31 Ağustos 2010 Salı
Robotlar (Ben, Robot) | Isaac Asimov
Orijinal ismi I, Robot olan romanın adı Türkçe'ye kimi yayınevlerince Ben Robot, kimi yayınevlerince Robotlar diye çevrilmiş, benim okuduğum Hürriyet Yayınları baskısının adı Robotlar'dı.
Ben Robot, aslında birbirinden bağımsız öykülerden oluşuyor. Bir robot psikoloğu Susan Calvin'le yapılan bir röportajlar dizisi şeklinde yazılmış roman. Susan Calvin röportaj esnasında mesleğini anlatıyor, robotların insanların yaşamına girdiği ilk yılları, robot haklarını, robot kanunlarını açıklıyor ve meslek yaşamı boyunca karşısına çıkan ilginç olayları okuyucuyla paylaşıyor. Bu ilginç olaylar içinde, insanların robotları ne amaçlarla kullanabilecekleri, robot teknolojisi gerçekten akıllı robot yapabilecek kadar gelişmiş olsa, uygarlığı nelerin bekleyebileceği gibi soruların cevaplarını da alabileceğimiz hikayeler var.
İlk hikayede çocuk bakıcısı olarak kullanılan bir robotu anlatıyor Susan Calvin. Robotların duygularının olup olmadığı konusunda tartışmalar, robot psikojisi diye bir bilim dalı olmasına rağmen hala var. Susan Calvin de Robbie adlı robotu örnek gösteriyor bizlere. Sonraki öykülerde de Üç Robot Yasası'nın değiştirilmesi halinde insanları bekleyen tehlikeleri anlatıyor, robotların kendi akıllarına, kendi iradelerine sahip olmalarının getirebileceği sorunları gözler önüne seriyor.
Peki bu Üç Robot Yasası nedir? Üç Robot Yasası, Isaac Asimov'un öngördüğü, robot biliminin ilerlediği takdirde, akıllı robot yapımında her robotun beynine kazınması gereken üç kural:
1) Bir robot bir insana zarar veremez ya da bir insanin zarar gormesine seyirci kalamaz.
2) Bir robot 1. kuralla çelişmedigi surece bir insanin emirlerine uymak zorundadir.
3) Bir robot 1. ve 2. kuralla çelişmedigi surece kendinin zarar gormesine izin veremez.
Romandaki hikayeler bu yasaların önemini anlatan hikayeler. İşgücünden daha verimli yararlanabilmek için ilk maddenin zayıflatıldığı yapay zekaların, belli bir süre sonra kendi mantıklarını işletebildiklerini gördüklerinde ortaya çıkabilecek tehlikeleri nasıl önlediklerini anlatıyor Susan Calvin. Daha sonra kimsenin bilmediği bir araştırmayı biz okuyucularla paylaşıyor. Zihin okuyan bir robotun yaradılışını ve zihin okuyan bir varlığın, insanları nasıl rahatsız ettiğini, onu nasıl yok etmek zorunda kaldıklarını sadece biz okuyoruz, bu röportajın şanslı okuyucuları olan biz! Sonrasında bir robotun, kendisine bir insan olan şefi tarafından kızgınlıkla söylenen "Ortadan kaybol, seni gözüm görmesin!" sözlerinin komut olarak algılandığını ve robotun ortadan kaybolma yöntemini gülümseyerek okuyoruz.
Okudukça da gerçekten 2010'da nasıl oluyor da hala sadece yerinde sağa sola dönebilen robotlarımız var diye hayıflanıyoruz işte...
Bilimkurgu severlerin elbette kaçırmamaları gereken bir eser.
Not: İnsansı şekilde hareket edebilen robot Asimo'nun ismi, Isaac Asimov'a bir selamdır.
Not 2: The Alan Parsons Project isimli progresif rock grubu, çeşitli romanları konu eden konsept albümler çıkarır. I, Robot isimli bir albümleri de var, bu kitap için çıkarılmış ve çok eğlenceli, çok güzel bir albüm. Albümü de tavsiye ederim.
Etiketler:
Isaac Asimov,
sweet leaf
İstanbul Bir Masaldı/ Mario Levi

"Farklı yerlerde, farklı bakışlarda çok uzun süre hiçbir şey hissetmeksizin görüştüğünüz konuştuğunuz olur kimi insanlarla... Bir hayatın, bir başka hayatın, sizi izlediğini her geçen gün biraz daha çok içine aldığını, tutsağı kıldığını, ayıramazsınız o zamanlarda... Oysa bazı küçük önemsizmiş gibi görünen ayrıntılarla, her geçen gün biraz daha, gizliden gizliye hazırlanırsınız.. Tüm yaşananlar o an içindir, o dokunuş içindir aslında... Çünkü bazı ilişkiler hep o yeri, o zamanı bekler. Sonra o büyüye, bir daha çıkmamasına girmeye başlarsınız..."
Çok uzun zaman oldu kitabı okuyalı. Kitaptan aldığım notları geçen bulunca, geçmişe bir geri dönüş durumu oldu.
İstanbul Bir Masaldı, masal gibi ilerleyen bir kitap, ama bu kitabı ya çok seviyor insanlar, ya da sıkılıp bırakıyor.
Mario Leviyi zamanında İz tv'de bir programda izlemiştim. Harika bir evi vardı, böyle o çok sevdiği İstanbulunu en iyi görebileceği yerde, kendine ait köşesinde. O zaman daha iyi anlamıştım onun tasvirlerini belki..
Bu kitap "azınlıklar" ile ilgili bir kitap yazarın deyişiyle. Bir nevi onlara gönül borcunu ödemiş yazarak. Musevilerin İstanbulu, onların bakış açısıyla, konuşma diliyle, İstanbulun sokakları, dükkanları, sohbetleri, hepsi...
O kişileri bize takdim ediyor, hikayelerini sanki okumuyoruz, dinliyoruz. Uzun uzun bizlere anlatıyor ve çoğu yerde tasvirlerle bezeyerek, Olga, Monsieur Jak, Kirkor amca, Yelekci Niko, Eva, Schwartz ve daha sanırım şu an ismini hatırlayamadığım nicesi'nin hikayesi onun kaleminden akmış gitmiş. O insanları tanıyormuşçasına bir hisle, merak ediyorsunuz hikayelerini, hani sanki Mario Levi sizi o güzel manzaralı evine davet etmiş, en sevdiği kahvesinden ikram etmiş ve başlamış anlatmaya gibi...
Bir yandan'da öylesine bir hüzün mevcut kitapta, bazı yerlerinde içiniz buruluyor...
"Bazı aşkların hiçbir zaman bitmeyeceğini, ayrılıklara karşın hayatın içinde bir yerlerde, tıpkı ölümlerden sonra devam eden o ilişkiler gibi sessiz sedasız yaşamaya devam ettiğini, bazı sözcüklerin, bazı resimlerin,nesnelerinse, o uzun yolda, her geçen gün biraz daha anlam, dahası yaşanırlık kazandıklarını kaçıncı kez anlayışım bu.."
"Yanlış yerlerde, yanlış insanlarla, yanlış hayatı kabullenen çok insan vardır. O,uzaktan baktığımız ya da baktığımızı sandığımız yerlerde..."
"O hayatların içinde olanların taşımayı çok iyi bildikleri maskeler, her geçen gün biraz daha ustalaştırılarak takılmış...
Maskeler takılmış evet... Başkalarının arasında olabildiğince kalmak yada kendini, başkalarının arasında kalarak kaybettirmek için..."
"Bazı aşkların hiçbir zaman bitmeyeceğini, ayrılıklara karşın hayatın içinde bir yerlerde, tıpkı ölümlerden sonra devam eden o ilişkiler gibi sessiz sedasız yaşamaya devam ettiğini, bazı sözcüklerin, bazı resimlerin,nesnelerinse, o uzun yolda, her geçen gün biraz daha anlam, dahası yaşanırlık kazandıklarını kaçıncı kez anlayışım bu.."
"Yanlış yerlerde, yanlış insanlarla, yanlış hayatı kabullenen çok insan vardır. O,uzaktan baktığımız ya da baktığımızı sandığımız yerlerde..."
"O hayatların içinde olanların taşımayı çok iyi bildikleri maskeler, her geçen gün biraz daha ustalaştırılarak takılmış...
Maskeler takılmış evet... Başkalarının arasında olabildiğince kalmak yada kendini, başkalarının arasında kalarak kaybettirmek için..."
Bunları not ederken, muhtemelen sizde kendi içinizde bir yolculuğa ve hüzne çıkıyorsunuz ister istemez.
Kitabın ilk çıktığı zaman kapağı daha güzeldi açıkçası. Okurken ara ara kapağına bakardım (evet saçma bir şey olsa da) Bu kapak ise göz yoruyor sanki, ne dersiniz?
Etiketler:
Mario Levi,
Sycorox
30 Ağustos 2010 Pazartesi
Mülksüzler | Ursula K. Le Guin
Mülksüzler, Hugo ve Nebula bilimkurgu ödülleri sahibi yazar Ursula K. Le Guin'in ütopik bilimkurgu romanı.
İki gezegen var romanda, Anarres ve Urras. Urras günümüz dünyasına benzeyen, kapitalist sistemle yönetilen farklı ülkelerin bulunduğu bir gezegen. Günlük güneşlik, bitki örtüsü ve hayvanları bulunan, insanların sağlıklı ve mutlu oldukları, pek çok eşyaya sahip oldukları, işlerini kendileri seçtikleri bir dünya Urras. Anarres ise aksine kurak, bitki örtüsü olmayan, bunun yerine toz dedikleri kaya parçacıklarının uçuşarak insanları hasta ettiği, insanların dışında sadece birkaç balık türü ve birkaç küçük hayvanın bulunduğu bir dünya. Anarres'te insanların özel mülkiyetleri yok. Orda her şey insanların gözü önünde, hep birlikte üretiliyor, insanlar ihtiyaçları olduğu kadarını alıp kullanıyorlar, eskimedikçe yenisine ihtiyaç duymuyorlar. Anarres, anarşist - sosyalizmle yönetiliyor, olması gerektiği gibi bir komünizm var Anarres'te. Aile kurumu yok, sevgililik bile tam anlamıyla yok, insanlar istedikleri insanla, istedikleri kadar birlikte yaşıyorlar, çocukları biraz büyüdüğünde eğitim ve barınma ihtiyaçlarını sağlayan yurtlara veriliyor, anne - baba kavramlarını bile bilmiyor çocuklar, çocuk sahibi olmanın bile mülkiyetçiliği arttıracağı düşünülüyor çünkü. Anarres'teki insanlarla Urras'taki insanlar aslında birbirinden çok farklı değiller. Anarres, Urras'tan göç eden Odocuların gezegeni, sadece yüz elli yıldır Odocu devrimciler Anarres'te yaşıyorlar ve Le Guin'in bize anlattığı hikaye, bir devrimden sonra neler olabileceği...
Odo, Urras'tan Anarres'e göç edenlerin atası. Odo, bir kadın, bu yüzden Anarreslilerin "Komünist Manifesto"sunun buram buram bir kadının elinden çıktığı da belli oluyor. Aşk, cinsellik, annelik gibi kavramların aslında "Her şeyi paylaşırız, mülkiyete gerek yok." mottosuyla ne kadar çeliştiğini görebiliyoruz açıkça. Odo'nun başlattığı mülkiyete, sisteme karşı isyan, devrimle sonuçlanır ve yüz elli yıl kadar önce Urras yönetimine başkaldıran Odocular, Urras'ın uydusu Anarres'e göç ederler. Bu ilk göçten beri Urras'tan hiçbir canlı Anarres'e, Anarres'ten hiçbir canlı da Urras'a gitmemiştir. Anarresli halk, kendi yağıyla kavrulurken, Urras'tan arada bir yük gemileri kimi madenleri almak için Anarres'e gelir. Romanımız da bu yük gemilerinden birisiyle Urras'a giden, gezegenler arası ilk yolcu olan Shevek'in yolculuğuyla başlar...
Mülksüzler, her şeyi körü körüne savunan, bir devrim olduktan sonra neler olacağıyla ilgilenmeyen, arkası boş bir devrim romanı değil, altyapısız bir ütopya değil. Ursula K. Le Guin kesinlikle çok büyük bir yazar, Mülksüzler de çok büyük bir roman. Bilimkurgu meraklılarına öneririm ama sadece bilimkurgu sevenleri değil de siyaset tarihiyle ilgilenenleri, ateşli devrimcileri, felsefe sevenleri de bu kitapla tanıştırmak lazım diye düşünüyorum. Pek çok cümle üzerinde dakikalarca düşünecek, elinizden de bırakamayacaksınız, emin olun.
Etiketler:
sweet leaf,
Ursula K. Le Guin
3 Ağustos 2010 Salı
Mahalle baskısı her yerde aynı ikiyüzlülükle...
Masumiyet Çağı aylardır elimde sürünen, bir türlü bitiremediğim, oldukça romantik ama "içi boş" denemeyecek bir kitap. Yazar Edith Warton, aynen İngiliz rakibeleri Bronte kardeşler ve Jane Austen gibi, o zamanki toplumda kadının konumunu, erkeklerin kadınlardan beklentilerini sorgulamış, iyi de etmiş bakın bize bir fikir veriyor?
19. Yüzyılın sonu... Avrupa Amerikadan bir baş önde, modayı bugünun aksine amerika avrupadan takip ediyor... Amerikada bir Avrupa sevdası, kompleksi. Newyork sosyetesinde bir yasak aşkı konu ediniyor kitabımız. Yasak aşk dediysek yanlış anlamayın, zamanın çevresinin tutuculuğu ile son derece uyumlu masum bir aşk bu. hikaye bu aşk filizinin etrafında dönerek, aşıkların kaderini anlatırken bir yandan da ikiyüzlü sosyetenin tutuculuğu ile bizi hayretlere düşürüyor. Bir kadın, evliliği ne kadar berbat olursa olsun dul damgası yemektense boşanmamayı tercih ediyor, kadınlardan erkeğin bir adım arkasında durması, ondan beklenileni yaşaması, olaylara çok kafa yormaması, yorum yapmaması bekleniyor vs. vs. Değişen birşey yok yani, hala iyi bir eş, iyi bir anne olma misyonu verilmiyor mu kadına?
Kitap kötü değil fakat beni çevirisinden midir nedendir bilemedim, inanılmaz sıktı. sürüklenemedim.. Filmini de izlemiştim, ilginç bir şekilde film kitaptan daha çok hoşuma gitti. Tavsiye ederim!
Gerizekalılar | Gökay Akın
Gökay Akın'ın debdebeli öğrencilik hayatını gururla arka kapak ve önsözüne koyduğu, bir garip kitap : Gerizekalılar. Yazarın anarşik öz geçmişi ilgi çekici! 4 değişik liseden atılmasını anladım ama, sistemi eleştirmek için üniversiteyi bırakmasını çözemedim. Yine de inadına aldım okudum kitabı. -kimbilir özgeçmiş bu noktada amacına ulaştı belki de-
Bir roman denemez, daha çok uzunca bir öykü, kapağı çok hoş.
Kitap, hepimizin rahatsız olduğu, tüketen, tepkisiz, televizyonun esiri olmuş bir topluma dönüşme fikrinin etrafında dönüyor. Osman ve Mahmut pek de akıllı sayılmayacak iki kuzendir. Soğuk bir kış günü,tv de yayınlanan "Aşkın Kanunu" dizisinin seksi oyuncusu Banu billur'un peşine düşmek üzere yola çıkarlar. Yolda başlarına iş gelir demek isterdim ancak malesef, Osman ve Mahmut'un geçtiği yerlerdeki insanların başlarına tülü işler geliyor.
Koyun davranışlı, akıllarını kullanamayan insanların içine düştüğü durumlarla bol bol dalga geçiilmiş. yine de birşeyler eksik gibi geldi okurken bana.
En çok rahatsız olduğum şey ise yazı fontu idi. Çocuk kitabı fontu kullanmışlar kitapta! Okurken alışana kadar epey sinir etti beni font. zaten 30-40 dakikada bitiyor kitap, değişik bir deneme olmuş.
Çok çok ucundan bir Bret Easton tadı almak mümkün belki. ama gerçekçi olmak gerekirse onun kurgularına ve yazım diline göre "gerizekalılar" daha cılız kalıyor. Yazarın ilk kitabı daha. Doğrusu yazacağı başka kitaplarını da merak eder, okumak isterim. Türk edebiyatında da bu tarz tepkisel, eleştirel denemeleri görmek cidden zevkli.
Merakta kalanlara kitaptan bir kuple:
"Kavga ile sevişmek arası o şey tekrar başlıyordu. Azgın türkücü, elini atacak yer bulamıyor, çaresizce saçlarını çekiştiriyordu kadının. Derken yavaş yavaş eli beline kayıyor, bütün Türkiye, türkücüyü Banu Billur’un kilodunu sıyıracak diye beklerken İPANA diş macunu satın almayan erkeklere kadınların ‘asla vermeyeceğini’ ima eden güler yüzlü bir reklam ’pat’ diye araya öyle giriyordu ki; ’WOLSWOGEN’in fark yarattığını, ’MOTOROLA’ sahibi olmayanın kalmadığını, ’NIKE’ ürünlerinin dayanıklılığını, ‘TADIM’ sucuğun tam ağızlara layıklığını, erkek adamın ‘GILLETTE’ kullanması gerektiğini bir çırpıda öğreniyor, iki bilemedin üç hafta içinde, bütçenizin uygunluğuna göre ürünlerden bir bilemedin bir kaçını mutlaka alıyordunuz."
29 Temmuz 2010 Perşembe
The Magus ya da Büyücü ya da Cesaretin var mı?
Tatil için seçtiğim ikinci kitap John Fowles'dan Büyücü'ydü. Yoğun, karanlık, hazmı zor bir roman bu. Ama çok da güzel. Komadaki Sevgilim gibi "ah modern insan modern hayat, nasıl da bayat" diye maval okumak yerine, "modern insan böyleyken böyle, senin bu hayatı yaşamaya ve anlamaya cesaretin var mı genç?" diye soruyor Fowles'un muhteşem karakteri Conchis. Ve biz de hemen bir heves koşuyoruz peşinden, tıpkı genç ve basiretsiz Nicholas Urfe gibi.
"Hayatını bir kere bile riske atmamış bir genç adam hem aptaldır hem de korkak" ama Nicholas henüz bunu bilmemektedir. Pür ingiliz kahramanımız, 20'li yaşlarının sonunda, bir baltaya sap olamamış, ailesiyle pek hoşlaşmayan, kendini kinik diye nitelendiren (herhalde bütün kitaptaki en majör çeviri hatası, "sinik" olacak canım o), bu dünya boş, tanrı manrı yalan, ben de aşka aşık bir herifçioğluyum, zaten de elimi sallasam ellisi diye diye gezinen klasik delikanlı modelidir. Şiir yazdığı için şair, zeki ve yakışıklı olduğu için de bulunmaz hint kumaşı olduğuna kanidir. Yani hepimizin yakından bildiği gençlik yanılgıları içinde debelenmektedir ki Alison adlı avusturalyalı hatunla tanışır. Alison içi dışı bir, hoş ve zeki bir kızdır, Nicholas'ın ne olup ne olmadığını net şekilde gördüğü halde sever onu. Bizimki de aslında aşık olur ama kabul etmez, kızın anti-ingiliz huy ve tavırlarını küçümser, dert edinir. Sanki gönül eğlendirirmiş gibi yaşar ve sonra da ingilizce hocalığı yapmak üzere ücra bir yunan adasına gider. Orada bu aşktan ve Londra'nın gri havasından kurtulacaktır sözde. Ancak adada gizemli bir milyonerle, Conchis'le tanışır ve bir anda kendini sanki sadece kendisi için sergilenen ve kendi tepkilerine göre düzenlenen bir tiyatro oyununun, yeni bir gerçekliğin içinde bulur. Şans ("Plan yok. Her şey şans"), gülümseyiş ("Gülüşün anlamı budur işte: Olmaması mümkün olan şey vardır"), kendini kabul etme ("Sen beğenilmek istiyorsun" der Conchis, "Bense yalnızca var olmak.") Nicholas her bir hayat dersiyle kalesine gol üstüne gol yağdıran maestro Conchis'e güvense mi güvenmese mi bilemezken bir de önüne sürülen yeni ve idealize bir genç kıza gönlünü kaptırır ve olaylar gelişir...
"Erkekler nesneleri, kadınlarsa nesneler arasındaki ilişkiyi görür." der Conchis, "Savaş, ilişkileri görmedeki bozukluktan kaynaklanan bir psikozdur. Birbirimizle kurduğumuz ilişkileri. Ekonomik ve tarihi durumumuzla ilişkilerimizi. Ve en çok da hiçlikle ilişkimizi. Ölümle."
Burdan yola çıkarak ilişkilerin doğası hakkında epey şey kaparız Conchis'ten. Ama Nicholas kendini şansa bırakmaya ve derslerini hazmetmeye pek de hazır değildir. Daha en baştan gerçekle olan ilişkimizin sınandığı bir oyunda olduğumuzu anlarız biz de Nicholas gibi. Çünkü "Kibarlık istemiyorum" der Conchis, "Kibarlık daima, başka türden gerçeklerle yüzleşmenin reddini barındırır içinde." Kendine sınırlarının ötesinde hedefler koymanın, kendine karşı geliştirilen hipermetropluğun, mutsuzluk ve verimsizlik getireceğini savunur Conchis ve "en temel parçanın gerçek olduğunu söyler. İki insanın zihinleri, ruhları arasında kurduğu güven olduğunu. Asıl sadakatsizliğin cinsel sadakatsizliği gizlemek olduğunu. Çünkü birbirine aşık iki insanın arasına asla girmemesi gereken tek şey yalandır."
Conchis'in savaş sırasında "özgür olmayacaksam yaşamaya değmez" diyerek ölmeyi seçen biriyle ilgili olarak söyledikleri ise beni en çok etkileyen kısımlardan biriydi sanırım: "Benimkine tamamen ters düşen bir dünyadan konuşuyordu. Benimkinde hayatın bir bedeli yoktu. Öyle değerliydi ki, kelimenin tam anlamıyla paha biçilemezdi. Onunkindeyse yalnızca tek şey paha biçilemez değerdeydi: Özgürlük."
Romanın sonunda, bütün oyunlardan, yanılgılardan ve uyanışlardan sonra Nicholas "Yetişkinlik bir dağı andırıyordu" der, "ve ben bu olanaksız ve tırmanılamaz buzdan kayalığın dibinde duruyordum: Kimseye gereksiz yere acı çektirmemelisin."
Kitapta Fowles'un kısa bir sonsözü de var. Oradan öğreniyoruz ki Fowles'un ilk romanıdır, bir tür ergenlik romanıdır Büyücü. Yetişkinliğe adım atarken yaşanan her tülü psikolojik bocalamanın, gerçek bir ilişki kurabilmenin zorluklarının, benliğin derin ve dipsiz labirentlerinde bir ses, bir ışık aramanın romanı bence Büyücü. Kendine sadık olabilmenin romanı. Çünkü Conchis'in dediği gibi "İnsan soyu önemsizdir. İhanet edilmemesi gereken insanın kendisidir."
Kitaptan son bir şiirle bitireyim:
Keşfetmenin peşini bırakmamalıyız
Ki tüm bu keşiflerimizin sonunda
Başladığımız yere varmış
Ve o yeri ilk defa anlamış olacağız.
(T.S. Eliott)
Eser: Büyücü
Çeviren: Meram Arvas
Yayınevi: Ayrıntı
679 sayfa
"Hayatını bir kere bile riske atmamış bir genç adam hem aptaldır hem de korkak" ama Nicholas henüz bunu bilmemektedir. Pür ingiliz kahramanımız, 20'li yaşlarının sonunda, bir baltaya sap olamamış, ailesiyle pek hoşlaşmayan, kendini kinik diye nitelendiren (herhalde bütün kitaptaki en majör çeviri hatası, "sinik" olacak canım o), bu dünya boş, tanrı manrı yalan, ben de aşka aşık bir herifçioğluyum, zaten de elimi sallasam ellisi diye diye gezinen klasik delikanlı modelidir. Şiir yazdığı için şair, zeki ve yakışıklı olduğu için de bulunmaz hint kumaşı olduğuna kanidir. Yani hepimizin yakından bildiği gençlik yanılgıları içinde debelenmektedir ki Alison adlı avusturalyalı hatunla tanışır. Alison içi dışı bir, hoş ve zeki bir kızdır, Nicholas'ın ne olup ne olmadığını net şekilde gördüğü halde sever onu. Bizimki de aslında aşık olur ama kabul etmez, kızın anti-ingiliz huy ve tavırlarını küçümser, dert edinir. Sanki gönül eğlendirirmiş gibi yaşar ve sonra da ingilizce hocalığı yapmak üzere ücra bir yunan adasına gider. Orada bu aşktan ve Londra'nın gri havasından kurtulacaktır sözde. Ancak adada gizemli bir milyonerle, Conchis'le tanışır ve bir anda kendini sanki sadece kendisi için sergilenen ve kendi tepkilerine göre düzenlenen bir tiyatro oyununun, yeni bir gerçekliğin içinde bulur. Şans ("Plan yok. Her şey şans"), gülümseyiş ("Gülüşün anlamı budur işte: Olmaması mümkün olan şey vardır"), kendini kabul etme ("Sen beğenilmek istiyorsun" der Conchis, "Bense yalnızca var olmak.") Nicholas her bir hayat dersiyle kalesine gol üstüne gol yağdıran maestro Conchis'e güvense mi güvenmese mi bilemezken bir de önüne sürülen yeni ve idealize bir genç kıza gönlünü kaptırır ve olaylar gelişir...
"Erkekler nesneleri, kadınlarsa nesneler arasındaki ilişkiyi görür." der Conchis, "Savaş, ilişkileri görmedeki bozukluktan kaynaklanan bir psikozdur. Birbirimizle kurduğumuz ilişkileri. Ekonomik ve tarihi durumumuzla ilişkilerimizi. Ve en çok da hiçlikle ilişkimizi. Ölümle."
Burdan yola çıkarak ilişkilerin doğası hakkında epey şey kaparız Conchis'ten. Ama Nicholas kendini şansa bırakmaya ve derslerini hazmetmeye pek de hazır değildir. Daha en baştan gerçekle olan ilişkimizin sınandığı bir oyunda olduğumuzu anlarız biz de Nicholas gibi. Çünkü "Kibarlık istemiyorum" der Conchis, "Kibarlık daima, başka türden gerçeklerle yüzleşmenin reddini barındırır içinde." Kendine sınırlarının ötesinde hedefler koymanın, kendine karşı geliştirilen hipermetropluğun, mutsuzluk ve verimsizlik getireceğini savunur Conchis ve "en temel parçanın gerçek olduğunu söyler. İki insanın zihinleri, ruhları arasında kurduğu güven olduğunu. Asıl sadakatsizliğin cinsel sadakatsizliği gizlemek olduğunu. Çünkü birbirine aşık iki insanın arasına asla girmemesi gereken tek şey yalandır."
Conchis'in savaş sırasında "özgür olmayacaksam yaşamaya değmez" diyerek ölmeyi seçen biriyle ilgili olarak söyledikleri ise beni en çok etkileyen kısımlardan biriydi sanırım: "Benimkine tamamen ters düşen bir dünyadan konuşuyordu. Benimkinde hayatın bir bedeli yoktu. Öyle değerliydi ki, kelimenin tam anlamıyla paha biçilemezdi. Onunkindeyse yalnızca tek şey paha biçilemez değerdeydi: Özgürlük."
Romanın sonunda, bütün oyunlardan, yanılgılardan ve uyanışlardan sonra Nicholas "Yetişkinlik bir dağı andırıyordu" der, "ve ben bu olanaksız ve tırmanılamaz buzdan kayalığın dibinde duruyordum: Kimseye gereksiz yere acı çektirmemelisin."
Kitapta Fowles'un kısa bir sonsözü de var. Oradan öğreniyoruz ki Fowles'un ilk romanıdır, bir tür ergenlik romanıdır Büyücü. Yetişkinliğe adım atarken yaşanan her tülü psikolojik bocalamanın, gerçek bir ilişki kurabilmenin zorluklarının, benliğin derin ve dipsiz labirentlerinde bir ses, bir ışık aramanın romanı bence Büyücü. Kendine sadık olabilmenin romanı. Çünkü Conchis'in dediği gibi "İnsan soyu önemsizdir. İhanet edilmemesi gereken insanın kendisidir."
Kitaptan son bir şiirle bitireyim:
Keşfetmenin peşini bırakmamalıyız
Ki tüm bu keşiflerimizin sonunda
Başladığımız yere varmış
Ve o yeri ilk defa anlamış olacağız.
(T.S. Eliott)
Gözünü sevdiğim İngiliz edebiyatı! Ne zaman hem sağlam ve çok boyutlu bir kurgu, hem beni benden alacak karakterler, hem de dört başı mamur bir gerilim istesem imdadıma yetişiyor.
Eser: Büyücü
Çeviren: Meram Arvas
Yayınevi: Ayrıntı
679 sayfa
Etiketler:
john fowles
28 Temmuz 2010 Çarşamba
Buhran için yaşamak, veya yaşamak için buhran
İşte yaşamını intiharla noktalamış bir yazar daha: Sadık Hidayet. Ve onun pek az bilinen ama başyapıt kabul edilen, buhranlarla dolu, geçmiş-gelecek-bugün'ün karmakarışık iç içe geçtiği, şiirsel anlatımı ile ruh halinize göre sizi beğeni ile dolu bir buhrana veya can sıkıntısına sürükleyecek novella'sı : Kör Baykuş, orjinal adı ile Buf-i Kur.
Kör Baykuş yaşamını kalemlerin üzerine desenler çizerek kazanan bir resim sanatçısının hayal-gerçeklik arasında gidip gelen dünyası ile açılıyor, sonrası tam bir karmaşa. Herşey belirsiz, kişiler, olaylar, zaman.. hepsi bir dönüşüm içerisinde. Yazarın ölüm takıntısı, adeta kitabın sayfalarından akıp üzerinize yapışıyor. O yapış yapış umutsuzluk, çaresizlik, ölüm korkusu, bunalımlar, 95 sayfada nasıl birleştirilebilirse, yazar en güzelini becermiş, birleştirmiş. Öyle sıkı birleştirmiş ki arada doşluk dahi bırakmamış.
Belki de ilk kez kitaptan çok yazardan bahsetmek istiyorum sizlere. Sadık Hidayet yaşadığı dönemin (1903-1951) koşullarına göre oldukça sıradışı bir insan. Çok zengin bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ama hep mutsuz yaşamış. En ilginci de vejeteryan ve hayvan hakları savunucusu olması. Vejeteryanlık üzerine bir kitap bile yazmış !- evet cidden bu konu ile ilgili, öyle roman falan değilmiş yani, vej. yaşamın faydaları gibi bir kitapmış bu- ayrıca Kör Baykuş ta kesilen hayvan ve insan etleri ile ilgili betimlemelerden yazarın hayvanların kesilmesinden duydugu mutsuzluk hissediliyor.
Hidayet genç yaşında İrandan Paris'e gitmiş ve orada defalarca değişik şekillerde intiharı denemiş. hatta bir seferinde köprüden nehre atlamış ve köprü altında sevişen bir çift tarafından kurtarılmış. en niyaheyinde inatçı Hidayet, sadece ve sadece havagazı ile intihar edebilmek için gaz tesisatı olan bir daire kiralayarak, başını fırına sokup gazı açmak sonucunda intiharı başarmış.
Aslında Hidayet'in eşcinsel olabileceğini düşündüm, ama bu konuda bir bulgu yok.
Sizlere Kör Baykuş'u okuyun, eğleneceksiniz, akıcı, sürükleyici, süper demek isterdim ancak diyemem. ama bu kadar naif, zamanının ötesinde, kendi ülkesinde bile değeri bilinmemiş bir yazarın, bir sanatçının zihninde bir belirginleşen bir kaybolan ölüm, kader, yaşam ve diğer kavramlar hakkında düşünebilmek için okuyun Kör Baykuş'u. Biraz Ahmet Haşim'i anımsatacaktır, o denli karamsar, içe dönük ve şiirsel.
ama tavsiyem, mümkünse yazın okumayın. bu sıcaklarda iyice bunalabilirsiniz. Zaten adamcagız da bütün bir ömür bahar yüzü göremeden kış yaşamış ..siz de varın onun kitabını kış mevsiminde okuyun. Behçet Necatigil çeviri ve önsözü ile basılmış, YKY'den. Bu arada tahmin edeceğiniz üzere, kitap İran da tabi ki yasakmış...
İyi okumalar..
27 Temmuz 2010 Salı
Komadaki Sevgilim uyansa da bir uyanmasa da...
"Yiyemeyeceğin boku kaşıklama" diye bir laf vardır, seviyeli blog'umuzun seviyesine bu pek seviyesiz girizgahla gölge düşürmek istemezdim ama Douglas Coupland'a tavsiyem bu. Neden ama neden olgunlaşamıyor bu Yeni Dünya yazarları? Kitabın eleştirisinden yine kıtanın eleştirisine kayma tehlikesi içindeyim, tutamıyorum kendimi. Kuzey Amerika, bu lafım sana: İşin gücün lafı sakız gibi çekip çekip uzatmak, kendince espiri saydığın absurd benzetmelerle bezemek, gerçek bir duygunun kıyısından dahi geçemeden eveleyip gevelemek, büyük beklentiler yaratıp hiçbirini tatmin edemeden mıymıy sönmek gitmek. Çok sevilen bir kitap vardır, bence Kuzey Amerika edebiyatının ve bütün bu saydıklarımın özeti: Parfümün Dansı. Tamam, çok ilginç başlayan, hoş bir hikaye. Ama ben yarısından itibaren fenalıklar geçirmeye başlamış ve o "en orijinal ben olucam" takıntısından kusma noktasına gelmiştim çoktan. Sanki tamamı kötü bir amerikan filmi türkçesiyle konuşuyordu kitabın: Hey dostum, yorgun görünüyorsun, kendine bir içki almak istemez misin?
Lafım çeviriye değil, yanlış anlaşılmasın, içeriğe. Bu kıtanın edebiyatında bana hiç uymayan, pek plastik ve pek yapay kaçan bir ton, bir tarz, bir bi şey var. Aha Douglas'ın sorunu da bu. Daha doğrusu onun bir sorunu yoktur herhalde de benim onunla sorunum bu. Hadi bu kitabı Vancouverlılar beğensin, Connecticutlılar beğensin, ama Ege from Turkey nasıl beğensin? Kanadalı sıradan bir liseli genç olan Richard'ın kız arkadaşı geleceğe dair çok kötü şeyler gördüğünü mırıklanıp sonra da çat diye komaya girer ve 17 yıl mı ne komada kalır. Üstelik bu arada Richard'la ilk ve son sevişmelerinden bir de çocuğu olur. Sonraki chapter'lar boyunca, geride kalan sıradanötesi arkadaş grubunun tüketim kültürü, showbiz, alkol, uyuşturucu ve kendini bilmezlikle mücadelesini okuruz. Ama etkilenir miyiz bilmem. Sonra bütün dünya vatandaşlarını öldürüp bizimkileri sağ bırakan bir felaket olur ve bütün bunların neden ama neden olduğunu açıklar kitap. Orda artık küfür etmek isteriz. Paranormal soslu varoluşçu felsefe esanslı sevgi pıtırcıklanması şeklinde bir yemin edilmesiyle biter bu lüzumsuz eser. Dünya eski haline döner ve bizimkiler de bundan böyle duyarlı bireyler olacaklarına ve sistemi yıkacaklarına and içerler. Aferin, ne mutlu onlara.
Acaba diyorum bu Kuzey Amerikalılar sadece kötü eğitim sistemlerinin ve cehaletlerinin kurbanı mı, yoksa harbi harbi "düşünce romanı" yazmayı teenager bir buhran olarak mı yaşıyorlar hala? Hani yazarın gençliğine vereyim desem adamın epey sonraki bir kitabını da geçen yaz okumuştum: "All families are psychotic" Onun da bundan geri kalır yanı yoktu. Galiba o taraflardaki aile, sevgi, dostluk, fedakarlık gibi genel kavramların tanımlarıyla derdim var benim. Bütün bunların içini gerçek duygularla yeterince dolduramadıklarını düşündüğüm için en baba karakterler bile çok karton kalıyor gözümde. Sevgileri yapay, mutlulukları yapay, acıları yapay. En nihayetinde yersiz bir şaka patlatarak veya bir içki alarak bütün her şeyi unutmayı başarabiliyorlar. Kendi kendileriyle, kendi insanlıklarıyla bağlantıları kopmuş sanki. İnanmıyorum hiç bir şeylerine. İnanmayınca empati duyamıyorum. Empati olmayınca da edebiyat bitiyor benim için.
Eser: Komadaki Sevgilim
Yazar: Douglas Coupland
Çeviri: Zeynep Akkuş
Yayınevi: Parantez
262 Sayfa
Lafım çeviriye değil, yanlış anlaşılmasın, içeriğe. Bu kıtanın edebiyatında bana hiç uymayan, pek plastik ve pek yapay kaçan bir ton, bir tarz, bir bi şey var. Aha Douglas'ın sorunu da bu. Daha doğrusu onun bir sorunu yoktur herhalde de benim onunla sorunum bu. Hadi bu kitabı Vancouverlılar beğensin, Connecticutlılar beğensin, ama Ege from Turkey nasıl beğensin? Kanadalı sıradan bir liseli genç olan Richard'ın kız arkadaşı geleceğe dair çok kötü şeyler gördüğünü mırıklanıp sonra da çat diye komaya girer ve 17 yıl mı ne komada kalır. Üstelik bu arada Richard'la ilk ve son sevişmelerinden bir de çocuğu olur. Sonraki chapter'lar boyunca, geride kalan sıradanötesi arkadaş grubunun tüketim kültürü, showbiz, alkol, uyuşturucu ve kendini bilmezlikle mücadelesini okuruz. Ama etkilenir miyiz bilmem. Sonra bütün dünya vatandaşlarını öldürüp bizimkileri sağ bırakan bir felaket olur ve bütün bunların neden ama neden olduğunu açıklar kitap. Orda artık küfür etmek isteriz. Paranormal soslu varoluşçu felsefe esanslı sevgi pıtırcıklanması şeklinde bir yemin edilmesiyle biter bu lüzumsuz eser. Dünya eski haline döner ve bizimkiler de bundan böyle duyarlı bireyler olacaklarına ve sistemi yıkacaklarına and içerler. Aferin, ne mutlu onlara.
Acaba diyorum bu Kuzey Amerikalılar sadece kötü eğitim sistemlerinin ve cehaletlerinin kurbanı mı, yoksa harbi harbi "düşünce romanı" yazmayı teenager bir buhran olarak mı yaşıyorlar hala? Hani yazarın gençliğine vereyim desem adamın epey sonraki bir kitabını da geçen yaz okumuştum: "All families are psychotic" Onun da bundan geri kalır yanı yoktu. Galiba o taraflardaki aile, sevgi, dostluk, fedakarlık gibi genel kavramların tanımlarıyla derdim var benim. Bütün bunların içini gerçek duygularla yeterince dolduramadıklarını düşündüğüm için en baba karakterler bile çok karton kalıyor gözümde. Sevgileri yapay, mutlulukları yapay, acıları yapay. En nihayetinde yersiz bir şaka patlatarak veya bir içki alarak bütün her şeyi unutmayı başarabiliyorlar. Kendi kendileriyle, kendi insanlıklarıyla bağlantıları kopmuş sanki. İnanmıyorum hiç bir şeylerine. İnanmayınca empati duyamıyorum. Empati olmayınca da edebiyat bitiyor benim için.
Eser: Komadaki Sevgilim
Yazar: Douglas Coupland
Çeviri: Zeynep Akkuş
Yayınevi: Parantez
262 Sayfa
Etiketler:
Douglas Coupland,
ege
26 Temmuz 2010 Pazartesi
Erkeğin geyşası olmak ya da olmamak
Yazın şu enfes günlerinde hala okumamış olan varsa diye tam bir yaz kitabı tavsiye edeceğim bugün sizlere. Tatile çıkarken yolda veya sahilde yatarken okumak için birebir; Biraz kadın kitabı tadında olsa da erkekler de okuyabilir : Bir Geyşanın Anıları / Memoirs of a Geisha 'yıMagazin dergilerinde varoştan gelme güllerin "erkeğimin geyşası olurum" beyanatlarının henüz geyşalığın balta girmemiş ormanlarına dalıp düzen bozamadığı bir zamana götürüyor bizi hikaye. Geyşalığın naif, kırılgan ve fedakarlıklarla dolu dünyasına dalıyoruz. İkinci dünya savaşı öncesi, sıradışı mavi gözlere sahip bir kız çocuğu olan Sayuri'nin yaşamını okuyoruz, geyşalığa uzanan zorlu yoldan nasıl geçtiğini.. Renkli kimonoları kazanabilmek için ne gibi fedakarlıklar gerektiğini.. Daha kıdemli geyşaların çömezleri nasıl ezdiğini okuyoruz kitapta. geyşalar aşık olur mu, nasıl yaşarlar, neler yaparlar, erkeklere sundukları hizmetler nedir, ne koşullarda sunulur, tüm bu soruların yanıtlarını öğrenebiliyorsunuz zaten gayetle gerçek bir geyşanın yaşam öyküsünden oluşmuş kendileri. Yazar Arthur Miller Japonyanın en ünlü Geyşalarından birinin anılarını referans alarak hazırlamış kitabı.
Okuduktan sonra Japonların ne kadar kendilerine has, ne kadar orjinal bir kültürleri olduğunu düşünmemek elde değil. Geyşalık denilen şeyin gerçek amacı gerçekten çok etkileyici ve kadının modern hayattaki yeri üzerine uzun düşüncelere gark edebiliyor insanı. Kitabın bir de filmi var ve oldukça başarılı bir uyarlama olduğunu düşünüyorum. Gerçi filmin başrolunde Çinli bir aktristin oynamasına Japonlar muhakkak bozulmuştur ama olsun.
Erkeğinizin geyşası olun ya da olmayın, Kadınınızdan geyşalık bekleyin ya da beklemeyin, herkese iyi okumalar.
Gözyaşı Sarayı | Alev Aksoy Croutier
Amerikada yaşayan Alev (Lylte) Aksoy Croutier tarafından yazılmış olan Gözyaşı Sarayı bir romandan çok bir öykü gibi.. Kitabın Amerikada bir Best Seller olduğunu belirtmişler arkasında -önüne yazmamaları ilginç-. Ayrıca Isabel Allende'nin övgülerini yazmışlar ön kapağa.
Isabel Allande gerçekten böyle dedi mi? Kitabı okuduktan sonra bunu merak ettim; ikinci bir Kayıp Gül vakası ile karşı karşıya mıyız? diye. Ama gerçekten de bu övgüler edilmiş : şu linkten detayına ulaşabilirsiniz.
Ancak ben bu kitaba ısınamadım; romandan çok kısa kısa bölümlerle birleşmiş uzunca bir öyküydü.
Hikaye, Casimir isimli bir Fransız'ın, Paris'te bir dükkanda, bir gözü sarı bir gözü mavi bir kadın resmi görüp kadına tutulması ile başlıyor. Casimir, bu kadını rüyalarında görüyor sürekli ve onun uğruna karısını, çoluk çocugunu bırakıp kendisini İstanbula sürükleyecek bir yolculuğa çıkıyor. Burada, nihayet renkli gözlü sevgilisi "La Poupe" ile karşılaşıyor ...
Eh, hikayede de çok orjinal bir şey yok aslında. Bu açıdan şanslı bir kitap olduğunu düşünüyorum Gözyaşı Sarayı'nın. Sürükleyicilik bakımından bir sıkıntısı yok, bölümler kısa kısa olduğu için çabucak bitiyor. En büyük sıkıntım karakterler oldu, ana karakter dahil hiçbir kişiliğe derinlemesine dalamıyoruz, karakter betimlemeleri yüzeysel kalıyor. Casimir sadece tutku, La Poupe yalnızca masumiyet? hiçbiri üç boyutlu değil gibi, belki bu masalsı havadan da kaynaklanıyor olabilir. Ama bir bestseller dan biraz karakter derinliği beklemek de çok degil herhalde.
Kitabın bir de filminin çekildiği söyleniyor, yönetmen Binnur Karaevli Nicole Kidman / Javier Bardem / Monica Belluci / Clive Owen gibi isimlerden bahsetmiş.(link) Ne diyelim, inşallah olur da biz de Hollywood a girmiş oluruz.. Filmin akıbeti nı imdb den araştırdım ama herhangi bir bilgi bulamadım. Umarım önümüzdeki günlerde neler olup bittiğini öğreniriz bu konuda.
Isabel Allande gerçekten böyle dedi mi? Kitabı okuduktan sonra bunu merak ettim; ikinci bir Kayıp Gül vakası ile karşı karşıya mıyız? diye. Ama gerçekten de bu övgüler edilmiş : şu linkten detayına ulaşabilirsiniz.
Ancak ben bu kitaba ısınamadım; romandan çok kısa kısa bölümlerle birleşmiş uzunca bir öyküydü.
Hikaye, Casimir isimli bir Fransız'ın, Paris'te bir dükkanda, bir gözü sarı bir gözü mavi bir kadın resmi görüp kadına tutulması ile başlıyor. Casimir, bu kadını rüyalarında görüyor sürekli ve onun uğruna karısını, çoluk çocugunu bırakıp kendisini İstanbula sürükleyecek bir yolculuğa çıkıyor. Burada, nihayet renkli gözlü sevgilisi "La Poupe" ile karşılaşıyor ...
Eh, hikayede de çok orjinal bir şey yok aslında. Bu açıdan şanslı bir kitap olduğunu düşünüyorum Gözyaşı Sarayı'nın. Sürükleyicilik bakımından bir sıkıntısı yok, bölümler kısa kısa olduğu için çabucak bitiyor. En büyük sıkıntım karakterler oldu, ana karakter dahil hiçbir kişiliğe derinlemesine dalamıyoruz, karakter betimlemeleri yüzeysel kalıyor. Casimir sadece tutku, La Poupe yalnızca masumiyet? hiçbiri üç boyutlu değil gibi, belki bu masalsı havadan da kaynaklanıyor olabilir. Ama bir bestseller dan biraz karakter derinliği beklemek de çok degil herhalde.
Kitabın bir de filminin çekildiği söyleniyor, yönetmen Binnur Karaevli Nicole Kidman / Javier Bardem / Monica Belluci / Clive Owen gibi isimlerden bahsetmiş.(link) Ne diyelim, inşallah olur da biz de Hollywood a girmiş oluruz.. Filmin akıbeti nı imdb den araştırdım ama herhangi bir bilgi bulamadım. Umarım önümüzdeki günlerde neler olup bittiğini öğreniriz bu konuda.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



