, hah dedim bu yazar bana elzem geçti. Ama sonraki romanlarında aynı tadı bulamadım ya da sanırım bana yazdıkları çok klişe geldi. Özellikle son çıkardığı romanlar maalesef ki çok sıkıcı (bknz. Yıldızlı Ve Yağmurlu Geceler)
Bir yazarın en büyük kabusu sanırım bu şekilde kendini tekrara düşmesi.
Maeve Binchy kitaplarının en güzel yanı, kapak tasarımları. Mesela ben bu kitabı hem İtalya'ya olan ilgimden, hemde kapağının harika olmasından dolayı almıştım. Diğer kitapların da da aynı şey mevcut. Bu konu aslında önemli, evet kitabın içeriği ne olursa olsun bazı kitaplar kapaklarıyla sattırıyorlar.
Ve Orjinal adı "Evening Class" olan romanı "İtalyanca Aşk Başkadır" diye çevirmek de bence bir pazarlama stratejisi gibi geliyor.
Yani başta dediğim gibi sıcak, doğal romantik komedi, birazda Avrupa filmlerine benzemiyor değil hani.
Ama bu yazarı merak ediyorsanız şayet, en iyi romanı budur derim, kahvenizi alın elinize, sıcacık koltuğunuza kurulun ve kafanızı dağıtın derim.
Etiketler:
Maeve Binchy,
Sycorox
16 Eylül 2010 Perşembe
Yirmi Yıl İki İnsan | David Nicholls

Kapağında okuduğumuz Nick Hornby yorumu gibi "Olağanüstü bir şekilde sürükleyici" bir kitap "Bir Gün Yirmi Yıl İki İnsan".
Karakterler o kadar bizim gibiler ki, bir süre sonra "hadi ama ya bizde böyle olacağız sanırım" diyorsunuz.
Konuya gelirsek üniversite mezuniyetinde birlikte olan Emma ve Dexter için o gece dönüm noktasıdır. O geceden sonra bitmeyecek bir arkadaşlığın ve o arkadaşlığın ardında aşkın içinde bulurlar kendilerini. Hayatlarına 20 yılda bir çok kişi girer, farklı insanlarla farklı hayatlar yaşarlar ama birbirlerinde asla vazgeçemezler. Zaman zaman çok büyük kavgalar edip, hiç görüşmedikleri yıllar olsa dahi bırakamazlar bir türlü birbirlerini. Hikaye 88'de başlar...
Karakterlere baktığımız zaman Dexter; tam anlamıyla zengin, şımarık, ne istediğini bilmeyen anı yaşayıp deli gibi içen, önüne gelenle yatan, bencil biraz sarsak, sinir bozucu televizyon şovları yapan, Camden'da acayip kulaklıklarla müzik dinlerken bir yandan da müziksevermiş havalarında, plak Cd arşivi yapan, marka meraklısı burnu havada bir tip. Bunun yanı sıra Emma'ya çok bağlı ve her ne kadar ona sinir olsa da, Emma onun hayatının odağında, yalnız bir adam...
Emma'ya gelirsek; üniversitede kominist takılan, o zamanlar yaygın feminizm hareketinin ateşli savunucularından, kavgacı, idealist ama bu idealleri gerçekleştirmekte yeteneksiz, sinir bozucu bir şekilde kendiyle dalga geçen, kitap kurdu, kendi halinde sefilce yaşayan, Dexter'ın birçok huyuna sinir olup onunla elinden geldiğince dalga geçen ama bir yandan da, ona destek olup bırakmayan yalnız bir kadın.
Bu iki insan neredeyse 20 yıl boyunca birbirlerine aşık olduklarını kabul etmediler. Hep aralarında bir ima ve arkadaşlık duvarı vardı. Ve o duvar aşıldığında kimse şaşırmadı "bekliyorduk" dediler yakın çevreleri.
En sevdiğim kısmı Emma'nın Dexter'a Onbir Yıl hediyesi, el yapımı Cd'yi kızı Jasmine'le beraber dinlemesiydi.
Massive Attack "Unfinished Sympath" ile başlıyor, The Smiths "There is a Light That Never Goes Out" ve "Walk On By" ile devam ediyordu. Halen insanlar birbirine karışık şarkılar hazırlıyorlar mı? diye düşündürttü beni bu kısmı.
Aslında bu kitap üniversite sonrasında insanların dibe vuruş dönemini gösteriyor ayrıca. Hani çok büyük hayallerle başlarsınız da, sonra o hayaller "pofff" uçar işte onun hikayesi. Sonra ardınıza bakıp, benim hayallerim nerede dersiniz ve otuzlu yaşlarınızın ortalarında onlara sıkı sıkı bağlanmaya çalışırsınız. İşte bu onun hikayesi bir yandan da.
Yazım dili olarak hızlı bir şekilde anlatılmış, okudukça okuyorsunuz, yılları deviriyorsunuz birer ikişer. Ve sonu çok iç burucu, beklemediğiniz bir şekilde bitiyor.
Ve kitap öyle beğenilmiş ki, An Education filminin yönetmeni Lone Scherfig başrollerde Anne Hathaway ve Jim Sturgess ile "One Day" filmini çekmeye karar vermiş. Film 2011'de gösterime girecek.
Açıkçası Anne Hathaway'i Emma rolüne pek yakıştıramadım çünkü Emma daha farklı, bir kere gençlik yıllarında hafif tombul. Sıska Hathaway bakalım hasıl oyunculuk gösterecek?
Jim Sturgess ise tam bir Dexter olmuş, hatta hayal ettiğim Dexter tam anlamıyla oydu.
Bu kitabı daha önce okuyanlar, Syco aynı senin yaşadıklarını anlatmış, kitabın kadın karakterinde kendini bulacaksın demişlerdi. Ve evet öyle oldu, düşünmeme, ne yapsam acaba dememe sebeb oldu..
Okumadıysanız mutlaka okuyun acayip kafa dağıtıcı ve bir yandan da düşündürücü, eğlenceli, komik, iç burucu ve sürükleyici...
Etiketler:
David Nicholls,
Sycorox
7 Eylül 2010 Salı
Wuthering Heights / Uğultulu Tepeler

"Zaman değiştirecektir...
Kışın ağaçları değiştirdiği gibi.
Heathcliff'e olan aşkımsa...
Ebedi kayalıkların altındaki, göze çarpan küçük bir haz
kaynağı gibi, ama hayati...
Nelly, ben Heathcliff'im."
Son dönemde Twilight sayesinde ismi merak edilen ama her dönemin sevilen romanlarındandır Uğultulu Tepeler...Emily Bronte'nin ölümsüz eserinde, birbirine tutkuyla bağlı Heathcliff ve Catherine'nin aşkı, hayal kırıklılığının getirisi olarak gelişen intikamın yakıcılığını ele alır. İngiliz edebiyatının en temel taşlarından olan kitap, o dönemin kasvetli ve gotik yapısını gözler önüne serer.
Birini çok severken, nasıl bir anda nefretle dolu olunabileceği, imkansız bir aşkın, iki taraf için yakıcı bir acıya dönüştüğünü böylesine anlatan başka roman yoktur yada üstüne yoktur diyelim...
Karakterler ayrı ayrı incelenecek olursa;
Heathcliff; Çok büyük tutkuyla seven, bir yandan talihsiz ve bu talihsizliğinin sonucunda çok büyük bir nefrete bağlanmış ve intikam ateşinin alev alev yaktığı bir adam.. Caty'i çok sever, öylesine bir sevgidir ki bu, Caty öldüğünde kocası Edgar boynuna kalp bir kolye takar ve gider, ardından Heathcliff gelir, kolyeyi çıkarır atar Caty'e sarılır ağlar... Sana kendi kalbimi veriyorum der gibi...
Ama öfkesi o kadar büyüktür ki, Catherine öldükten sonra bile intikamını almayı sürdürür... Edgar'ın kardeşi İsabella ile evlenir ve devam eder.
Catherine Earnshaw; Bir seçim yapar, o zaman ona en mantıklı gelen şeyi, Edgar Linton'u seçerek... Heathcliff'in hiçbir şeyi olmaması, çingene diye oradan oraya sürüklenmesi onunla evlenemeyeceği sonucunu doğurur. Ama Edgar'la da mutlu olamayacaktır. Aslında mizaç olarak Caty bencil, küstahtır, kaprislidir, zenginlik başını fena halde döndürmüştür. Sonunda tabi bu yaptıklarının bedelini aşkıyla öder...
Birçok kereler beyazcam'a uyarlanmıştır tabi ki..
İlki 1939 yılında Laurence Oliver ve Merle Oberon başrollerinde çekilmiş...
Sonra 1992 yılında Ralph Fiennes ve Juliette Binoche başrollerinde çekilmiş. Ben onu izlemiştim ve çok beğenmiştim.
Ve sonra 2010 yapımı çıkmış ki onu da merak ettim açıkçası.
Baktığımız zaman Yeşilçam'da da, Uğultulu Tepelerin izlerini gördüğümüz filmler mevcut.
Ve Wuthering Heights diyip, Kate Bush'un aynı isimli şarkısını es geçmek olmaz tabi. The Kick İnside albümünde yer alan şarkı, bu roman'ı anlatır. Kate Bush'un sesi bir anlamda Caty gibi gelir kimi zaman bana.
Sonra tabi şarkı baya coverlanmıştır ama en güzelleri Pat Benetar ve Angra coverları bence. Özellikle Angra'nın coverı çok sevdiğim şarkıların arasında.
Ve tabi Wuthering Heights isimli Danimarkalı progressive grubun olduğunu da yeni öğrendim..
En sonunda işte insanlar Twilight'tan merak etmeye başladılar başta söylediğim gibi. Aslında buna kızmıyorum, merak edip okuyup böyle bir aşkı görmeleri lazım bence. Her aşkın "ah canım parlağım senin için her şeye varım" modunda olmadığını görmeliler bir anlamda.
Etiketler:
Emily Bronte,
Sycorox
6 Eylül 2010 Pazartesi
Harlan Coben | Oyunbozan

Oyunbozan okuduğum ilk Harlan Coben romanıydı. Nispeten ağır kitapların üzerine okuduğum, çerez niteliğinde, eğlencelik, hoşça vakit geçirilebilecek bir kitap ve tabii ki benden bekleneceği üzere(!) bir polisiye!
Myron Bolitar isimli bir spor menajeri, eski sevgili meselesi yüzünden kendini bir cinayet soruşturmasının içinde buluyor - zira bu erkeklerin başına ne geldiyse kadınlar yüzünden gelmiyor mu!? Bir yandan spor piyasasında dönen kirli oyunlar göz önüne serilirken ki bunları çoğumuzun önemsediğini sanmıyorum, diğer bir yandan bahsettiğim cinayet soruşturması gittikçe ilginç bir hal alıyor, fuhuş bataklarına, yakın dövüş ustalarının kol kemik kırma sanatlarına, porno dergilere girip çıkıyor ve sürpriz (!) bir sonla bitiyor.
Oyunbozan’ı okuduğumdan beri bir ay gibi bir süre geçti ancak isimlere ve olaylara dair hafızamı zorlayacak bir kitap olmadığından sadece kitaba dair genel kanımı aktarabiliyorum. Kitap cidden eğlenceliydi, Myron ile zibidi ortağının konuşmaları, çok kişiyi ti'ye alan diyaloglar, dalgalar, vs… Nitekim beni cidden güldürdü, eğlenceli zaman geçirmemi sağladı! Ancak polisiye roman adına ne buldun derseniz üzülerek pek bir şey bulamadığımı itiraf etmek durumundayım.
Hazır sonbahar da geliyorken yağmurlu bir hafta sonu ele alınıp, iki üç günde bitirilesi bir kitap olan Oyunbozan’ı okuyun demiyorum lakin okumayın da demiyorum. Üst üste ağır kitaplar okuduysanız ve beyninizin bir molaya ihtiyacı varsa okuyun. Diğer bir yandan, polisiye dediğin kemiklerimi titretmeli heyecandan diyorsanız sizi bir sonraki kitaba yönlendireceğim (Bkz. Ted Dekker Kutsal Meclis).
Harlan Coben
Oyunbozan / Deal Breaker
448 Sayfa (Cep Boy)
5 TL
Etiketler:
Amaltheian,
Harlan Coben
31 Ağustos 2010 Salı
Robotlar (Ben, Robot) | Isaac Asimov
Orijinal ismi I, Robot olan romanın adı Türkçe'ye kimi yayınevlerince Ben Robot, kimi yayınevlerince Robotlar diye çevrilmiş, benim okuduğum Hürriyet Yayınları baskısının adı Robotlar'dı.
Ben Robot, aslında birbirinden bağımsız öykülerden oluşuyor. Bir robot psikoloğu Susan Calvin'le yapılan bir röportajlar dizisi şeklinde yazılmış roman. Susan Calvin röportaj esnasında mesleğini anlatıyor, robotların insanların yaşamına girdiği ilk yılları, robot haklarını, robot kanunlarını açıklıyor ve meslek yaşamı boyunca karşısına çıkan ilginç olayları okuyucuyla paylaşıyor. Bu ilginç olaylar içinde, insanların robotları ne amaçlarla kullanabilecekleri, robot teknolojisi gerçekten akıllı robot yapabilecek kadar gelişmiş olsa, uygarlığı nelerin bekleyebileceği gibi soruların cevaplarını da alabileceğimiz hikayeler var.
İlk hikayede çocuk bakıcısı olarak kullanılan bir robotu anlatıyor Susan Calvin. Robotların duygularının olup olmadığı konusunda tartışmalar, robot psikojisi diye bir bilim dalı olmasına rağmen hala var. Susan Calvin de Robbie adlı robotu örnek gösteriyor bizlere. Sonraki öykülerde de Üç Robot Yasası'nın değiştirilmesi halinde insanları bekleyen tehlikeleri anlatıyor, robotların kendi akıllarına, kendi iradelerine sahip olmalarının getirebileceği sorunları gözler önüne seriyor.
Peki bu Üç Robot Yasası nedir? Üç Robot Yasası, Isaac Asimov'un öngördüğü, robot biliminin ilerlediği takdirde, akıllı robot yapımında her robotun beynine kazınması gereken üç kural:
1) Bir robot bir insana zarar veremez ya da bir insanin zarar gormesine seyirci kalamaz.
2) Bir robot 1. kuralla çelişmedigi surece bir insanin emirlerine uymak zorundadir.
3) Bir robot 1. ve 2. kuralla çelişmedigi surece kendinin zarar gormesine izin veremez.
Romandaki hikayeler bu yasaların önemini anlatan hikayeler. İşgücünden daha verimli yararlanabilmek için ilk maddenin zayıflatıldığı yapay zekaların, belli bir süre sonra kendi mantıklarını işletebildiklerini gördüklerinde ortaya çıkabilecek tehlikeleri nasıl önlediklerini anlatıyor Susan Calvin. Daha sonra kimsenin bilmediği bir araştırmayı biz okuyucularla paylaşıyor. Zihin okuyan bir robotun yaradılışını ve zihin okuyan bir varlığın, insanları nasıl rahatsız ettiğini, onu nasıl yok etmek zorunda kaldıklarını sadece biz okuyoruz, bu röportajın şanslı okuyucuları olan biz! Sonrasında bir robotun, kendisine bir insan olan şefi tarafından kızgınlıkla söylenen "Ortadan kaybol, seni gözüm görmesin!" sözlerinin komut olarak algılandığını ve robotun ortadan kaybolma yöntemini gülümseyerek okuyoruz.
Okudukça da gerçekten 2010'da nasıl oluyor da hala sadece yerinde sağa sola dönebilen robotlarımız var diye hayıflanıyoruz işte...
Bilimkurgu severlerin elbette kaçırmamaları gereken bir eser.
Not: İnsansı şekilde hareket edebilen robot Asimo'nun ismi, Isaac Asimov'a bir selamdır.
Not 2: The Alan Parsons Project isimli progresif rock grubu, çeşitli romanları konu eden konsept albümler çıkarır. I, Robot isimli bir albümleri de var, bu kitap için çıkarılmış ve çok eğlenceli, çok güzel bir albüm. Albümü de tavsiye ederim.
Etiketler:
Isaac Asimov,
sweet leaf
İstanbul Bir Masaldı/ Mario Levi

"Farklı yerlerde, farklı bakışlarda çok uzun süre hiçbir şey hissetmeksizin görüştüğünüz konuştuğunuz olur kimi insanlarla... Bir hayatın, bir başka hayatın, sizi izlediğini her geçen gün biraz daha çok içine aldığını, tutsağı kıldığını, ayıramazsınız o zamanlarda... Oysa bazı küçük önemsizmiş gibi görünen ayrıntılarla, her geçen gün biraz daha, gizliden gizliye hazırlanırsınız.. Tüm yaşananlar o an içindir, o dokunuş içindir aslında... Çünkü bazı ilişkiler hep o yeri, o zamanı bekler. Sonra o büyüye, bir daha çıkmamasına girmeye başlarsınız..."
Çok uzun zaman oldu kitabı okuyalı. Kitaptan aldığım notları geçen bulunca, geçmişe bir geri dönüş durumu oldu.
İstanbul Bir Masaldı, masal gibi ilerleyen bir kitap, ama bu kitabı ya çok seviyor insanlar, ya da sıkılıp bırakıyor.
Mario Leviyi zamanında İz tv'de bir programda izlemiştim. Harika bir evi vardı, böyle o çok sevdiği İstanbulunu en iyi görebileceği yerde, kendine ait köşesinde. O zaman daha iyi anlamıştım onun tasvirlerini belki..
Bu kitap "azınlıklar" ile ilgili bir kitap yazarın deyişiyle. Bir nevi onlara gönül borcunu ödemiş yazarak. Musevilerin İstanbulu, onların bakış açısıyla, konuşma diliyle, İstanbulun sokakları, dükkanları, sohbetleri, hepsi...
O kişileri bize takdim ediyor, hikayelerini sanki okumuyoruz, dinliyoruz. Uzun uzun bizlere anlatıyor ve çoğu yerde tasvirlerle bezeyerek, Olga, Monsieur Jak, Kirkor amca, Yelekci Niko, Eva, Schwartz ve daha sanırım şu an ismini hatırlayamadığım nicesi'nin hikayesi onun kaleminden akmış gitmiş. O insanları tanıyormuşçasına bir hisle, merak ediyorsunuz hikayelerini, hani sanki Mario Levi sizi o güzel manzaralı evine davet etmiş, en sevdiği kahvesinden ikram etmiş ve başlamış anlatmaya gibi...
Bir yandan'da öylesine bir hüzün mevcut kitapta, bazı yerlerinde içiniz buruluyor...
"Bazı aşkların hiçbir zaman bitmeyeceğini, ayrılıklara karşın hayatın içinde bir yerlerde, tıpkı ölümlerden sonra devam eden o ilişkiler gibi sessiz sedasız yaşamaya devam ettiğini, bazı sözcüklerin, bazı resimlerin,nesnelerinse, o uzun yolda, her geçen gün biraz daha anlam, dahası yaşanırlık kazandıklarını kaçıncı kez anlayışım bu.."
"Yanlış yerlerde, yanlış insanlarla, yanlış hayatı kabullenen çok insan vardır. O,uzaktan baktığımız ya da baktığımızı sandığımız yerlerde..."
"O hayatların içinde olanların taşımayı çok iyi bildikleri maskeler, her geçen gün biraz daha ustalaştırılarak takılmış...
Maskeler takılmış evet... Başkalarının arasında olabildiğince kalmak yada kendini, başkalarının arasında kalarak kaybettirmek için..."
"Bazı aşkların hiçbir zaman bitmeyeceğini, ayrılıklara karşın hayatın içinde bir yerlerde, tıpkı ölümlerden sonra devam eden o ilişkiler gibi sessiz sedasız yaşamaya devam ettiğini, bazı sözcüklerin, bazı resimlerin,nesnelerinse, o uzun yolda, her geçen gün biraz daha anlam, dahası yaşanırlık kazandıklarını kaçıncı kez anlayışım bu.."
"Yanlış yerlerde, yanlış insanlarla, yanlış hayatı kabullenen çok insan vardır. O,uzaktan baktığımız ya da baktığımızı sandığımız yerlerde..."
"O hayatların içinde olanların taşımayı çok iyi bildikleri maskeler, her geçen gün biraz daha ustalaştırılarak takılmış...
Maskeler takılmış evet... Başkalarının arasında olabildiğince kalmak yada kendini, başkalarının arasında kalarak kaybettirmek için..."
Bunları not ederken, muhtemelen sizde kendi içinizde bir yolculuğa ve hüzne çıkıyorsunuz ister istemez.
Kitabın ilk çıktığı zaman kapağı daha güzeldi açıkçası. Okurken ara ara kapağına bakardım (evet saçma bir şey olsa da) Bu kapak ise göz yoruyor sanki, ne dersiniz?
Etiketler:
Mario Levi,
Sycorox
30 Ağustos 2010 Pazartesi
Mülksüzler | Ursula K. Le Guin
Mülksüzler, Hugo ve Nebula bilimkurgu ödülleri sahibi yazar Ursula K. Le Guin'in ütopik bilimkurgu romanı.
İki gezegen var romanda, Anarres ve Urras. Urras günümüz dünyasına benzeyen, kapitalist sistemle yönetilen farklı ülkelerin bulunduğu bir gezegen. Günlük güneşlik, bitki örtüsü ve hayvanları bulunan, insanların sağlıklı ve mutlu oldukları, pek çok eşyaya sahip oldukları, işlerini kendileri seçtikleri bir dünya Urras. Anarres ise aksine kurak, bitki örtüsü olmayan, bunun yerine toz dedikleri kaya parçacıklarının uçuşarak insanları hasta ettiği, insanların dışında sadece birkaç balık türü ve birkaç küçük hayvanın bulunduğu bir dünya. Anarres'te insanların özel mülkiyetleri yok. Orda her şey insanların gözü önünde, hep birlikte üretiliyor, insanlar ihtiyaçları olduğu kadarını alıp kullanıyorlar, eskimedikçe yenisine ihtiyaç duymuyorlar. Anarres, anarşist - sosyalizmle yönetiliyor, olması gerektiği gibi bir komünizm var Anarres'te. Aile kurumu yok, sevgililik bile tam anlamıyla yok, insanlar istedikleri insanla, istedikleri kadar birlikte yaşıyorlar, çocukları biraz büyüdüğünde eğitim ve barınma ihtiyaçlarını sağlayan yurtlara veriliyor, anne - baba kavramlarını bile bilmiyor çocuklar, çocuk sahibi olmanın bile mülkiyetçiliği arttıracağı düşünülüyor çünkü. Anarres'teki insanlarla Urras'taki insanlar aslında birbirinden çok farklı değiller. Anarres, Urras'tan göç eden Odocuların gezegeni, sadece yüz elli yıldır Odocu devrimciler Anarres'te yaşıyorlar ve Le Guin'in bize anlattığı hikaye, bir devrimden sonra neler olabileceği...
Odo, Urras'tan Anarres'e göç edenlerin atası. Odo, bir kadın, bu yüzden Anarreslilerin "Komünist Manifesto"sunun buram buram bir kadının elinden çıktığı da belli oluyor. Aşk, cinsellik, annelik gibi kavramların aslında "Her şeyi paylaşırız, mülkiyete gerek yok." mottosuyla ne kadar çeliştiğini görebiliyoruz açıkça. Odo'nun başlattığı mülkiyete, sisteme karşı isyan, devrimle sonuçlanır ve yüz elli yıl kadar önce Urras yönetimine başkaldıran Odocular, Urras'ın uydusu Anarres'e göç ederler. Bu ilk göçten beri Urras'tan hiçbir canlı Anarres'e, Anarres'ten hiçbir canlı da Urras'a gitmemiştir. Anarresli halk, kendi yağıyla kavrulurken, Urras'tan arada bir yük gemileri kimi madenleri almak için Anarres'e gelir. Romanımız da bu yük gemilerinden birisiyle Urras'a giden, gezegenler arası ilk yolcu olan Shevek'in yolculuğuyla başlar...
Mülksüzler, her şeyi körü körüne savunan, bir devrim olduktan sonra neler olacağıyla ilgilenmeyen, arkası boş bir devrim romanı değil, altyapısız bir ütopya değil. Ursula K. Le Guin kesinlikle çok büyük bir yazar, Mülksüzler de çok büyük bir roman. Bilimkurgu meraklılarına öneririm ama sadece bilimkurgu sevenleri değil de siyaset tarihiyle ilgilenenleri, ateşli devrimcileri, felsefe sevenleri de bu kitapla tanıştırmak lazım diye düşünüyorum. Pek çok cümle üzerinde dakikalarca düşünecek, elinizden de bırakamayacaksınız, emin olun.
Etiketler:
sweet leaf,
Ursula K. Le Guin
3 Ağustos 2010 Salı
Mahalle baskısı her yerde aynı ikiyüzlülükle...
Masumiyet Çağı aylardır elimde sürünen, bir türlü bitiremediğim, oldukça romantik ama "içi boş" denemeyecek bir kitap. Yazar Edith Warton, aynen İngiliz rakibeleri Bronte kardeşler ve Jane Austen gibi, o zamanki toplumda kadının konumunu, erkeklerin kadınlardan beklentilerini sorgulamış, iyi de etmiş bakın bize bir fikir veriyor?
19. Yüzyılın sonu... Avrupa Amerikadan bir baş önde, modayı bugünun aksine amerika avrupadan takip ediyor... Amerikada bir Avrupa sevdası, kompleksi. Newyork sosyetesinde bir yasak aşkı konu ediniyor kitabımız. Yasak aşk dediysek yanlış anlamayın, zamanın çevresinin tutuculuğu ile son derece uyumlu masum bir aşk bu. hikaye bu aşk filizinin etrafında dönerek, aşıkların kaderini anlatırken bir yandan da ikiyüzlü sosyetenin tutuculuğu ile bizi hayretlere düşürüyor. Bir kadın, evliliği ne kadar berbat olursa olsun dul damgası yemektense boşanmamayı tercih ediyor, kadınlardan erkeğin bir adım arkasında durması, ondan beklenileni yaşaması, olaylara çok kafa yormaması, yorum yapmaması bekleniyor vs. vs. Değişen birşey yok yani, hala iyi bir eş, iyi bir anne olma misyonu verilmiyor mu kadına?
Kitap kötü değil fakat beni çevirisinden midir nedendir bilemedim, inanılmaz sıktı. sürüklenemedim.. Filmini de izlemiştim, ilginç bir şekilde film kitaptan daha çok hoşuma gitti. Tavsiye ederim!
Gerizekalılar | Gökay Akın
Gökay Akın'ın debdebeli öğrencilik hayatını gururla arka kapak ve önsözüne koyduğu, bir garip kitap : Gerizekalılar. Yazarın anarşik öz geçmişi ilgi çekici! 4 değişik liseden atılmasını anladım ama, sistemi eleştirmek için üniversiteyi bırakmasını çözemedim. Yine de inadına aldım okudum kitabı. -kimbilir özgeçmiş bu noktada amacına ulaştı belki de-
Bir roman denemez, daha çok uzunca bir öykü, kapağı çok hoş.
Kitap, hepimizin rahatsız olduğu, tüketen, tepkisiz, televizyonun esiri olmuş bir topluma dönüşme fikrinin etrafında dönüyor. Osman ve Mahmut pek de akıllı sayılmayacak iki kuzendir. Soğuk bir kış günü,tv de yayınlanan "Aşkın Kanunu" dizisinin seksi oyuncusu Banu billur'un peşine düşmek üzere yola çıkarlar. Yolda başlarına iş gelir demek isterdim ancak malesef, Osman ve Mahmut'un geçtiği yerlerdeki insanların başlarına tülü işler geliyor.
Koyun davranışlı, akıllarını kullanamayan insanların içine düştüğü durumlarla bol bol dalga geçiilmiş. yine de birşeyler eksik gibi geldi okurken bana.
En çok rahatsız olduğum şey ise yazı fontu idi. Çocuk kitabı fontu kullanmışlar kitapta! Okurken alışana kadar epey sinir etti beni font. zaten 30-40 dakikada bitiyor kitap, değişik bir deneme olmuş.
Çok çok ucundan bir Bret Easton tadı almak mümkün belki. ama gerçekçi olmak gerekirse onun kurgularına ve yazım diline göre "gerizekalılar" daha cılız kalıyor. Yazarın ilk kitabı daha. Doğrusu yazacağı başka kitaplarını da merak eder, okumak isterim. Türk edebiyatında da bu tarz tepkisel, eleştirel denemeleri görmek cidden zevkli.
Merakta kalanlara kitaptan bir kuple:
"Kavga ile sevişmek arası o şey tekrar başlıyordu. Azgın türkücü, elini atacak yer bulamıyor, çaresizce saçlarını çekiştiriyordu kadının. Derken yavaş yavaş eli beline kayıyor, bütün Türkiye, türkücüyü Banu Billur’un kilodunu sıyıracak diye beklerken İPANA diş macunu satın almayan erkeklere kadınların ‘asla vermeyeceğini’ ima eden güler yüzlü bir reklam ’pat’ diye araya öyle giriyordu ki; ’WOLSWOGEN’in fark yarattığını, ’MOTOROLA’ sahibi olmayanın kalmadığını, ’NIKE’ ürünlerinin dayanıklılığını, ‘TADIM’ sucuğun tam ağızlara layıklığını, erkek adamın ‘GILLETTE’ kullanması gerektiğini bir çırpıda öğreniyor, iki bilemedin üç hafta içinde, bütçenizin uygunluğuna göre ürünlerden bir bilemedin bir kaçını mutlaka alıyordunuz."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




