19 Eylül 2012 Çarşamba

Ben,Efsane!,Richard Matheson

                                   
Richard Matheson’un en güçlü eserlerinden birisi.Kesinlikle sinema versiyonuyla ilgisi yok,şimdiden belirtelim…Eser aslında çok güzel bir kıyamet sonrası roman olma özelliğinin dışında metaforları da ustaca kullandığı için başarılıdır.Açıklayacağım…

Robert Neville,ölümcül bir salgının ardından hayatta kalmış tek insandır.Geri kalan herkes ölmüş,medeniyet çökmüştür.Ancak Dünya’nın başka sahipleri vardır artık:Vampirler…Geceleri hayatta kalan son insanı sığınağından çıkarmak için her oyuna başvuran canavarlardır onlar.
Kurgu 1. tekilden yazılmış ve kıyamet sonrası dünyada hayatta kalma rehberi gibi başlıyor.Aralarda kişisel geçmişe dair anılar ve ayrıntılarla süslenen kurgu güçlü ve keyifli bir okuma sunuyor.Yalnızlığıyla sınanan karakterimiz çoğu kez dışardaki canavar sürüsüne katılma arzusuyla doluyor ancak onlardan biri olma düşüncesinin dehşeti yalnızlığını yeğlemeye itiyor kendisini.Araştıracak başka kimse kalmadığı için salgının nedenlerini araştırıyor ve çeşitli deneyler yaparak rakiplerini tanımaya çalışıyor.Yalnızlığına ufak molalar verilse de,bu molalar daha ciddi yıkım yaratıyor karakterimizde.O bir çağın son temsilcisidir,insanlığın son kalesi onun evidir.
Yazar açıkçası burada değişen topluma ayak uyduramayan kimselerin hikayesini anlatmıştır ancak çoğu zaman yanlış yargılanan bu eser,gene de değerinden bir şey kaybetmez.Neville’in iç çekişmeleri modern insanın yalnızlığından kurtulmak için verdiği çabaların metaforudur.Yazar,sosyal göndermeler ve dini sorgulamalarla eseri süslemiş kuru bir kıyamet sonrası roman olmasını engellemiştir.Yazar, cinayet psikozunun baskısını;rakiplerin canlı olmadığı teziyle önüne geçerek karakterimizin akıl sağlığını korumayı başarır.Ancak bazen bu bile yeterli olmaz…Karısını gömdükten sonra tekrar öldürmek zorunda kalan Neville aylarca kendine gelemez:İçeriden de ihanete uğramıştır kalesi. Ne kadar dirense de düşmanları onun tek zayıflığından faydalanmayı bilirler;yalnızlığı,Neville’in düşüşü olur.
Yazar,kitabının sonunda efsanenin ne olduğunu açıklar;eski çağlara ait,modası geçmiş şey…Ancak dokunulmazdır:Değiştirilemez.Neville amacına ulaşmıştır,o güruha katılmamıştır.Kitap bu şekilde son bulur.İnsan denen şey artık vampir nasıl bir zamanlar efsaneyse,şimdi efsane olmuştur.Toplumsal kalıplar yer değiştirmiştir.Bu değişime ayak uydurmayan insanın hikayesidir Ben efsane.
Yazar,aynı zamanda vampir efsanesine dair özellikleri de mercek altına alır ve mantıklı bilimsel açıklamalar getirir çoğuna.Tek eksik kaldığı konu patoloji ve epidemiyoloji hakkındaki bilgilerdir.Onun dışında başarılı bir roman güçlü,bir bilimkurgu klasiği olduğunu kanıtlıyor her sayfasında.Bana keyifli bir okuma sundu,size de sunacağına eminim.Başka incelemelerde görüşmek üzere.

Kendini Aldatmanın Psikolojisi,Daniel Goleman


Daniel Goleman,en çok duygusal zeka ve kullanım alanları üzerine araştırmalar yapan bir psikologdur.Duygusal zekanın kurucu babalarından olan Goleman,bu eserinde insanın en zayıf noktası üzerinde yaptığı araştırmaları paylaşmış.Zihinde açılmış boşluklar olan "lacuna"ların tespiti ve onarılmasının imkanı olup olmadığını açıklamış.Günlük yaşamda karşılaştığımız sosyal dinamiklerin incelemeleri yapmış ve bunlarla ilgili yaptığımız yanlış kabulleri ortaya çıkarmış.Mesleki jargonla okuyucuyu sıkmadan,son derece anlaşılır bir şekilde tespitlerini ve çözüm önerilerini paylaşan Goleman;kendimize söylediğimiz yalanları yüzümüze vurmuş,azarlamadan çıkış yolları göstermeye çalışmıştır.
Yazarın en sevdiğim özelliği anlaşılabilir olması,akıcı yazması,bağlantıları güçlü ve yerinde kullanması,herkesin rahatlıkla okuyabileceği kitaplar yazmasıdır.Kendisinin diğer kitaplarını da keyifle ve sıkılmadan okuduğumu belirtmeliyim.Aynı zamanda bireyi savunması ve çözümü bireye bırakması da yazarı diğer psikologlardan ayıran önemli ayrıntılardan biridir.Self-help ve nlp tuzaklarına takılmadan okuyucuya ulaşmayı başarması ise takdire şayan bir şey.

"İnsanın kendine yalan söylemesi,başkalarına söylemesinden her daim daha acıdır."

Carlene Thompson | Since You Have Been Gone


Merhaba!

Uzun zamandır yazamıyorum ancak ev ödevimi ziyadesiyle yapıyorum; merak etmeyin! Hakkında yazacağım onlarca kitap vardı elimde ancak diğer yandan dünyanın en tembel insanıydım! Derken, izleyici sayımızın 1000'i geçmiş olması birden silkinip kendime gelmeme neden oldu; kendinizi bir dizi polisiye kitap okumaya hazırlayın!

~~

Carlene Thompson'ın Since You Have Been Gone'ını İstanbul'daki kitapçılardan birinden, kelepirden aldım. 1 TL idi ve tam olarak bu sebeple, aldım denemez, üstüne atladım denebilir. Yazarı hiç duymamıştım, kitaba dair tek bir fikrim yoktu. Sadece kitabın üzerindeki "Don't Close Your Eyes'ın Yazarından" yazısını görünce "Demek ki kadının en az bir kitabı bir ara ortalığı sallamış" diye düşünerek kitabı satın aldım.

Her ne kadar kitabın adı romantik bir aşk kitabı hissi veriyor olsa da kitap, benden bekleneceği üzere bir polisiye.

Rebecca bir psişik. Çocukluğundan beri yaşadığı onlarca öngörü birçok olayın çözülmesini sağlarken yeteneği en gerekli olduğu anda işe yaramıyor; kardeşi kaçırılıyor ve fidyenin ödenmesine rağmen ölü olarak bulunuyor. O noktada herkes Rebecca'yı suçlamaya başlıyor, küçük kız birden herkesin parmakla gösterdiği, arkasından pısır pısır konuştuğu, üzüntüsünü içine atan, babasız, annesini de alkole kaptıran genç bir kız haline geliyor. Bunun üzerine Rebecca, yaşadığı o küçücük kasabadan şehre kaçıyor, yeni bir hayata başlamak üzere...

Lakin yıllar sonra yaşanan bir olay kasabaya geri dönmesine neden oluyor. Ailesinden başka bir çocuk kaçırılıyor. Ve yine tüm gözler tam o sırada kasabaya dönen Rebecca'ya kilitleniyor.

~~

Rebecca'nın üzerinde hissettiği baskı, korkuları, ailesiyle olan ilişkileri, çocukluk aşkıyla bir araya gelişi, olayların birbirine bağlanışı... Bu kitap, güzel ve sürükleyici bir kitap yazabilmek için gizemli örgütlere, devlet sırlarına, abidik gubidik işlere girilmesine hiç de gerek olmadığını gösteriyor. Kitabın dili çok yalın, olaylar hepimizin başına gelebilecek olaylar... Ancak polisiye bir kitapta olması gereken heyecan unsuru tüm gücüyle ayakta duruyor!

Çok sevdim ben! Çok!

Her ne kadar tüm polisiye severlerin bu kitabı okumasını istesem de ne yazık ki Carlene Thompson'ın tek bir kitabı bile Türkçe'ye çevrilmemiş. Buna ek olarak, İngilizce'sini de ne kadar bulabilirsiniz bilemiyorum, zira benimki tamamen şans olmuş!

Bu kitabı okuduktan sonra çevremdeki tüm sahafları gezdim. Kadının Don't Close Your Eyes'ını da okumak istiyorum ancak hiçbir yerde bulamadım. Biraz soruşturunca kitabın Türkiye'de olmadığını öğrendim ki çok ciddi bir hayal kırıklığı yaşadım! Belki diyorum... Belki, aranızda yurtdışında yaşayanlar vardır; belki Don't Close Your Eyes'a denk gelirsiniz... Belki benim için satın alırsınız? Ve belki bana gönderirsiniz! Tüm masraflarını karşılamaya ziyadesiyle hazırım! Belki o kitabı bulabilecek kadar iyi bir şirin olmuşumdur! Lütfen olmuş olayım! Lütfen!

~~

Kitabın en sevdiğim cümlesini paylaşmadan da edemeyeceğim!

To find a killer, she'll have to face what she fears most - her own mind.

Öpücükler!

Özgürlük Ve Kader,Rollo May


Rollo May'ın varoluşçu psikoloji üzerinden yazdığı kitaplarından birisi.Kendisi yılların tecrübelerini ve kişisel çıkarımlarını harmanlayarak;Batı toplumlarını eleştirmiş,ilaç kullanımı ve "yeni narsizmin" yükselişini irdelemiş,toplum tarafından dayatılan konformist kabullere başkaldırmış,"özgürlük" ve "kader" gibi devasa kavramları tekrar tanımlamış.Doğu felsefelerinden çıkış yolları arayan çoğu yeni çağ psikologlarının aksine kavramların altındaki imaları anlamaya çok yaklaşmış ve güzel tespitlerde bulunmuş.Kitabın yayınlandığı 1981 yılından bugüne psikoloji alanında çok sayıda devrim oldu,ancak yazarın bazı çıkarımları  o kadar güçlü ki zamanın ve değişimin karşısında sağlam durabiliyorlar.
Yazarın açıkçası Gandhi'nin tüm pasifist felsefeyi kurmasına yardım eden Hindu destanı olan,Bhagavad Gita'yı okumuş olsa kader kavramını nasıl tanımlayacağını düşünmeden edemedim okurken.Ortodoks psikologların görüşlerinden uzaklaşmış özgür fikirleri olması,bireyin seçenekleri olduğunu savunması,tahakkümü bireye tercih eden "psikolojinin yeni dini olan davranışçılık ekolüne" açıkça ve umarsızca saldırması,"konformizme" karşı bireyi savunması yazarın çok büyük artılarından.
Yazar güçlü alıntılar ve hikayelerle görüşlerini desteklemiş,eksik kaldığı yerler elbette var ancak büyük kavramların ne olduğunu gerçekten bilmediğimizi sadece bildiğimizi sandığımızı bize açıkça göstermeye cesareti olması bile okunması için yeterli bir neden.


"Talihi gırtlağından yakalayacağım.Beni bütünüyle yenemeyecek." Beethoven

18 Eylül 2012 Salı

Amat, İhsan Oktay Anar


Amat, İhsan Oktay Anar'ın Yedinci Gün'den bir önceki romanı, 2005 yılında, İzmir Bostanlı'da yazılmış.

İhsan Oktay Anar, Amat'ta da yine bir eski zaman hikayesi, bir masal anlatıyor. Kaptan Diyavol Paşa, bir salı günü 247 mürettebatın bulunduğu bir kalyonu, İstanbul'dan kaldırır ve hikaye, salı günleri deniz yolculuğuna çıkılmaması gerektiğini anlatan bir denizci efsanesiyle başlar. Ve birçok denizci efsanesiyle ilerlerken, ölümsüzlük merakını yenemeyen ikinci kaptan Süleyman Reis, Borucu Eşek İsrafil, Kazdağlı Tomarcı gibi pek çok karakterin korkusu, inanışı, efsanesi, günahı ve sırrıyla, pek çok deniz çatışmasıyla devam eder, güzel bir sürpriz sonla da biter.

Şiddetle tavsiye ederim, bu da kitaptan, eftamintokofti kelimesinin anlamına sözlükten baktıran bir alıntı:

"Bu palavracı deminden beri sana dümbelek çalıyor! Yok efendim iki fırkateyn batmış! Yok esrarengiz bir gemi varmış! Yok kapkara sancak çekmiş! Daha neler! nedense bu hayalet gemiler hep kara sancaklı olur ve sislerin arasından çıkar gelirler. Top tüfenk para etmez. Bahse girerim ki mürettebatı da ölüdür! Yok daha neler! Asma sakal, takma bıyık! Böyle eftamintokoftilere inanma!"

Bozkırkurdu, Hermann Hesse


(Bu kapağı Tumblr'da görüp çok sevdiğim için Türkçe baskısının değil de bu baskının kapağını görsel olarak kullanmak istedim.)


Roman, Bozkırkurdu Harry Haller'in ev sahibinin yeğeni tarafından Bozkırkurdu'nun günlüğünün bize sunulmasıyla açılır. Sunucu, Bozkırkurdu'ndan bahsederken "Görüleceği üzere akıl sağlığını yitirmiş olduğuna şüphe yok," der ve bizleri günlükle başbaşa bırakır.

Harry Haller, Hermann Hesse'nin izdüşümü bir karakter; yazar, düşün adamı, çevirmen, müzik bilimleriyle uğraşmış biri, bir okur... Ancak Harry Haller'i Harry olmaktan alıkoyan ve içten içe onun bir insan olarak kendini geliştirmesine muhalefette bulunan, içgüdüsel, ilkel bir yanı vardır. Bu yanı yüzünden kendisine Bozkırkurdu der. Harry'nin eline bir gün, bir tiyatrocu tarafından tutuşturulan "Bozkırkurdu Üzerine Bir İnceleme" başlığını taşıyan bir kitapçık, Harry'nin iç dünyası üzerine yazılmış bir incelemedir ve Harry bu kitapçığın kimin tarafından, ne amaçla yazıldığını, kendisine neden ulaştırıldığını düşünedursun, çaresiz bir akşamda bir pavyonda tanıştığı Hermine, hem Harry'nin hayatını değiştirecek hem de sorularını cevaplandıracaktır. Romanın son bölümü akılalmaz bir fantazyanın kapılarını aralarken okuyucuya "entelektüel gelişim" ile "yaşamın küçük zevklerinin tadına varma"nın da karşılaştırmasını yaptıracaktır.


"Yalnızca kaçıklar için..."


24 Haziran 2012 Pazar

Knulp, Hermann Hesse


Hermann Hesse'nin Knulp adını verdiği bir gezginin başından geçen üç öyküyü içeren bu kitapta ilk olarak Knulp'un eski bir dostunun evinde konaklaması, ikinci olarak yine eski bir dostuyla insan ruhu üzerine yaptıkları bir sohbeti, son olarak da gençliğinde arkadaşı olan bir doktorla karşılaşıp hasta olduğunu, ölüme yaklaştığını fark etmesini okuyacaksınız.

Knulp, gençliğinden bu yana serseriliği, başıboşluğu sürdürmüş bir adamdır. Hiçbir zaman hiçbir yere bağlı kalmamış, bu yanı ona pek çok şey kaybettirmiş olsa da onu diğer insanlardan farklı hale getirmiştir. Kitaptaki öyküler boyunca da pek çok insanın hayatına girip çıkıyor, kimsenin hayatında kalıcı olmuyor ama herkesi düşündürecek bir şeyler yapıyor, söylüyor, anlatıyor ve ondaki havai, muzip yan, kişileri mutlaka iyi ya da kötü etkiliyor, Knulp'un ise umrunda değil. Son öyküde hayatını gözden geçirirken bir arkadaşının da ona dediği gibi "Serseri bir hayatı seçtin ama etkileşime girdiğin tüm insanları eğlendirdin, Knulp." Aynı karakterin birbirinden bağımsız üç öyküsünden oluşan güzel bir öykü kitabı.

21 Haziran 2012 Perşembe

Konuk Kız (L'Inviteé), Simone de Beauvoir


Beauvoir, ilk romanında ilginç bir ilişkiyi ve insanın en temel duygularından biri olan kıskançlığı konu alır.

Pierre ve Françoise, dönemin savaşın eşiğindeki Fransa'sında, Paris'te sanat çevreleriyle yakın ilişkilerde bulunan tiyatrocu bir çifttir. Aralarındaki ilişki, Sartre ile Beauvoir'in ilişkisi gibi bir "serbest ilişki"dir. Birbirlerine bağlı olmaktan ziyade "bir olmak" kavramına daha çok önem vermekte, istedikleri takdirde başkalarıyla da aşk ilişkileri yaşayabileceklerini öngörerek yine de ortak bir hayatı, birlikte kurdukları işleri ve hayalleri gerçekleştirmeye özen göstermektedirler.

Yapı itibariyle kadın açısından her daim kafa kurcalayıcı olsa da dinginlikle bu ilişkiyi kabullenip Pierre ile ortak hayatlarından oldukça memnun olan Françoise'ın canını sıkan yegane nokta, dönemin Paris'inde kendine arkadaş olarak seçebileceği herhangi bir kadın tanıyamamış olmasıdır. Sanatçı arkadaşları ona oldukça boş kafalı gelirlerken memleketinden Paris'e birkaç gün geçirmek için gelmiş olan Xaviere'le tanışan Françoise, Xaviere'i Paris'te kalmaya ikna etmeye çalışır. Böylelikle bu genç kızı onda sanat çevrelerindeki arkadaşlarından ayrı bir ışık gördüğü için yakınında tutabilecek, onunla dost olabilecek, işi ileriye götürerek bu gencecik körpe dimağa sanat aşkı aşılayarak onu biçimlendirebilecektir.

Xaviere'in Paris'te Françoise'ın konuğu olarak kalmaya karar vermesi, Pierre ve Françoise'ın arasındaki dengeyi bozacak, zaten dışarıya açık olan bir ilişkiyi daha da karmaşık hale getirecektir.

Romanın konusu zaten ilginç, konunun ele alınış biçimi de gayet ilginç. Yer yer Sartre'ın Bulantı'da kullandığı betimlemelere rastladığınızda gülümseyebiliyorsunuz, "elinizi masanın üzerine bıraksanız da onun varlığı sizden ayrı devam ediyordu" gibi. Françoise'ın kadınlık gururu, kıskançlık ve aşk üzerine yapmış olduğu saptamalar da Beauvoir'ın ağzından çıkar gibidir, kitabın Beauvoir'ın anılarından roman haline gelmiş olduğunu tahmin etmek çok da zor değil.

Salon tarzı Türk filmleri havasında geçen olaylar, sanat ve sanatçıların hayatlarına eleştirel bir bakış, savaşın eşiğinde sanat, kadın erkek ilişkileri ve kıskançlık üzerine güzel bir yapıt, tavsiye ederim.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Yabancı, Albert Camus


Mersault, yalnız başına yaşayan, bir büroda çalışan bir Fransız, kendi kendine, basit hayatını sürdürürken eline geçen ve annesinin ölümünü bildiren bir telgraf yüzünden, olağan işlerinin dışında bir şeyler yapması gerekiyor. Bir yaşlılar yurduna teslim ettiği annesinin cenazesine katıldıktan sonra Mersault, bir kadınla görüşmeye başlıyor ve ardından bir arkadaş ediniyor. Her şeyi büyük bir hissizlik ve boşvermişlikle yapan genç adam, birbirini takip eden birtakım olaylar sonrası kendini hapishanede bulduğunda, olanlar ve hissiz bir hayat üzerine çıkarımlar yapmaya başlıyor.

Yabancı, Albert Camus'un en iyi edebi eseridir denir. Tıpkı Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ındaki C. gibi Camus'nun Yabancı'sındaki Mersault da hayatı pek heyecan verici bulmaz. Kendini sürükleyen akışa kendini ve yazgısını bırakmış gibidir. Yine tıpkı C. gibi aşk bile onu bu hayatta heyecanlandıramamaktadır, her şey olması gerektiği için oluyor yahut olmaması gerekiyorsa olmuyordur, üzerine düşünmeye, üzülmeye değecek hiçbir olay yoktur. Mersault'un annesinin cenazesindeki hissizliği de sonradan onu fazlasıyla düşündürecektir, kız arkadaşıyla yaşadığı o an için önemsiz gelen anlar da.

Zeki Demirkubuz'un Yazgı isimli filmi, bu kitaptan esinlenilmiştir ve The Cure'un Killing An Arab adlı şarkısı bu kitaba gönderme imiş.

Varoluşçuların, henüz bu kitabı okumamış Camus ve Sartre okurlarının, Aylak Adam'ı sevmiş okurların göz atmasını tavsiye ederim, pişman olacaklarını sanmıyorum.

12 Haziran 2012 Salı

Okyanusun Derin Ucu, Jacquelyn Mitchard


Beth, lise arkadaşlarıyla on beş yıl sonra yapılan bir partide buluşmak üzere, üç çocuğunu da yanına alıp partinin yapılacağı otele gitmiştir. Eşi Patrick, onlara katılmamış, henüz bir bebek olan Kerry, üç yaşındaki Ben ve yedi yaşındaki Vincent, Beth'in sorumluluğu altındadır.

Sadece beş dakika, lobideki işlerini halletmek için gözünü oğullarının üzerinden ayıran Beth, yaşamının dokuz yılını Ben'in hayatta olup olmadığını araştırarak geçirmek zorunda kalacak, o gün, hayatının en kötü günü olacaktır.

Roman, sürükleyici, bir o kadar da etkileyici. Sadece meraktan okuduğumu düşünüyordum, hikaye ilginç olduğu için, sanki bir film izliyormuşum gibi sonunu öğrenmek istediğimi sanıyordum ama her karakterin hisleri o kadar gerçekçi anlatılmış, her karakterin üzerine öyle güzel eğilmiş ki yazar, kitap bitene dek elimden bırakamadım.

Kendinizi annenin yerine koyarak düşünün, üç yaşındaki oğlunuz sizin küçük bir dikkatsizliğiniz yüzünden kayboluyor. Babanın yerine koyarak düşünün ki çok sevdiğiniz eşiniz, büyük bir sorumsuzluk yapıyor ancak o da oğlunu yitirdiği için üzgün ve konu oğlunuzun sağ salim bulunması... Kendinizi yedi yaşındaki çocuğun yerine koyarak düşünün, beş dakika için sizden kardeşinizin elini tutmanız istendi ama siz onu kaybettiniz... Kendinizi bebeğin yerine koyarak düşünün, içinde büyüdüğünüz aile, dokuz yıl boyunca kayıp diğer bir çocuğu arıyordu... Her karakterin, başlarına gelen kötü olaya diğerlerinden farklı tepki verişi, kişilerin çekirdek aile içinde dahi empati yeteneğinin sorgulanışı, ilginç bir öykü, bir bakıma polisiye, bir bakıma da dram olarak nitelendirilebilecek kötü bir senaryo. Yazar Jacquelyn Mitchard, romana ilk dört sayfayı yazarak başlamış ve bir diskete kaydedip yazmaktan vazgeçmiş, romanı yıllar sonra tamamladığında da yayıncılara göndermek üzere romanın ismini düşünürken "Benim küçük Hemingway'im" dediği oğlu romana bu ismi önermiş. Okyanusun Derin Ucu, başrollerinde Whoopi Goldberg ve Michelle Pfeiffer'ın oynadığı aynı isimli bir filme de çevrilmiş.

Sürükleyici bu roman, gerçekçi bir aile dramı karşısında insan psikolojisini anlatırken sizi teker teker her karakterin yerine koyup kendinizi sorgulamanızı da sağlıyor. "Acaba ben babanın yerinde olsaydım, oğlumuzu kaybettiği için eşime nasıl davranırdım?"
Related Posts with Thumbnails