30 Haziran 2011 Perşembe

Aykut Oğut/ Evrenden Torpilim Var Ve Aynalı İkinci Kitap


Kişisel gelişim kitaplarının çoğu birbirine benzer. Size çok şey vaat eder lakin, en önemli kilit noktayı yazmayıp kendi seminerlerine gizlerler. Yani bir anlamda kitap, seminerin tanıtımıdır.

Bir süre önce bunu görüp artık bu kitapları almayacağım demiştim. O döneme denk geldi Evrenden Torpilim Var ve ben uzun süre inat edip edinmedim. Sonra bir gün yazarı Aykut Oğut'u bir televizyon programında gördüm. Acayip derecede neşeli, eğlenceli ve mantıklı akla yatkın şeyler anlatıyordu. Ve dayanamadım kitabı aldım.

Öncelikle söyleyeyim bu iki kitap da yazarı gibi eğlenceli bir dille anlatılmış. Sıkılmadan bir çırpıda okuyorsunuz. Ve seminer kaygısı gütmeden eteğindeki taşları bir bir dökmüş yazar(ki çok seminer yapıyorlar ayrıca). Okuduktan sonra kitabın ana fikrini, ne yapmamız gerektiğini anlamış ve uygulama çalışmalarına başlamış oluyoruz.

Sonra ayna kapaklı isimsiz ikinci kitap çıktı. Okuyun bir çırpıda, kapaktaki aynaya iyice bakın, kendinizce bir isim koyun kitaba. Çok güzel makyaj aynası oluyor, işe yarıyor.

İki kitabın ortak söylediği şey var. Bizi durduran, savunma mekanizması yerine geçen şeye EGO! diyoruz. Onu yok sayarsak bir süre sonra onun gizliden gizliye bizi yönettiğini görebiliriz. Kuruntu, paranoya üreterek hayatımıza dahil olur.
Peki onu nasıl sakinleştiririz? İşte kitapta onun tekniklerini anlatıyor.

Benim Aykut Oğut'un kitaplarında en beğendiğim şey, mantıklı olmasıydı. Yani size kalkıp, şimdi düşünce gücüyle şu kadar kilo vereceksiniz demiyor. Diyetini, sporunu yaparsan birde egona sahip çıkıp, onu sakinleştirirsen kilo verirsin diyor mesela. Hatta ikinci kitapta aylık bütçe hesaplaması bile var, nasıl harcarsanız paranızı bir kenara atar durumunuzu düzeltirsiniz diye yöntemler göstermiş. Evren'den isteyin ama isterken mantıklı ve ayaklarınız yere basar modda olun diyor. Ki benim şimdiye kadar kişisel gelişim dalgasında hep eleştirdiğim şey buydu. Kendi hayatını referans alarak anlatması, ben şunu yaptım bu şekilde diye anlatması da gerçekçilik katmış yine. İlk kitapta hedeflediği bir çok şeyi bu süre zarfında yapmış olduğunu görüyoruz. Birçok kitapta şunu yaparsanız şöyle olur, benim şu danışanım yapmıştı gibisinden anlatımlar hiç gerçekçi gelmiyor.
İkinci kitap çok eğlenceli evet, ama eleştirdiğim nokta, fazla suyunu çıkarmış. Yani espri yapacağım diye kasmanın bir alemi yoktu.

İlk kitaptan sonra, ikinciye öyle başlayın, ilkinde ele alamadığı konuları ikincisinde anlatmış. Ama ilk kitapta günlük alıştırmalar var. Ben onları tek tek yaptım ve çok işime yaradı şahsen.
Yani kişisel gelişimle ilgili gönül rahatlığıyla öneririm bu kitapları.




29 Haziran 2011 Çarşamba

Ateşi Yakalamak ve Alaycı Kuş, Suzanne Collins


Serinin ilk kitabının bu blogdaki tanıtımı için bu yazıya, kişisel blogumdaki tanıtımı için de bu yazıya göz atabilirsiniz. Üç romanlık bir seri halinde hazırlanan Açlık Oyunları'nın ikinci kitabı, Ateşi Yakalamak.

İlk kitapta Açlık Oyunları'nın geçtiği Panem ülkesini ve oyunların mantığını, mıntıkaları, Capitol'ün mıntıkalar üzerinde kurduğu zulmü ve en önemlisi de serinin kahramanı, Alaycı Kuş Katniss Everdeen'i tanıyorduk. Hepimiz Katniss'in cesaretine, zekasına, insancıllığına hayran olduk ve kitabı okumayanlar için sonunu mahvetmek istemediğim o şaşırtıcı oyun finaline hayran kaldık. Üstelik ilk kitaptaki macera sona ermişti ama ikinci kitap Ateşi Yakalamak'ta macera kaldığı yerden devam ediyor.

Ateşi Yakalamak, iyi bir geçiş kitabı olmaktan çok daha öte, serinin belki de en önemli romanı. İlk kitaptan sonra bizi üçüncü kitaba hazırlamak için yazıldığı belli ama açıkçası diğer iki kitaptan daha etkileyici buldum, kimi yerlerinde okurken tüylerim diken diken oldu. Ateşi Yakalamak'ta, oyunlardan sonra Katniss'in görevinin bittiğini, hayatındaki yegane sorunun Peeta ile Gale arasında seçim yapmak olduğunu düşünmekle büyük bir hata ettiğimizi görüyoruz. Capitol'ün ve dolayısıyla ülkenin başkanı Snow, Katniss'in Açlık Oyunları'nın finalinde bulduğu fikirle oyunları ters köşeye yatırmasından hiç hazzetmemiş ve bunun açıkça bir meydan okuma olduğunu düşünerek, Katniss'i bu hareketinden ötürü cezalandırmaya karar vermiş. Ancak oyun kurallarını ihlal etmediği için, Katniss'i nasıl cezalandıracağı konusunda da yaratıcı davranmış. Bir yılın oyununun galibinin diğer oyunlardan muaf olduğunu biliyorduk. Ancak, zavallı Katniss, oyunların 75. yıl kutlamaları için düzenlenen özel bir oyun için tekrar arenaya gönderildiğinde, okuyucuların bile bu haksızlık karşısında Katniss gibi histeri krizlerine girmesi işten bile değil.

Evet, Ateşi Yakalamak, bizleri ve Katniss'i yeniden arenaya götürüyor. Üstelik bu sefer de Katniss, Peeta'yla rakip olarak arenada. 75. yıl kutlamaları için bütün galiplerin arasından seçilen haraçlarla, daha medyatik bir oyun düzenleniyor. Ancak, Başkan Snow'un düşünemediği şey, Katniss'in popülerliğinin doruğundayken ona bu haksızlığı yaptığında, Katniss'in her hareketinin halkı ve tüm mıntıkaları ayaklandırabilmeye çok daha yakın olduğu.

Ateşi Yakalamak'ın da tıpkı Açlık Oyunları gibi mükemmel bir edebi dili olduğu, yıllar boyunca okunacak, sonraki nesillere kalacak bir eser olduğu söylenemez, üstelik Türkçe çevirisi de kötü, zaten okuduğum tüm tanıtım ve eleştiri yazılarında bu çeviri konusuna değinmişler ama bir kez daha söylemek gerekir ki, gerçekten sizi okurken hikayeden koparacak denli büyük hatalarla karşılaşabiliyorsunuz. Ancak, bütün bunlar, bu romanı kötü bir roman yapmıyor, aksine çok güzel bir macera romanı. İlk ve son romanda bilim kurgu öğelerinin ağırlıklı olduğunu, ayrı bir evren, post-apokaliptik bir dünya ve zaman yaratıldığını ama ikinci romanın daha çok aksiyon içerdiğini söylemeliyim.

Ne yazık ki bir geçiş kitabı niteliği taşıdığı için Ateşi Yakalamak'ın sonu, çok muğlak bitiyor. Bu yüzden, seriyi sevdiyseniz, henüz Ateşi Yakalamak'ı bitirmeden Alaycı Kuş'u da edinin derim, bittiği an diğer kitaba geçmek isteyeceksiniz.


Alaycı Kuş, ilk kitapta, Katniss'in oyun kıyafetinin üzerine taktığı iğnedeki, şarkıları ve sözcükleri tekrar edebilen kuş türü olmakla birlikte, ikinci kitapta göreceğiniz üzere Katniss'in lakabı da oluyor. Üstelik daha da önemlisi, bir devrim işareti niteliği taşımaya başlıyor. Evet, ilk iki kitap boyunca Suzanne Collins, Panem'in bir devrim ortamına hazırlanışını Katniss'in gözünden aktarıyor ve sonunda bu kitapla beklenen devrime kavuşuyoruz. Ancak, ayaklanmalar, savaşlar başladığından beri Katniss'in içindeki huzursuzluk onu bir türlü rahat bırakmıyor. Suzanne Collins'in, Ursula K. Le Guin'den etkilendiğini düşündüren bir roman oldu Alaycı Kuş, tıpkı Mülksüzler'deki gibi bir devrimin sonrasının düşünülmediği takdirde neler olabileceğini sorgulatıyor bize ve Katniss'e. Ayrıca bu romanda, Açlık Oyunları'nda yok edildiğinden emin olduğumuz, Ateşi Yakalamak'ta ise yok edildiğinden şüpheye düştüğümüz 13. Mıntıka'nın durumunu öğreniyoruz ve Suzanne Collins bizi diğer bir serisine de hazırlıyor sanırım, yer altında kurulu bir medeniyetle tanışıyoruz. Ayrıca, Suzanne Collins'in Açlık Oyunları'ndan ayrı beş romanlık bir serisi daha var, onda da yer altı medeniyeti ve varlıkları yer almakta.

Alaycı Kuş da hoş bir kitap olsa da ben, ilk ve ikinci kitabı daha çok beğendim. Alaycı Kuş'ta Katniss'in kararsızlıkları, bocalamaları fazla gözüme battı, iki kitaptaki Katniss'le son kitaptaki Katniss'in farklı kişiliklere sahip olması, yaşanan onca maceradan sonra çok normal olsa da okuyucuyu yoruyor, üstelik birinci şahsın ağzından anlatılan bir romanda okuyucu kendini Katniss'in yerine koymaya çalışıyor ama devamlı değişen bir Katniss varken bu epey zor.

Kitabın ve serinin finalinin vurucu olmasını beklediğimiz için, elbette şaşırtıcı bir sonla bitirmiş Suzanne Collins, umduğunuz gibi, başından beri öngörülebilecek bir son yok bu hikayede, okuyup kendiniz öğrenmek zorundasınız, baştan tahmin edemeyeceksiniz, bu bakımdan güzel bir final.

Sonuç olarak, seri okunmaya kesinlikle değer ama çok şey beklenerek okunduğunda hayal kırıklığına uğratabilir. Bilim kurguya giriş için iyi bir seçim olabilir, çok karışık terimler ya da soğuk bir hikaye yok çünkü, ama bilim kurgu aşıklarının hafife alacağı bir hikaye olacaktır, orası da kesin.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Çoluk Çocuk-Patti Smith


"...yaşlıca bir çift önümüzde durup alenen bizi incelemeye başladı. Robert ilgi çekmekten hoşlanıyordu heyecanla elimi sıktı. 'Hadi fotoğraflarını çek,' dedi kadın, hayretler içindeki kocasına. 'Sanatçılar galiba.' 'Hadi canım' dedi adam omuz silkerek.

'Çoluk çocuk bunlar.'"



Patti'nin Horses kapağını ilk gördüğümde (ve onunla ilk tanıştığımda demek daha doğru olur) orta okulda teyzesinin dergilerini karıştırmaktan hoşlanan küçük bir çocuktum ve çok ilgilimi çekmişti kapak. Gömleğini, siyah pantolonu, askıları ve ceketi (Frank Sinatra tarzı atışını) inceleyip, büyüsüne kapılıp çok sevmiştim. Albümü yıllar sonra dinledim o ayrı konu.

"Ceketimi Frank Sinatra gibi omzuma attım. Referanslarla doluydum.Robert ise ışık ve gölgeyle doluydu.
"Geri geldi" dedi.
Birkaç poz daha aldı.
"Tamamdır."
"Nereden biliyorsun?"
"Biliyorum işte."
O gün on iki adet resim çekti.
Birkaç gün sonra bana ön baskıları gösterdi. "İşte bu büyülü oldu" dedi.
Şimdi bu resme baktığımda asla kendimi görmüyorum. Bizi görüyorum."

Şimdi o kapağı her gördüğümde, albümü dinlediğimde bu iki insanın hikayesi, albümün doğuşuna tanıklık eden dönem, insanlar gelecek aklıma. Patti bu kitapla Robert'a olan bağlılığını, sözünü yerine getirmiş. Bunun yanında bizlere harika bir 60'lar ve 70'ler New York'u belgeseli tadı veren roman bırakmış.

Hayatlarının ne olacağını kestiremedikleri bir dönemde birbirini bulan, en büyük ortak noktalarının sanatçı olmak olduğu iki insanın birbirlerine tutunuşunu görüyoruz. Patti Smith ve Robert Mapplethorpe'un önce aşkla başlayan bağlılıkları, sonrasında çok sağlam bir dostluğa dönüşüyor. Ve bu sırada hayatlarına giren insanları, Chelsea otelinin büyülü atmosferi ile okuyoruz.
Çevrelerinde kimler yok ki. New York'un tüm sanat çevresi ile sarılmış durumdalar ki Patti durumu şöyle anlatmış;

"Solumda masada Janis Joplin grubuyla birlikte takılıyordu. Sağımda Grace Slick ve Jefferson Airplane ile Country Joe and the Fish elemanları vardı. Kapıya bakan son masada Jimi Hendrix oturuyordu."

Kitabı öyle şekilde okuyorsunuz ki, hem dalıp gidiyorsunuz, bir yandan da hiç bitmesin istiyorsunuz. Bitirmeye kıyamadan okunan kitaplardan. Mutlaka okuyun derim Johnny Deep'in de dediği gibi 'Bir başyapıt' gerçekten.





30 Mayıs 2011 Pazartesi

Maillerle İlgili Duyuru

Merhaba Dunyali! Ben dostum!

Uzun zamandir -ki yaklasik 11 ay oluyor bu sure- buralarda degildim. Bu zaman icerisinde mail adresime konuk yazarlikla ve cesitli tanitimlarla ilgili bir dunya mail gelmis. Hepsini ancak bugun gordum! Oncelikle mail gonderen herkesten ozur diliyorum. Lutfen ozrumu kabul edin, ardindan, yaptigim esekligin farkinda oldugumdan cok kizmayin ancak kafama tas atabilirsiniz!

Yarindan itibaren konuk yazarlik isteklerini degerlendirmeye ve sizlere ulasmaya baslayacagim!

N'olur cok kizmayin bana!

Sevin beni.

~

Yoklugumda durmadan kitap okuyan, paylasan yazar arkadaslarimin ve yorumlariyla katkida bulunan okuyucularimizin ellerinden gozlerinden operim!

Sevgiler

Amalth.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Dantelacı Kız, Pascal Lainé


Dantelacı Kız, yani Pomme, elma yanaklı, tombulca, sevimli bir kızdır. Zaten elma yanakları için ona Fransızca'da elma anlamını karşılayan "Pomme" adını vermişlerdir. Mütevazi, kendi halinde bir kız olan Pomme'un annesi ise bir konsomatristir. Pomme, annesinin dahil olduğu gece hayatına hiç meraklı değildir, aksine evinden yalnızca işe gitmek için çıkar, bir de yakın bir arkadaşıyla gezintiler yaparlar. Bir gün, bir yüksekokul öğrencisi olan Aimery ile tanışan Pomme, mütevazi hayatını geride bırakacak, yepyeni bir yaşama başlayacaktır.

Can Yayınları'nın eski kapak tasarımlarını daha çok severdim ve bu kitabı da bir yaz mevsiminde, kapağı ve arka kapak yazısına tavlanıp almıştım. René Magritte'in arkası dönük tablolarından biri, Pomme'u nasıl hayal etmemiz gerektiğini de gösteriyordu, duru, hayatın karşısında bütün çıplaklığıyla dikilen, bütün tehlikelere karşı savunmasız bir kızcağız olacaktı Pomme... Romanın başındaki Pomme'u da savunmasız, zavallı bir kız olarak okurken, aslında onun savunmasız değil de sadece boşvermiş biri olduğunu keşfediyoruz, insanların zannettiğimiz kadar güçsüz olmayabileceklerini, güçsüzlüğü tercih edebileceklerini öğreniyoruz.

Pascal Lainé'in okuduğum ilk kitabı Dantelacı Kız'dı ama son olmayacağından eminim çünkü arka kapak tanıtımında yazan şu söz, beni yazarın diğer kitapları için de heveslendiriyor:

Pascal Laine ,Fransa' nın ünlü yazarı François Nourissier 'nin deyişiyle, küpündeki sirkenin hiç tükenmeyecek gibi göründüğü bir yazar.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Işığı Arayanların Karanlık Yanı-Debbie Ford



Işığı Arayanların Karanlık Yanı bir kişisel gelişim kitabı. Ama önemli bir yanı size şunu yapın şöyle iyi olur bunu yapın böyle sevgi pıtırcığı olursunuz demiyor. Adından da anlaşılacağı gibi yolunuzdaki ışığı ararken, karanlık yanlarınızı da görmeniz gerektiğine ışık tutuyor. Sizin sevmediğiniz, itici bulduğunuz ve en karanlık yanlarınızla buluşturuyor. Öncelikle o yanlarınızla yüzleşmeli ve onları kabul edip,onların bizlere kattıklarını benimsememizi hedef alıyor. Karanlık yanların yanı sıra aydınlık ve güzel yanlarımızı da benimsememiz gerektiğini gösteriyor...Mesela kendini güzel bulmayan birinin, o çirkin yanları iyice görüp, özümseyip aynaya baktığında güzel yanlarını da görüp özümsemesini sağlıyor bir nevi.

Her insanın içinde karanlık bir yan vardır ve insanlardan gizlediği, sakladığı yönlerini bir süre sonra kendisi bile görmez olur. Bu bakış açısıyla bir katilin içindeki iyi yönleri ve iyi bir insanın içindeki katil olabilecek kötüyü görebilip, onu kabul etmeyi ve törpülemeyi, altında yatan nedenleri bulmayı hedefliyor.

Ve alt benliklerimizle buluşuyoruz, hiç sevmediğimiz bir köşeye attığımız, ya da üstüne fazla düşüp yorduğumuz alt benliklerimiz. Çok güzel bir egzersizle o benliklerimizle buluşuyor ve onları kabul ediyoruz.
Bu kitabı öncelikle okuyun. Sonrasında bölüm sonlarındaki egzersizleri ders çalışır gibi çalışın, çok ciddi yararlar sağlıyor.
Yani bu kitap elzem birşey herkese tavsiye ediyorum.
Zaten kişisel gelişim deyince akla gelen en önemli kitaplardan biridir kendisi.

3 Mayıs 2011 Salı

Nietzsche Ağladığında/ When Nietzsche Wept-Irvin D.Yalom



"Yine de en çok çiğ tanesi en sessiz gecede düşer biliyorum"

Nietzsche'nin Dr.Breuer hakkındaki notlarından güzel bir alıntı ile başlayayım dedim. 21 Ekim 1882 tarininde Lou Salome'nin Avrupanın en ünlü doktorlarından Joseph Breuer görmek istemesiyle başlar maceramız. Kadın o denli ikna edicidir ki, doktor onun bu garip isteğini kıramaz ve çağın en önemli filozofunu tedavi etmeyi kabul eder. Önce Lou Salome'nin etkisiyle başladığı bu olaya gün geçtikçe filozofu tanımak isteyişi, kendi içindeki çıkmazlar sayesinde doktor hasta ilişkisinin dışında tamamen farklı bir ilerleyişle devam ederler.

Karekterlere baktığımız zaman çoğu bildiğimiz tarihi kişilikler. Sanki gerçek yaşam hikayesi gibi yazılmış bu romanın kurgusal oluşu ve olay örgüsüne kendini kaptırınca olabilir belki de dedirtiyor. Lou Salome yani nam-ı diğer kırbaçlı kadın, Nietzche'nin tanımıyla "ev kedisi kılığına girmiş yırtıcı hayvan" dönemin erkekleri zekaysıyla ve güzelliğiyle etkileyen muhteşem bir karakter. Nietzsche'nin kadınlara olan tavrının yaratıcısı aynı zamanda. Nietzsche, Freud, Paul Ree, Rilke'yi tam anlamıyla büyülemiş.

Freud'u genç, gelecek vaadeden heyecanlı ve Breuer'in yakın dostu bir karakter olarak görüyoruz.

Joseph Breuer ise orta yaşlarında, evliliğinde sorunları olan, aynı zamanda hastalarından birine saplantı derecesinde aşık, kafası karışık bir karakter. Nietzsche ile öyle bir yola giriyorlar ki, kim hasta kim doktor bir süre sonra karışıyor. Ve saplantılı aşkının aslında bir yanılsamadan ibaret olduğunu görerek rahatlıyor.

Ve Nietzsche.

Yalnızlığını seviyor aslında bu adam. Wagner, Paul Ree ve Salome'un ihanetiyle sarsılmış bir kızgın ve yorgun biri olarak görüyoruz. Ama hayat onun karşısına çok fazla kadın tanımadan Lou Salome gibi güçlü, bağımsız bir kadını çıkarıyor. O kadın ki, onun kalbini alıp paramparça ediyor ve kadınlara güvensiz, nefret dolu bir adam haline geliyor. Doktor Bauer'in saplantılarından kurtulduğunu görünce yıkılan duvarları ve ardındaki gözü yaşlı adam ile kitabın en önemli ve vurucu konuşmalarına şahit oluyoruz.

Ne olursa olsun bu kitapta benim edindiğim en önemli şey; insanlara verdiğimiz anlamlardı. Onlara o denli anlamlar yüklüyoruz ki, bir süre sonra o insan ilk gördüğümüz halinden çıkıyor bambaşka biri haline geliyor. O anlamları çıkardığınız zaman elinizde olanı sevemiyorsunuz aslında.

Joseph Breuer'in en takıldığı şey kendi aile hayatını sevmiyor olduğu ve onu bunalttığıydı. Karısı Viyana'nin en güzel ve saygın kadını olmasına rağmen kendi isteği dışında sadece kariyeri için evlenmiş olması, onu eşinden soğutmuş arada bir uçurum olmasını sağlamıştı. Bir anda herşeyin tam tersi olduğunu düşünmesi, hayatındaki bir çok rol oynayan kişilerin olmadığı bir yerde, boşanmış, bambaşka bir hayata sürüklenmiş görünce kendini, aslında yazgısının o denli kötü olmadığını görmesine yol açtı.

"Önce zorunlu olanı istemek, sonra istenileni sevmek" yani "Yazgını sev" mantığına geliyor ve hayatına dört elle sıkıca sarılmasına yol açıyor. Bence kitabın en önemli karakteri Joseph Breuer.

Filme uyarlanan kitaplar kategorisinde yer alan Nietzsche Ağladığında'nın filmi çoğu kişi tarafından "hayal kırıklılığı" bulunmuştur. Ben izlememeyi tercih ettim, kafamda güzel bir yeri var kitabın.

Kitabı okumadıysanız şayet okuyun ve bir döneme yolculuk yapın derim... Ben okurken istemsiz bir şekilde kafamdaki Lou Salome'yi çizmiştim. Bloğumdan o çizimleri ve ilgili yazıyı görebilirsiniz.


"Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam :"bu köprüyü geçip bana gelir misin?" İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın..."





17 Nisan 2011 Pazar

Kibrit Çöpleri - Murathan Mungan

Kitaba başladığımda, alıştığım sürükleyici romanlarından sonra defterlerinde kendisine not diye yazdığı hissini veren, kısa yazılarla karşılaşınca önce hayal kırıklığı yaşadım. Saptamalar ve gözlemler, hayata dair çıkarımlar her zamanki gibi çok yerinde olsa da beklentimle uyuşmadılar. Tabii ki okumayı bırakmadım ve devam ettikçe; romanlarından aldığım tadı almaya başladım, kısacık öykümsü, denememsi yazılardan.

Tüm yazılanların içinde hüzün var, geriye dönüş, hatırlayış, içe işleyen yaşanmışlıkların bir yansıması var.
Murathan Mungan yazma işini çok ustaca yapıyor, işte. Bunu da yaşarken, herhangi biri gibi değil, düşünerek, hissederek, duygusunu saklayarak yapmasından kaynaklanıyor sanırım. Ben kimim, onun yazılarını nasıl yazdığını oturup da yorumlayayım? Ama bir okur olarak, her kitabından sonra bende kalan his ve düşünce bu oluyor.

Bir otobüs yolculuğunda, kitap okuyup da midesi bulanmayan şanslılardansanız, hayır ben maalesef değilim; bu kitabı üzerine bir sürü not alarak, okuyup bitirebilirsiniz.

Kısa ama derin, içe işleyen, insana bambaşka öykülerini hatırlatan ya da hiç yaşanmamış öyküleri yazma hissi veren bir kitap.
Uzatmaya gerek yok, alın okuyun.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Kapı - Magda Szabo


Macar yazarın bu şahane romanını daha hiçbir şey anlatmadan size şiddetle tavsiye ediyorum.
Yazar bir karı kocanın evlerinin bakımı için yanlarında çalışacak birisine ihtiyaç duymalarıyla başlıyor, hikaye. Yardımcı olarak kendilerine önerilen Emerenc adındaki kadının gizemlerle dolu hayatı, yazarla kuracağı enteresan ilişki ve insan üstü halleri, sizi bir anda kendisine bağlıyor. İnsana dair çözümlemeler, çocukluk travmalarının ve yaşananların insan üzerinde bıraktığı derin izler ve bugüne yansıyışı, kitapta o kadar sade ve güzel bir dille anlatılmış ki...

Hiç bitsin istemedim, bilerek uzattım ama bir yandan da merakla bir sonraki sayfaya geçerken buldum kendimi. Emerenc'in, herkesten gizlediği hayatı ve kapısının ardındaki hayatı, evi, her şeye yetişen, yerini bir kişinin asla dolduramayacağı iş bitiriciliği ve çalışkanlığı, deliliği, önceden tahmin edilemez davranışları, dünya görüşü ve dünya görüşünü oluşturmasına sebep olan olaylar, sizi kendisine daha da bağlıyor. Romanın içinde bazen onunla bazen yazarla özdeşleşiyor, her ikisinin gözünden bir diğerini ve hayatında edindiği yeri, siz yaşar gibi oluyorsunuz.

İlişkileri, çeşitli iniş çıkışlarla farklı boyutlara taşınsa da bir yandan tuhaf bir anne-kız ilişkisi halini alıyor. Her ne kadar ikisi de bunu yadsımak istese ya da red etse de; birbirlerinin hayatlarında edindikleri yer ve Emerenc'in gizemli dünyasını, arkadaşlarına ya da akrabalarına değil de bu kadına açışı ve aslında ona güvenmesini görmezden gelmek mümkün değil.

Gizlenen evin gizli kapısının açılışı, hayatta hiçbir şeyin, insan ne planlar yapsa da; planların bozulmak için yapıldığının bir kanıtı olduğunu düşündürüyor.

Yazarın dilimize çevrilen üç kitabı daha varmış, mutlaka okuyacağım.
Siz de okuyun bence.

1 Nisan 2011 Cuma

Cadı Serisi İkinci Kitap "Değişim"



Cadı serisinin ilk kitabını burada yazmıştım. İkinci kitabı Değişim diğer kedi kız kardeş Delilah D'Artigo'nun ağzından işleniyor.

Yine bir çok yaratık, periler, cinler, öteki dünya, ejderha adam, diğer kız kardeşler cadı ve vampire ek olarak birde likantroplar ve örümcek adamlar eklenmiş.

Kardeşler güç mühürlerinin peşindeyken, likantrop bir adam olan Zach Delilah'ı bulur ve ondan yardım ister. Likantroplar birer birer öldürülüyorlardır.

Bizim kızlar da bu sayede işe girerler ve başlarlar örümcek avına.

Yine yanlarında ejderha adam, cin adam ve Ödha ajanı Chase eşlik eder.

Bu kitap serisi çok matah olmamakla beraber eğlenceli bir yanı var. Yani diğer fantastik serilerden farklı olarak en azından, maceralı ve eğlenceli. Okuyanı yok artık daha ne kadar acayip varlık türeyecek dedirtiyor. Basit anlatım diliyle, çabuk okunuyor.
Ben seriye başladığım için sanırım bırakamıyorum, merak ettim ne olacak diye. Okudukça buraya ekleyeceğim gibi görünüyor. Ama en son 5. kitabı çıkmış, kaç kitap bu seri bilemiyorum, git gide türüyor.

Fantastik ve eğlenceli ve zorlamayan bir kitap arıyorsanız iyi bir seçim olabilir.



Related Posts with Thumbnails