23 Mayıs 2012 Çarşamba

Kalbin Böcüü - Atilla Atalay


Ben bu kitaba bayıldım. Bir mizahçının dilinden hüznü, kendi geçmişine gidişleri dinlemek ne kadar güzelmiş, dedim okurken. Hiç bitmesin istedim ama bir günde bitirdim, Kısa hikayelerden oluşan bu kitapta, bazen gözleriniz nemleniyor bazen de kahkahalar atıyorsunuz.

Yazarların çocukluklarında, ilk gençlik çağlarında farklı ortamlarda yaşamaları sanırım en büyük şansları. Atilla Atalay da, o şanslılardan. Şehir hayatı, köy hayatı ile yoğrulmuş ve oralarda yaşadıklarını o kadar güzel ifade etmiş ki.

Naif, içten, akıcı bir dille, yer yer dedesinin, babaannesinin ağzını kullandığı hikayelere de, ergenlik bunalımını henüz atlatmış, hayata tutunma derdine düşmüş ama elinden bir şey gelmeyen gençlik hikayelerini de, zevkle okudum.

Diğer kitaplarını da alıp okuyacağım, ilk fırsatta. Bugüne kadar neden okumamışım diye hayıflanıyorum. Tavsiye ederim.

Gerçek Renkler (Kristin Hannah)

Mamas Don't Let Your Babies Grow up to Be Cowboys by Willie Nelson on Grooveshark

Aile ilişkileri, bağlılık, aşk ve Seattle üzerine yine bir Kristin Hannah romanı.

Kristin Hannah'ın romanları hani manzaraları çok güzel olan filmler vardır ya, bana hep o etkiyi verir. Deniz veya göl kıyısında, bir kasabada, bağlılık üzerine olan insan ilişkileri.

İlk çıkan kitap Ateş Böceği Yolunda arkadaşlık ilişkisi üzerineydi konu. Öyle bir dostluk vardı ki, insan ister istemez benim niye yok diyordu.

İkinci kitap Kış Bahçesinde ise anneler ve kızları arasındaki sorunlara değilmişti Hannah. Hele öyle bir Leningrad kuşatması anlatımı vardı ki, bence sırf o bölüm için bile okunur.


Bu kitap ise ilgisiz babalar ve kızlarını ele alıyor. Aynı zamanda üç kız kardeşin sevgisi, bağlılığı, kıskançlığı ve aşkın iyileştirici etkisini anlatıyor.

Benim en sevdiğim şey yine kitabın Seattle'da bir çiftlikte geçmesi ve atlar, kovboy arka planı olmasıydı.

Eleştirdiğim şey üç kızı anlatırken ortanca kardeşi atlaması oldu. Yani onun hayatında da ciddi sorunlar var ama öbür iki kızın olaylarından yazar kıza gelememiş. Sanki arada sırada uğrayan teyzeleri gibi olmuş. Tek fonksiyonu o iki kızın arasını yapıp durmak olmuş. Onun yaşamına, ailesine daha fazla yer verilebilirdi. Bariz sırıtmış o durum.

Bu Willie Nelson şarkısı da kitapta çok yer veriliyordu, eklemeden geçemedim.

Yani kafanızı dağıtacak, insan ilişkileri, aile ve aşk üzerine bir roman arıyorsanız tam sizlik bir kitap. Arkasında yazılan yazıda dediği gibi, kıvrılın en sevdiğiniz koltuğa ve bir solukta okuyun.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Sadist | Norm Applegate


Uzun zamandır tüm kitapçıların raflarında gördüğüm ve satıcıların ısrarlarına dayanamayarak satın aldığım bir kitaptı Sadist...

Almaz olaydım! Okumaz olaydım! Zira neredeyse okumaktan soğuyordum!

Sadist, polisiye gerilim türünün bir örneği olması hedeflenmiş ancak sonsuza dek on bin sayfalık bir kitabın 400 sayfalık bir özeti olarak kalacak olan, öylesine "dan diye" bir kitap ki! Sayfalar arasında gidip gelirken sürekli sayfa numaralarını kontrol etme gereği duydum, hani yanlış mı bastılar ya da köpeğim kitabımın sayfalarını mı yedi diyerek. Meğer suçlu ne yayınevi ne de köpeğimmiş; suçlu, yazarın ta kendisiymiş. Yarım bırakılan betimlemeler, hop diye biten, zort diye başlayan cümleler, çevirmenin de hatalarından kaynaklanan özne karışıklıkları, konunun sekizinci sınıf Amerikan filmlerine mümkün olduğunca taş çıkartacak şekilde işlenmiş olması... BDSM disiplinine yaşadığı acı bir olay nedeniyle bağlanan bir katil, öldürücü seks oyuncaklarıyla döşenmiş bir bodrum katı, kaçırılan ve işkence edildikten sonra ölü bulunan striptizciler, polise yardım etmek üzere eyaletin her yerinde tanınan bir Dominatrix'in davaya karışması ve ardından kaçırılması... Ben böyle anlatınca en azından üçüncü sınıf bir Amerikan filmi çıkabilir diye düşünülebilir, sakın öyle düşünmeyin! Temel olarak katilin bu yolu seçmesine neden olan olay bile en fazla üç cümle ile anlatılıyor kitapta. Her cümle köksüz bir ağaç gibi, kafanıza kafanıza devriliveriyor!

Aslında kitabın ana konusu olan BDSM (Kölelik ve Hakimiyet, Sadizm ve Mazoşizm, Hakimiyet ve Teslimiyet) öylesine güçlü bir konu ki! Oysa öylesine derinlemesine incelenebilecek, anlatılabilecek, kimi yerinde baştan çıkartıp kimi yerinde tiksindirebilecek bir konusu var ki! Verin Grange'ın, Chattam'ın, Brown'ın, Koontz'un, King'in eline bakın neler çıkıyor! Böyle büyük bir potansiyel sunan böylesine hassas bir konuyu bu şekilde heba ettiği için hapse filan bile atılabilir Applegate benim gözümde.

Neyse, adamı hapse atamayabiliriz filan da bu kitabı gördüğümüz yerde kaçabiliriz mesela. Hatta pazardaki elmalardan bile uzak durabiliriz. O derece!

Öteki yandan kitap, yazar sanki bu kitabı serileştirecekmiş gibi bitiyor. Kalbimin bu acı ihtimale dayanamamasından korkuyorum.

Korkuyorum... ama kitap boyunca okuyabileceğiniz (onu da kitabın kapağında göreceğiniz) en güzel ve etkileyici cümleyi paylaşmadan da geçemiyorum.

"Ben mi? Ben her kadını nefesi kesilinceye kadar severim."


~

Bir de... "Yol böyle bir şey dedirtecek kadar" diyor ya kitabın kapağında... Haklılar, kitabın içi boş hikayesinin, cümlelerinin içine daldıkça gerçekten "Yok böyle bir şey" diyorsunuz.

Sevgiler,
Amalth.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar



Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Hayri İrdal'ın başından geçenleri, Hayri İrdal'ın ağzından anlatan bir roman.

Hayri İrdal, arkadaşı Halit Ayarcı'yla birlikte kurduğu enstitünün kuruluş hikayesini anlatırken bizi kara mizah ve ironi dolu bir öyküye sokuyor. Henüz son Osmanlı ve erken cumhuriyet yıllarında, yoksul bir ailenin çocuğu olarak başladığı öyküsüne, Halit Ayarcı'nın ölümüyle son verirken okuyucuyu hem zaman içinde gezdiriyor, hem bürokrasiye, devlet dairelerinin işlevlerine, işlemlerine, cemiyet hayatına, ülkeye yeni gelen ve bir nevi moda olan spiritüalizm ve psikanalize, yoksulluğa ve zenginliğe, eğitime ve cehalete dair pek çok ayrıntı ve olayla ince ince ördüğü bir hikaye anlatıyor. Pek parlak bir öğrenci olmayan Hayri İrdal'ın çocukluğu, Nuri Efendi adındaki bir saat ustasının çıraklığını yaparak geçer. Hayri, askerliğini savaş yıllarında yapıp memleketine döner, evlenir, kendisine kaldığı sanılan uydurma bir miras yüzünden girdiği akıl hastanesinde Doktor Ramiz'le ahbaplık kurar, hastaneden çıkar, eşi ölür, yeniden evlenir ve hiçbir işte dikiş tutturamaz, İspiritualizm Derneği gibi cemiyetlerle oyalanır ve yoksulluğun en kötü evresindeyken, kızlarını, baldızlarını birileriyle evlendirip de yoksulluktan bir nebze olsun kurtulmayı planlarken hayatını değiştirecek adamla, Halit Ayarcı'yla tanışır. Açıkçası okuduğum en iyi Türk romanlarından biri olan bu roman hakkında ben de bir tanıtım yazısı yazmadan edemedim, daha önce bu blogda konuk yazar olarak yer almış Vodvil'in bu roman hakkındaki yazısı için: buraya bakabilirsiniz, ben bir alıntı daha paylaşıp gidiyorum.



***

Emine’nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım. Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu anlayamadım. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Sade içimde simsiyah ve çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Bir baskıdan kurtulmuştum. Artık Emine bir daha ölemezdi, hatta hastalanamazdı da. Orada, zihnimin bir köşesinde, olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaket gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım. Korku içimden doğru kabarıp büyümeyecek, dört yanımı kaplayamayacaktı.

Vakıa evim yıkılmıştı, iki çocukla başbaşa kalmıştım, çalışmanın lezzetini kaybetmiştim, hepsinden fenası, artık hiçbir şeye inanmıyordum. Fakat korkmuyordum da. Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. Artık hürdüm.



***



1 Mayıs 2012 Salı

Dünyaya Düşen Adam, Walter Tevis


Kapağında bir David Bowie illüstrasyonu bulunan bu kitabın, tahmin edilebileceği üzere başrolünde David Bowie'nin oynadığı aynı isimli bir filmi de var.

Hikayemiz, Newton adındaki, standart erkek boyundan biraz daha uzun ve standart erkek fiziğinden biraz daha ince yapılı, açık renk tenli ve açık renk saçlı bir erkeğin bir kasaba kuyumcusunda elindeki yüzükleri bozdurmasıyla başlar. Newton, uzun süredir üzerine çalıştığı dünyalı davranışlarını ve dünyalı konuşmasını ilk kez, dünyalı parası elde etmek için girdiği kuyumcularda dener. Dünya yiyeceklerini de ilk kez denediğini okurken Newton'un bu dünyadan olmadığını biz okuyucular, çoktan anlamışızdır ancak diğer dünyalılar, bu adamdaki tuhaflığı sezseler de aralarında dünyadışı birinin varlığından çok da haberdar değillerdir. Birkaç kuşkucu insan dışında... Bu kuşkucu insanların eline Newton'un dünyada geçirdiği birkaç yıl sonra satın aldığı bir şirketin ürettiği dünyadışı malzemeler ve teknikler içeren teknolojik aletler de kanıt olarak geçtikten sonra işlerin Newton için istediği gibi gitmesinin tek yolu vardır, kendisinin dünyadışı bir canlı olduğundan kuşkulanan insanları da yeni ve son projesinde yanında çalıştırmak.

Roman üç bölümden oluşuyor, ilk bölüm, Brueghel'in ünlü tablosu İkaros'un Düşüşü'yle aynı ismi taşıyor, ikinci bölüm ünlü masal kahramanı Rumpelstiltskin ile ve son bölümün ismi ise: İkaros'un Ölümü.

Oldukça akıcı ve sürükleyici bu romanı bilim kurgu meraklılarına ve okuduğu romanda pek çok ayrıntı, nasıl derler, bir nevi Easter Egg bulmayı seven ayrıntıcı okurlara kesinlikle tavsiye ederim, iyi okumalar.

20 Nisan 2012 Cuma

Sinek Isırıklarının Müellifi (Barış Bıçakçı)





Sometimes It Hurts by Tindersticks on Grooveshark

"Çoğu zaman her şey önceden bellidir; mucize, evin bugün yarın ölecek ihtiyar kedisidir. Bütün gün bir köşede kımıldamadan uyur. Uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz"
Böyle başlıyor Sinek Isırıklarının Müellifi. Barış Bıçakçı'nın anlatımı yalın, sade, küçük mutluluklar ve üzüntülerle dolu. Başlıyorsunuz, okuyor, okuyor ve bir yandan da bitecek diye okumaya kıyamıyorsunuz. Bitmesin diye bekliyorsunuz.

Bir Ankara ve toplu konutta geçen yaşam romanı. Özellikle yazar olmak isteyen, günümüz edebiyatında yazar olmaya çalışmanın nasıl bir şey olduğunu sorguluyor. Küçük zevkler, banyodan suyun akması, komşular, insanlar, çilek reçeli, arkadaşlar ve aşkın orta yaşta, şimdiki zamanda insanda bıraktığı etkileri görüyoruz.

Kitabın karakteri Cemil ile birlikte ruh sökükleri içinde yol alırken kendi söküklerimiz aklımıza geliyor. Twitter da biri Barış Bıçakçı ve Tindersticks'in aynı etki yaptığını yazmıştı, çok katıldım. İkisi de hem huzur veriyor, hemde insanı sarsıyor, düşünmeye itiyor. Yalın anlatımları ile onları hiç bırakmak istemiyorsunuz, saatlerce dinlemek, okumak için can atıyorsunuz.

Sometimes It Hurts mesela şarkıyı sanki karakterler Cemil ve Nazlı söylüyor. (Ilasa de Sela için üzülmek de cabası)

"Şiir çok güzeldi. İçinde hemen eve dönme isteği uyandırdı. Cemil için güzelliğin şaşmaz ölçütü bu olmuştu. Hemen eve dönme isteği uyandıran şey güzeldi."

Ankara, geçen ilk gençlik yılları, sanat, kadınlar, aşk, toplu konutta yaşam üstüne güzel bir anlatımı var.

Benim en çok "Cemil’e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi" ilgimi çekti. Hatta kitabı bitirince tek tek araştırdım, üstünden geçtim. Yeni keşifler yaptım, çok hoşuma gitti. Birçok yapıta selam çakmış Barış Bıçakçı. Furuğ Ferhuzzad'ın Sonsuz Günbatımı, Lale Müldür'ün Üzünç, Sevgilim yada Nane Otları şiiri, Seymour Glass/ Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün öyküsü gibi.

hatta bir yerinde;

" Zaten bu dünyada çoğunluğu, herkesin kendine hayran olduğunu düşünenler ile kimsenin kendisini sevmediğini düşünenler oluşturur, geri kalanlar ise Vüs'at O. Bener okurudur" der.

Haydi Cemil'e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış listesine bir göz atalım beraber ve o listeden şarkıyı da dinleyelim;

The Ballad of the Fallen by Charlie Haden and Carla Bley on Grooveshark

Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanı.
John Cheever’ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü. Frank Perry yönetmiş, Burt Lancaster oynuyor.
Joshua Logan’ın Piknik filmi. Kim Novak ve William Holden başrollerde.
Seymour Glass: Ah! Edebi bir kahraman.
Charlie Haden ve Carla Bley’den The Ballad of the Fallen: Düşenin dostu olmaz şarkısı, şiiri olur.
Patrice Leconte’un Monsieur Hire filmi. Michel Blanc başrolde.
Ezginin Günlüğü’nün Bahçedeki Sandal albümü.
Mehmet Günsür’ün Hırça Mapası öyküsü.
Ali Osman Coşkun’un resimleri.
Raymond Carver’ın öyküleri, hepsi.
Nazlı’nın Palamutbükü’ne doğru yürürken söylediği Yeşil Ayna türküsü.
Melihat Gülses’ten Kapıldım Gidiyorum.
Pars Tuğlacı’nın Okyanus ansiklopedik sözlüğü.
Wynton Marsalis’in The Majesty of the Blues albümü.
Henri Rousseau’nun resimleri. Gümrükçü Rousseau.
Led Zeppelin’den The Battle of Evermore ve diğerleri.
Italo Calvino’dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler.
Julio Cortazar’ın Oyunun Sonu adlı öyküsü. Yani, heykeller ve duruşlar.
Stevie Smith’in El Sallamıyordum, Boğuluyordum adlı şiiri; Cevat Çapan çevirisi.

Böyle insanı alıp götüren sakin, kendi halinde romanı mutlaka okuyun derim. Bende okurken bana mutluluk veren şeyleri yanımda bulundurdum, taze ekmekle yapılmış sandviç, mis gibi kokan sümbüller, not defterim.

Tıpkı söylediği gibi;

"Her şey bir şeyin etrafında döner, insanın payına düşen sarhoşluktur"

bitince insanı sarhoş bırakıyor ve bir süre başka bir şeye geçemiyorsunuz önceden uyarımı yapayım.

8 Nisan 2012 Pazar

Kara Kitap, Orhan Pamuk


"Hiçbir zaman inandıramadım seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma. Hiçbir zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı yazarların neden kahraman olmadıklarına. Hiçbir zaman inandıramadım seni o dergilerde resimleri çıkanların bizden başka bir soydan olduğuna. Hiçbir zaman inandıramadım seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine. Hiçbir zaman inandıramadım seni, o sıradan hayatta benim de bir yerim olması gerektiğine."


Kahramanımız Galip, kendisi avukatlık yaparken evde kaldığı saatlerde polisiye romanlar okumaktan hoşlanan, ev hanımlarına özgü o gizemi taşıyan çok sevgili eşi Rüya'ya ölümüne aşıktır.  Bir gün, yeşil bir tükenmez kalemle karalanmış bir not aracılığıyla, terk edildiğini öğrenir. Rüya'nın izini sürerken bir kişinin yerine geçmek belki de işini kolaylaştıracaktır, kimbilir...

Orhan Pamuk'un 1990 yılında basılan bu romanı, hem olay örgüsüyle ve anlatım diliyle, hem her bölüm sonrasında araya konulmuş Celal'in köşe yazılarıyla, hem her bölüm başındaki alıntılarla, açıkçası tam bir "kitaplık kitabı", her kitaplıkta bulunması gerekenlerden, birden fazla okunmayı hak edenlerden, içselleştirilmeye oldukça müsait olan kitaplardan. Eşinin esrarlı gidişinin izini süren Galip, kuzeni köşe yazarı Celal'in de kayıp olduğunu öğrendikten sonra bu gidişin Celal'le de ilgili olduğunu düşünecek, Celal'in apartman dairesine girip yokluğunda Celal'in evinde kalacaktır, bu arada Rüya'yı aramak Celal'i aramaya, Celal'i aramak kendini aramaya dönüşecek, Galip İstanbul sokaklarında büyük bir arayışa atılacak, bu arayış kendiliğinden son bulana dek de Celal'in eski köşe yazılarından ipuçları çıkarmaya çalışacaktır.



"Rüyamda, en sonunda yıllardır olmak istediğim kişi olduğumu gördüm. 'Rüya' denen hayatın tam orta yerinde, çamurlu şehrin apartman ormanı içinde, karanlık sokaklarla daha karanlık suratlar arasında bir yerde. Mutsuzluğun yorgunluğuyla uyurken seninle karşılaştım. Bir başka kişinin yerine geçemesem bile, senin beni sevebileceğini anlıyormuşum; kendi vesikalık fotoğrafıma bakarken duyduğum tevekkülle kendimi olduğum gibi kabullenmem gerektiğini anlıyormuşum; bir başka kişinin yerinde olmak için çırpınmanın boşluğunu anlıyormuşum: Belki bir rüyada, belki bir hikayede. Biz yürüdükçe karanlık sokaklar ve üzerimize üzerimize sarkan korkunç evler açılıyor; biz yürüdükçe kaldırımlar ve dükkanlar anlamlanıyormuş."

3 Nisan 2012 Salı

Bulantı (La Nausee), Jean Paul Sartre

"... Örneğin içinde mürekkep şişesi olan şu mukavva kutuyu alalım ele, iyice belirtmeye çalışmalıyım, önceden bu kutuyu nasıl görüyordum, şimdi nasıl..."

Bulantı, varoluşçu yazar/düşünür Jean Paul Sartre'ın belki en bilinir romanı. Hem varoluşçu düşünceyle ilgilenenler için yol gösterici bir kaynak hem de edebiyat severler için mükemmel bir roman, aynı anda hem kuramsal hem de edebi bir eser. Roquentin isimli anlatıcının günlüğü şeklinde yazılan bu romanda, Roquentin'in anlam arayışlarını, gündelik hayatta üzerine düşünmeden geçip gittiğimiz "şey"leri sorgulamasını, ilginç bir ilişkisi olan sevgilisi Anny'i beklemesini, etraftaki insanları, eşyaları gözlemleyişini ve yazdıkça, anlamlandırdıkça ve anlamlandıramadıkça içinde oluşan Bulantı'yı okuyor, okurken Roquentin'le birlikte düşünüyorsunuz, hiç elinizi bir masanın üzerine koyup da sizden bağımsızken ne kadar da anlamsız olduğunu düşündünüz mü bilmem ama düşündüyseniz size yakın bulmanızın işten bile olmadığı bir roman karakteri daha var.

Romanda olay örgüsünden ziyade karakterin düşünce yapısı öne çıkarıldığından sizi meraklandıracak ve romanı tanıtacak daha çok cümle kuramamaktayım, bu yüzden son bir alıntı daha ekliyorum:


"Anny, zamanın sunabileceği her şeyi zamandan koparmasını bilirdi. O'nun Cibuti'de, benim de Aden'de kaldığım sıralarda, bir günlüğüne onu görmeye giderdim. Dönüşüme bir saat kalana kadar Anny, yirmi dört saatin yirmi üçünü boş yere harcatmak için bir yığın tatsızlık çıkarırdı. Saniyelerin tek tek geçtiğini insan işte bu son altmış dakikada anlar, duyar. Bu korkunç akşamlardan birini hatırlıyorum şu an. Geceyarısı dönmem gerekiyordu. Bir yazlık sinemaya gitmiştik, ikimiz de umutsuzduk. Ne var ki zamanı yöneten oydu. Saat on birde, asıl film başlarken, tek bir sözcük söylemeden elimi avuçlarına alıp sıktı. Buruk bir kıvançla dolduğunu duydum yüreğimin ve hiç bakmadan, saatin on bir olduğunu anladım. İşte bu andan sonra zamanın dakika dakika akıp gidişini duymaya başladık. Bu kez üç aylığına ayrılıyorduk birbirimizden. Bir ara beyaz perdede ışıklı ak bir görüntü belirdi, bu yüzden salondaki karanlık azaldı, Anny'nin ağladığını gördüm. Sonra tam geceyarısı, son bir kez iyice sıktıktan sonra bıraktı elimi, kalktım, tek bir söz etmeden ayrıldım. En güzeli buydu."


6 Mart 2012 Salı

Ted Dekker | Kutsal Meclis




Başlıca taşınma işlerimi hallettikten sonra sıra en sevdiğim ana geldi. Kitaplarımı kolilerden çıkartıp birer birer yerlerine yerleştirecektim. Aynı yazarın farklı kitapları yan yana, benzer konulara sahip kitaplar aynı raflarda, gram haz etmediğim ancak elden çıkartmaya da kıyamadığım kitaplar en alt rafa... Kendime bir kadeh şarap koyup kolilerin başına geçtim. Uzun zamandır okuyor olmama rağmen bir türlü hakkında yazı yazamadığım kitaplar geçti elime sonra. Kitapları birer birer yerine yerleştirirken romanı, karakterleri, olay örgüsünü filan hatırlamaya çalışıyordum.. Çalışıyordum ki birden çok etkilenmiş, çok sevmiş, "ne cengaver kitap lan" demiş olmama rağmen hatırlayamadığım bir kitap ile karşılaştım! Ta ta! Kutsal Meclis!

Bu kadar sevdiğim bir kitabı tam olarak hatırlayamamanın verdiği suçluluk duygusu ağır bastı, Rafların Arasından okuyucularına karşı duyduğum sorumluluğun altında ezildim ve kitabı baştan okumaya karar verdim. İyi ki de yeniden okumuşum! Çünkü en az ilk okumamdaki heyecanı duydum! Çünkü bu kitap bir sürpriz yumurta! Okuyucuda hep bir şaşkınlıklar, heyecanlar, sürprizler, yok artık'lar doğuruyor.

Polisiye, cinayet, macera ve biraz da gerilim seviyorsanız, kısa kısa olan bölümlerin son cümlesine gözünüz kaymasın diye kitap ayracı ile satırları kapatıyorsanız, katilin en beklemediğiniz kişi çıkmasını sevmiyorsanız bu kitabı okuyun.

Bu kitap masum bir çocuğun kaçırılışının ardından bir seri katile dönüşümünün hikayesi.
Bu kitap neye inandığınız önemli olmaksızın bir şeye inanıyor olmanın gücünü hatırlatıyor.
Bu kitap paylaşılan kaderlerin farklı insanlar üzerindeki farklı yansımalarını gözünüze sokuyor.
Bu kitap aslında hiç beklediğiniz gibi gitmiyor.
Bu kitabın sondan beşinci sayfası her şeyin anlam kazanmasını sağlıyor.

Benim gibi bir polisiye tutkunuysanız bu kitabı okuyun. Daniel'ı, Lori'yi, Heather'ı, Alex'i ve en önemlisi Havva'yı unutmayın. Çünkü bu kitabın sayfalarına dokunduğunuz süre boyunca siz de Havva'nın Kutsal Meclisi'ndesiniz.

Bir de..

Bir daha unutmamak üzere buraya yazmak istediğim ama o sayfa geldiğinde yaşayacağınız şaşkınlığı katletmek istemediğimden yazamadığım bir paragraf var. Ölüme yakın deneyim yaşayan kör bir kadının hikayesi. Onu hiç unutmayın!

Seri katillerle sadece kitaplarda karşılaşmanızı dileyen,
Amalth.

10 Şubat 2012 Cuma

Yeşil Süvari (Kristen Britain)

Yeşil süvari serisinin ilk kitabı yine aynı isimle karşımızda. Genç Karigan G'ladheon okulda yaşadığı bir kavga sonucunda uzaklaştırma alır ve kaçar. Yolda sırtından iki okla vurulmuş yeşil bir süvariye rast gelir, istemeden de olsa onun taşıdığı mesajı krala götürmek için uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Yolda karşısına değişik insanlar, canlılar çıkar. En tuhafı da ona mesajı veren süvarinin ruhu tarafından takip ediliyordur.

Kitabın ve yolculuğun sonunda çok şey öğrenen kahramanımız, kendini istemese bile Yeşil Süvari olarak bulur.

Baktığımız zaman gayet heyecanlı, temposu düşmeyen bir fantastik romanla karşı karşıyayız. Karigan genç bir kızın zor kat edebileceği bir yolu gidiyor ve sözünü sakınmadan ilk yeşil süvari ruhuna sahipmiş gibi davranıyor. Kitabın en güzel kısmı iki kız kardeşin evine gittiği taraftı. Çok sevdim o kısmını.

Heyecanlı fantastik roman severlerin beğeneceği bir seri, tavsiye ederim. Bizde daha ilk kitap çıkmış olsa da devamı gelecekmiş.

İyi okumalar...
Related Posts with Thumbnails