14 Kasım 2012 Çarşamba

Benek'in Masalı 1; Tuhaf Yolculuk, Nihan Sarı



Benek Üzgünerik, sıradan bir genç kızdır. Bir saniye... Sıradan olsa kitabı olmazdı değil mi?  Benek Üzgünerik, öğrenimini sürdürmek için çok sevdiği ailesi ve şehirden ayrılırken sıradan biri olduğunu düşünmektedir. Ancak yolculuğu esnasında karşılaştığı garip, tonton teyze ve okulundaki tuhaf iki gençle tanışması, onu inanılmaz bir maceraya sürükleyecek; çok sayıda boyut ve gezegeni içeren bir arayışa dahil edecektir.

Yazar kurgusunda kuantum sıçramalarını, zaman ve boyut yolculuğu içinde kullanmış. Cep boyutları, zaman baloncukları, nanoteknoloji, zaman kayması, telepati gibi motifleri samimi karakterlerin dahil olduğu hikayeye bunaltmadan yedirmiş. Sevgiyi evrensel sabit olarak alan yazar; termodinamiğin 2. yasasına göndermeyle bütünleştirdiği arayış esnasında, robotların yükselişi motifiyle insanlık sorgusuna da girmiş. Aynı zamanda illustrator olan yazar, görsel tasvirlerini kullanarak tatlı bir gerçeküstülük yaratmış: Pixar animasyonu izler gibi hissediyorsunuz. Hoş kurgu oyunlarına başvuran hikaye, karakterleri bez bebekler olarak kullanmaktan kaçınmış ve hepsinin hikaye içinde önemli rolü olduğunu belirtircesine kurguya serpiştirmiş, dahil etmiş. Tanıdık ve hoş göndermeler kullanan Sarı, büyükbaba paradoksundan ustaca sakınmış. Hoş betimlemeler, hikayeye dahil olmaya yardımcı oluyor. Savaşlardan ve bunlardan beslenen parazitlere saldırmaktan geri durmayan yazar, doğaya karşı acımasız davranışlarımızı da eleştirmeyi unutmamış.

Fantezi ve bilim kurgunun tatlı bir melezi olan roman 14 yıl önce yazılmış ve geçen sene raflardaki yerini bulmuş. O yıllarda nanoteknoloji gibi bir motifi kullandığı için övgüyü hak eden kurgunun, hikayeyi hemen anlatma arzusu, heyecanı yüzünden olsa gerek karakterlerin ruh hallerindeki ani geçiş ve değişimleri çok ani vermesi dışında eksisi yok. Samimi karakterleri, merak öğesini doygun kullanan akıcı diliyle bana keyifli bir okuma sundu. Çocuk kitabı deyip geçecekseniz, alt metininde çocukların çıkarması  güç olan göndermeler içerdiğini belirteyim. Tıpkı Pixar animasyonlarında olduğu gibi katmanlı bir dokusu var. rahatlıkla okunan romanı 7'den 70'e tüm hayalbazlara öneririm. Başka incelemelerde görüşmek üzere.


13 Kasım 2012 Salı

Sandman, Neil Gaiman


Aslında çizgi roman da edebiyat dalı sayılır mı yoksa apayrı bir sanat dalı mı sayılmalı, görsel sanatlara mı girmeli bunun üzerinde çok da düşünmedim ama Neil Gaiman, alanında kendini kanıtlamış bir fantastik edebiyat yazarı olduğundan ve Sandman serisi de oldukça güzel bir fantazyayı oluşturduğundan en azından birkaç cümle ile bu blogda da tanıtılmayı hak ettiğini fark ettim.

Seri, yedi kardeşin, Endless ailesinin etrafında oluşan ve genel olarak düşlerle ilgili fantezi öykülerini anlatıyor. Düşlerden sorumlu devlet bakanı sayılabilecek Endless bireyi Dream, Sandman, Morpheus, adına ne derseniz deyin, karşımıza seri boyunca en çok çıkan karakter. Endless ailesinden her karakter, bir duyguyu ya da bir kavramı simgelemektedir, büyükten küçüğe bu kardeş karakterlerin isimleri de simgelediklerinden gelir: Destiny, Death, Dream, Destruction, Desire, Despair ve en küçük kardeş Delirium (ya da eski adıyla Delight). Çizgi roman, hem bildiğimiz dünyada, hem de fantastik başka bir dünyada geçer, öyle ki bu fantastik dünyada Endlesslar, Şeytan cehennemle ilgilenmeyi bıraktığı için acil bir aile toplantısı alırlar, mitolojiden tanıdığınız tanrılar, ortaçağ efsaneleri ve yakın çağ yazarlarının yarattığı gotik karakterleri görebileceğiniz bir başka dünyayı anlatan bu seri hele ki Neil Gaiman'ı seviyorsanız sizi tatmin edecektir. Fantastik edebiyata, mitolojiye, karanlık, yer yer rahatsız edici öykülere ve Neil Gaiman'ın günlük konuşma diliyle yarattığı diyaloglara çok da sıcak yaklaşmayan ve tabii ki çizgi roman sevmeyenlere ise önermem.

Sandman Rehberi: 

Okumak isteyecekler için de listemiz şu, ilk yedi cilt Türkçe olarak da basılmış olmakla birlikte çevirisinin çok da iç açıcı durumda olmadığını duyduğumu eklemeliyim, esas Sandman serisi sırayla şu ciltlerden oluşmaktadır: Preludes & Nocturnes, The Doll's House, Dream Country, Season of Mists, A Game of You, Fables and Reflections, Brief Lives, World's End, The Kindly Ones, The Wake. Her cilt de yine kendi içinde değişik adlarda ve bir konsepti tamamlayacak şekilde sıralanmış altı - yedi bölümden oluşur. Beklenmedik şekilde çok fazla tutulunca, Neil Gaiman aklındaki Sandman hikayesini bu on ciltte bitirmiştir ama karakterler için yan çizgi roman serileri ve Endless ailesinin farklı konseptlerde farklı hikayelerini de tasarlamıştır. Ciltler ayrı ayrı çizgi roman sanatçıları tarafından resmedilmiştir. Her karakterin konuşma balonuna kadar ayrıntıları ince ince düşünülmüştür, mesela Morpheus konuşurken siyah fon üzerine beyaz fontlarla konuşur, Delirium'un konuşma balonları birbirine paralel olmayan çizgilerle ve rengarenk fontlarla çizilir, Yunan tanrılarının balonları Yunan alfabesini andıran fontlarla, yine Mısır tanrılarının balonları da çivi yazısı gibi çizilmiştir. Ve ben yazının başında çizgi roman da edebiyattan sayılır mı diye düşünedurayım, Sandman, A Midsummer Night's Dream bölümüyle 1991 yılında Dünya Fantastik Edebiyat Ödülünü almış.


Yıldızların Dönüşü, Stanislaw Lem



Hal Bregg, uzun yolculuğunu bitirmiştir. Yıldızlara dokunup gelmiş bir pilot, bir kahramandır o. Gerçekten öyle midir? Yolculuğa çıktığından bu yana 126 sene geçmiştir. 150 yıldır yaşamasına rağmen 40 yaşını biraz geçkindir ve kendini kahraman gibi hissetmemektedir. O gittiğinden bu yana tüm Dünya değişmiştir. Bu adam zamanın kıyısından düşmüş kayıp biri olarak yeni dünyaya uyum sağlayabilecek midir?

Lem tüm hikayeyi Bregg'in ağzından anlatır. Kitabın başlarındaki kafa karışıklığı, algı yoksunluğunu, ortalarda onu terk eden dünyaya olan öfkeyi, sonunda ise mahsun bir kabullenişi o denli güçlü verir ki... kurgunun değil ancak aktarımın gücünü sergiler. "Bu neandarthal, bu fosil insan yıldızlardan hiç dönmemeliydi. Onun bugünkü toplumda yeri yok." Kendi hayatını ilerleme, bilim için tehlikeye atan insanların sorunlarını bize aktarırken toplum ve bilime saldırmaktan geri durmaz yazar. Yeni dünyanın toplumu kastra edilmiştir. Çocuklukta yapılan ufak bir kimyasal işlem tüm toplumu uyuşturmuş, arzu, heyecan, mücadele, özgecilik gibi kavramları yok etmiştir. Rahat ve ılıman bir dünyadır burası, spor yoktur, en azından bizim bildiğimiz anlamda. Yazar tüm toplumsal kalıpları tersine çevirmiştir, tezatı kullanırken belli sosyolojik çıkarımları görmezden gelmesi ancak bu şekilde açıklanabilir. Cinayet yok, şiddet yok, tecavüz yok , kabalık yok... peki bu bir ütopya mı? Yoksa kötü özellikleri imha ederken insanlığı da mı yok ettik?

Yazar kayıtsızlığın altın çağının başlarında yazdığı romanıyla batı toplumunu sertçe uyarmaya çalışıyor. Ancak Descartes'in fikir çocuklarına umarsızca saldırdıktan sonra "davranışçılık ekolünü" yüceltmesi akım içerisindeki bir tutarsızlık olarak göze çarpmakta. İletişimsizliği, anlayış yoksunluğunu kurgusuna güzelce yediren Lem, gerçekçi olabilmek için bilimsel makale ve yazarlardan bolca bahsediyor: Tıpkı kült eseri Solaris'teki gibi... Alt metni yazarın doygun çıkarımlarıyla dolu olan roman kesinlikle okunmayı hak ediyor. Solaris'in performansını göremesek de güzel bir eser olduğunu belirtme gereği duyuyorum. Keyifli okumalar dilerim. Başka incelemelerde görüşmek üzere.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Karanlığı Taramak, Philip K. Dick



Yakın gelecekte, Amerika uyuşturucuya karşı verdiği savaşı kaybeder. Yaş farkı gözetmeksizin Amerikan rüyasından uyanmaya çalışan kalabalıklar ölümün yeni bir tadına aşık olmuştur. Nüfusun dörtte birinin kullandığı D maddesi, uzun dönemde beyinde fiziksel hasara, psikozlara ve sonunda ölüme yol açmaktadır. Bu canavarla savaşan Narkotik şubenin ajanlarından biri, büyük bir balığı oltaya getirmek için sallanan yem olduğunu bilmemektedir. Fred, kovaladığı ölüm taciri Robert'la çok ortak noktaları olduğunu keşfedecektir: Aynı bedeni paylaştıkları gibi...

77 yayın tarihli olan roman, alt metni ve göndermelerini ustaca kullanan bir kurguya sahip. Eleştiri ve uyarıları göz ardı edilecek gibi değil. Uyuşturucu ile savaşmak bahanesiyle bir polis devletine dönüşen Amerika'da, artık her birey izlenmekte ve gözlenmektedir. Mahremiyet kavramı çökmüştür. İnsanlar Batı kültürü'nün çirkin yan ürünü olan kayıtsızlıkla savaşabilmek için kimyasallardan medet ummaktadır. Soğuk savaş'ın yarattığına benzer paranoyak ortam ve derin güvensizlik hissi dokunulabilecek kadar yoğundur. Kurumlara ve oynadıklara oyunlara cesurca saldırmıştır yazar.

Usta yazar K. Dick bu romanda, akıl oyunlarını ve detaycı yazını bambaşka bir seviyeye taşımıştır. Paranoyak ortamdan güzelce beslediği akıl oyunları ve tıp tarihinin en ilginç vakalarından birini yazınına dahil ederek, eleştirilerini çok katman arasında paylaştırır.Fiziksel ufak bir travma ile başlayıp, uyuşturucu ile pekişen ve kalıcı hale dönen hasar Fred'i parçalar. Beyninin sağ ve sol yarımküreleri bedenin hakimiyeti için rekabet eden Fred, bir müptela olmuştur. Gizli ajanlığın getirilerinden biri olan kişilik bölünmesine benzemez durumu, bu kalıcıdır. Kendini yok etmeye kararlı olan Fred ailesini geride bırakır ve başkası olur. D maddesi ve müptela arkadaşlarının paranoyak sohbetleri onun hayatından tek kaçışıdır . Kırık bir aşk öyküsüyle süslenen kurgu, aşıklar arasına çok sayıda engel koyar: Kokain, vicodin, eroin, lsd, d maddesi gibi...

Kedi-fare oyunlarını ustaca kullanan kurguda, kimin kaçtığı kimin kovaladığı dahi belli değildir. Şüphe ve gerilimle dolu roman boyunca; ironilerle beslenen karakterler, toplumun kırdığı bu oyuncaklar insanlara ayna görevini üstlenirler. Güneş sütünden nasıl kokain yapacağımızı da öğretirler.

Hüzünlü dokusu, şaşırtıcı sonuyla tam bir şölen olan bu roman, ustanın en güzel eserlerinden biridir. Kara edebiyatın öğelerini incelikli kullanarak, bol alt mesajıyla, zekice gönderme ve metaforlarıyla bir solukta biten bu romanı tüm bilim kurgu ve kara edebiyat hayranlarına gönül rahatlığıyla öneririm. Keyifli okumalar dilerim. Başka incelemelerde görüşmek üzere.



11 Kasım 2012 Pazar

Rama'nın Sırrı, Arthur C. Clarke, Gentry Lee



Rama efsanesinin son kitabında Rama 3'ün son günlerine, 2. kitaptan bu yana ana karakter olan Nicole des Jardins'in gözlerinden tanık oluyoruz. Dörtleme burada sona eriyor.

Tüm ihtiyaçları ve isteklerini karşılayan mucizelerle dolu yapay bir Cennet'e yerleştirilen insan kolonisi, kendine yenik düşüyor... Hırs ve acımasızlıkla yükselen yeni polis devletinde, bu distopyada ileri görüşlü ve yabancı canlılardan korkmayan insanlara yer yok. Nicole ve küçük gurubu parçalanmış eşi insanların itinayla yürüttükleri soykırımı engellemek için diğer modüle geçmiştir. Nicole küçük hücresinde idamı beklemektedir. Rama'nın yolculuğu nerede bitecektir? Bitecek midir? Henüz insanlarla temasa geçmeyen 3. tür ne zaman saldıracaktır?

İnsanın gittiği her yere kendini taşımasını konu alan roman, toplumsal çıkarım ve fikir harmanlarının çoğunu Freud'dan ödünç almış. Kimi göndermeler yalın ve açıkken bazıları incelikli ve üzerine düşünülmüş imgeler olarak sunulmuş. İnsanlık sorgusu, kültür, ayrımcılık, ırkçılık eleştirileri ile süslü olan kurgu sürükleyici bir nitelikte. merak öğesinin etkili kullanımı tüm Rama kitaplarında olduğu gibi bu romanda es geçilmemiş.

Batı Afrika mistisizmi ve Katolik öğretiler harmanı, içinde bulunulan ortama tatlı bir tezat katarken alt metni destekliyor. Diğer zeki türlerle toplumların karşılaştırılması yapılırken ince alt mesajlarla vurmayı ihmal etmeyen akıcı kurgu, bilinen toplumsal çıkarımları farklı renklerde başarılı bir harmanla sunmuş. Örümcek ırkının arzu ve istekleri kontrol etmelerini sağlayan minik kımıl kımıl kurtçuklar, Batı toplumunun şeker niyetine attığı Prozac, Lustral gibi ilaçların metaforu olarak karşımıza çıkıyor. Bunun gibi ince göndermelerle karşılaştırılan toplumlar aslında birbirinden ari değiller. Clarke ve Lee insan toplumunu güzel eleştirmişler.

İnsanın arkaik korkularına değinmekten geri durmayan roman; hastalık, böcek ve parazit kavramlarına farklı açılardan bakmamızı sağlıyor. İnsanın tam bir taklidini yapabilen ürkütücü yaratıcılar... gerçekten bizi yaratmış olabilirler mi? Yoksa raslantıların altın oranının sonucu muyuz? Kitabın sonunda evren, Tanrı, ölümden sonra yaşam ve seçim hakkı gibi konulara geniş yer bırakan kurgu, kapanışı ufak bir evren tarihi dersiyle güzelce vermiş.

Tüm soruların cevaplanmadığını belirteyim. Lee daha sonra Rama'yı konu alan 3 roman daha yazacak ve mümkün olduğunca soruları cevaplamaya çalışacaktır, ancak bu kitapların Türkçe versiyonları henüz yayınlanmadı. Keyifli bir okuma sunan, farklı bakış açıları ve insanla dolu olan bu Dörtlemeyi türün hayranlarına rahatlıkla öneririm. Ayrıca farklı bir şey okumak isteyen herkes için hoş bir seçim olabileceğin ekleyerek bitiyorum.Keyifli okumalar dilerim. Başka incelemelerde görüşmek üzere.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Kediler Güzel Uyanır, Yekta Kopan

"Seni özlediğimi düşündükçe, gücünü yitirmiş bir derebeyi gibi yalnız hissediyorum kendimi" 

diyor Matruşka öyküsünde Yekta Kopan. Tarçın kokulu, güzel isimli bir öykü kitabı. Kapağı güzel, adı güzel, öyküler ise sıcacık.

Öykü okumaya bu kitapla başladım. Sanırım doğru kitap ki, uzun zaman oldu okuyalı halen ara ara açarım tekrar okurum. Altı çizili çoğu satırın ve hatta bir kısmını ezberlemiş bile olabilirim.

Yekta Kopan'ı yıllardır yaptığı güzel programdan ve twitterdan severek takip ederdim zaten, onun için kitabını edinmek istedim.

Birde Ankara kokusunu alınca kitaptan, sevmemek elde değildi.

Beni en etkileyen öyküsü Şehrin Duvarları'ydı. Siz hangisini beğendiniz en çok?

Gece Yolu, Kristin Hannah

"Yanına oturabilir miyim?" 

"Sosyal intihar olur bu" dedi kız yüzüne bakmadan. 

İşte bu şekilde başlıyor bir dostluk hikayesi. Kristin Hannah'ın önceki kitaplarında olduğu gibi olaylar Seattle'da geçiyor, kahramanların derin hikayeleri var. 

Bu kitapta yetiştirme yurdundan teyzesinin yanına gelen Lexi, okulun ilk günü sınıfın ikizlerinden önce Zach ile, sonrada Mia ile tanışır. Zach her ne kadar sağlam ve dışa dönük ise, Mia onun tam tersi fazlasıyla kırılgan, içe dönüktür. Lexi bu kendi gibi kitap kurdu, yapayalnız kıza hemen ısınır, Zach'a da görür görmez vurulur. 

Sonrasında olaylar gelişiyor ve bir anda büyük bir trajedinin içinde buluyoruz kendimizi. 

Kitabı okurken istemsizce gözyaşlarımın aktığını gördüm ki, çok ağlayan bir yapım yoktur. Lexi'ye ve diğer bütün karakterlere çok üzüldüm, zaman zaman sinirlerim bozuldu. 

Ama yine diğer Kristin Hannah kitapları gibi sürükleyici ve bir solukta okunuyor. Yazar her çıkan kitabında gözyaşının dozunu arttıyor gibi geldi bana. 

Kitap tanıtımlarında sürekli olarak "battaniyenize sarınıp yanınıza mendillerinizi alın" diyordu, gerçekten öyle. 

Kışa yaklaştığımız bu günlerde hem sizi sarmalayacak, hemde duygulandıracak bu kitabı öneririm. 

İyi okumalar...



Serenad, Zülfi Livaneli


İçinde birçok hayatlar barındıran kitapları severim. Livaneli kitaplarını da. Sıcak, samimi bir şekilde sarmalar insanı.

Kitap İstanbul üniversitesine çok ünlü bir profesör'ün gelişi ve Maya Duran'ın onunla ilgilenmesi ile başlıyor. Ama Maya'nın hiç tahmin edemeyeceği gerçeklerle yüzleşmesini okuyoruz. Hayatı değişiyor bir anda.

Bu kitapta birçok insanın öyküsü var. anlatan Maya, kırım göçmeni anneannesi Ayşe, ermeni babannesi Mari, nazilerden kaçan Nadia ve tabii Max.

Roman Max ile Nadia aşkı üzerinden ilerlese de, Mübadele, Mavi Alay,  ikinci dünya savaşı sırasında olan olaylar, yahudi profesörlerin  gelişi ve burada çalışmaya başlamaları, Struma olayı gibi tarihi gerçeklere el atıyor.

Kitapta geçen yerler, Pera Palas, İstanbul insanı etkiliyor. Nostaljik ve melankolik  bir hava içerisinde okuyorsunuz.

Max ve Nadia aşkı ise bize ancak kitaplarda, filmlerde olur dedirten aşklardan. Onların bölümüne geçince çok ağlarım diye düşünüyordum lakin ben en çok Maya'nın başına gelenlerde ağladım. Kitabın sonunda saat üçe değin, deliler gibi Struma gemisini araştırdım.
Karşıma aşağıdaki video çıktı daha çok ağladım.

Sizde bir solukta, elinizden düşürmeden, gece yarısına kadar okuyacak bir roman arıyorsanız kesinlikle tavsiye ederim.



6 Kasım 2012 Salı

Rama Bahçesi, Arthur C. Clarke, Gentry Lee



Rama Dörtlemesinin 3. kitabından bahsetmek istiyorum. Öncelikle Clarke'ın bir dörtleme planlamadığını sadece ilk kitabı yazıp bırakmak istediğini ancak arkadaşı Gentry Lee'nin baskı ve fikirlerinden etkilenip beraber dörtleme kaleme aldıklarını belirteyim. Gentry Lee'nin karakter arkaplan ve ana karakter kurgusundan sorumlu olduğunu, Clarke'in mühendislik ve toplumsal görüşlerle kitabı beslediğini ekleyeyim.

Rama 2'de mahsur kalan 3 insan bilinmeyen bir rotada ve hiç kontrol sahibi olmadıkları bir çevrede hayatta kalmak zorundalar.Zamanla bu idraklarını aşan uzay aracı onların yuvası olacak ve küçük ailelerine yapılacak eklemelerle hayatları hem şenlenecek hem de zorlaşacaktır. Hiçbirinin bilmediği şey ise Rama 2, ufak bir rötardan sonra Dünya'ya geri dönmektedir. İnsanlığın yabancı zekalarla 3. karşılaşmasında neler olacaktır?

Roman, merak öğesini o kadar güçlü kullanmış ki sıkılma veya kopmaya vakit bırakmıyor. Kurgu çok güçlü, özellikle karakter boyutlandırması çok güzel olmuş. Clarke hayranları yakından bilirler ki karakterler kurudur genelde: Çünkü Asimov'un romanlarında da olduğu gibi başrolde hikayenin kendisi vardır. Ancak Gentry Lee'nin katkısı burada açıkça görülmekte. Karakterler çok boyutlu bazı etnik arkaplanlarda sorun yaşanmasına karşın tüm karakterler son derece canlılar. Lee'nin tek kısa kaldığı yer isim seçimlerinde ırklara dair önkalıplara fazla takılması ( Japon = Kenji örnek olarak) olmuş.

Kurgu tam bir gönderme yuvası. Aynı zamanda tabulara açıkça saldırıları da cesur bir motif. Ensest korkusu, ihtiras, aldatma, suçluluk, izolasyon, geçmişle hesaplaşmalar gibi motifler karakterleri doygun hale getirmiş. Yazarlar bu kitapla Cennet'i yıkmışlar: Mitik cennet, yaşam içermesine rağmen ilerleme ve teknolojiden yoksunken bu Yeni Cennet ise Yaşam barındırmasa da bir teknoloji ve mühendislik harikası. Ve yolcuları izolasyon sorunu yüzünden - tüm ırklarından kopmaları neticesiyle- birer Modern Adem ve Havva olarak yer alıyorlar kitabın başlarında. Irkçılığa açık ve umarsız saldırılarla dolu fikir harmanları, bence ( eleştirmenlerin etnik karikatürler olarak aktarıldığını düşündükleri ) yan karakterlere duyulan samimiyeti içermekte. Özellikle Clarke'ın Güneydoğu Asya'da geçirdiği yıllar, o kültürden gelen karakterlerin daha çarpıcı aktarılmasını sağlamış. Clarke kültürün öğelerine hakimiyetini akıcı Thai ve Japonca diyaloglarında sergilemekten hiç çekinmemiş. Toplumsal eleştirileri son derece açık ve anlaşılır verdiklerinden ima aramaya gerek yok: İnsan yalan,hırs ve şeytanlarını kendiyle beraber yıldızlara da taşımış.

Aktarmak istediğim son bir eleştiri daha var. Zamanın eleştirmenleri; tutku, sevgi, aşk ve seks öğelerinin ne aradığını sormuşlar bilim kurgu içerisinde... İnsanı insan yapan öğeler onların varolduğu her yerde olacaktır diye düşünüyorum. Farklı bir gezegen ve makineden tanrıların uzay araçları içerisinde olsalar bile... Kurgu içerisinde rahatsızlık verecek yoğunlukta erotik öğe kullanıma denk gelmediğimi ve aksine kullanıldığı yerlerin hikayeyi zenginleştirdiğini belirtirim. Özellikle modern bilim insanlarının bile arkaik sahiplenme ve kıskançlık davranışları göstermesi alt metni destekleyen bir motif kitap içerisinde.

Modern Çağın bilim kurgu klasikleri arasında yer alan Rama Dörtlemesini, hem içerdiği güzel eleştiriler, hem akıcı yapısı ve merakla doygun dokusu yüzünden tüm bilim kurgu hayranlarına rahatlıkla öneriyorum. Aynı zamanda farklı bir şeyler okumak isteyen herkesi çekecek bir kitap olduğunu belirterek bitiriyorum. Başka incelemelerde görüşmek üzere, keyifli okumalar dilerim.


1 Kasım 2012 Perşembe

İstiridye Kabuğundaki Venüs, Philip Jose Farmer



Farmer'ın 1975'te yayınlanan 2003'te Türkçeleştirilen bilimkurgu romanı.

Tüm galaksiye pis kokular yayan insan ırkına artık katlanamayan,obsesif kompülsif bozukluğuna sahip Hoonhorlar, Büyük Tufan'a neden olurlar. Tüm insan ırkı yokolur. Ancak "eleştirmenleri" gıcık edecek şekilde tek bir insan kurtulur: Simon Wagstaff. Onunla beraber Tufan'dan kılpayı kurtulan köpeği Anubis ve baykuşu Athena ile kapağı  Çin bandrollü Hwang Ho gemisine atarlar. Yokolan ırkını ve gezegenini geride bırakan Simon, Tanrı'nın kapısına dayanmak ve yakasına yapışıp gerçeği öğrenmek için binlerce yıl sürecek bir yolculuğa çıkar. Arada ölümsüz de olmuş olabilir...

Yazarın eleştirmenlerle alıp veremediği ne tam olarak çözemesem de kitap süresince beni kovalayan bir motif oldu. Kurgu saçma değil...Absürd. Bu şekilde yazılmış ve aktarılmış. Hikaye bazen tuvalet komedilerini aratmazken bir anda çok ciddi ve derin sorgulamalara dalıyor. Çoğu yerde Freud'a takılıp düşen mizah bazen ince bazen kalın göndermelerle toparlıyor ve şaşırtıyor.Geneli itibariyle bir kara mizah örneği bu eser. Ancak fallik göndermeler içinde okuyucuyu itmesine rağmen öyle sivri ve güçlü çıkarımlar içeriyor ki kendini okutmaya devam ettiriyor. İnsanlığın sorgulandığı bölümler göze gerçekten çarpıyor, mizahın arasında çok ciddi şeyler de söylüyor bize yazar. Genelinde mantık aramadım absürd doku nedeniyle. Arasam temel fizik ve biyoloji açısından zayıf olduğunu belirtirdim, ancak bu hikayenin arada kahkahalara sebep olacak kadar komik olabildiğini eklerdim.

Bir Adams veya Pratchett değil ama sivri ve eğlenceli bir kara mizah bilimkurgu eseri. Çarpıcı sonu ve katlanabilenler için bulunmayı bekleyen o çıkarımları büyük artıları eserin. Hafif bir bilimkurgu romanı okumak isteyenler veya cıvık mizahtan keyif alanlar için keyifli bir okuma sunacaktır. Başka incelemelerde görüşmek üzere.

Related Posts with Thumbnails