Kapağında bir David Bowie illüstrasyonu bulunan bu kitabın, tahmin edilebileceği üzere başrolünde David Bowie'nin oynadığı aynı isimli bir filmi de var.
Hikayemiz, Newton adındaki, standart erkek boyundan biraz daha uzun ve standart erkek fiziğinden biraz daha ince yapılı, açık renk tenli ve açık renk saçlı bir erkeğin bir kasaba kuyumcusunda elindeki yüzükleri bozdurmasıyla başlar. Newton, uzun süredir üzerine çalıştığı dünyalı davranışlarını ve dünyalı konuşmasını ilk kez, dünyalı parası elde etmek için girdiği kuyumcularda dener. Dünya yiyeceklerini de ilk kez denediğini okurken Newton'un bu dünyadan olmadığını biz okuyucular, çoktan anlamışızdır ancak diğer dünyalılar, bu adamdaki tuhaflığı sezseler de aralarında dünyadışı birinin varlığından çok da haberdar değillerdir. Birkaç kuşkucu insan dışında... Bu kuşkucu insanların eline Newton'un dünyada geçirdiği birkaç yıl sonra satın aldığı bir şirketin ürettiği dünyadışı malzemeler ve teknikler içeren teknolojik aletler de kanıt olarak geçtikten sonra işlerin Newton için istediği gibi gitmesinin tek yolu vardır, kendisinin dünyadışı bir canlı olduğundan kuşkulanan insanları da yeni ve son projesinde yanında çalıştırmak.
Roman üç bölümden oluşuyor, ilk bölüm, Brueghel'in ünlü tablosu İkaros'un Düşüşü'yle aynı ismi taşıyor, ikinci bölüm ünlü masal kahramanı Rumpelstiltskin ile ve son bölümün ismi ise: İkaros'un Ölümü.
Oldukça akıcı ve sürükleyici bu romanı bilim kurgu meraklılarına ve okuduğu romanda pek çok ayrıntı, nasıl derler, bir nevi Easter Egg bulmayı seven ayrıntıcı okurlara kesinlikle tavsiye ederim, iyi okumalar.
"Çoğu zaman her şey önceden bellidir; mucize, evin bugün yarın ölecek ihtiyar kedisidir. Bütün gün bir köşede kımıldamadan uyur. Uyansın isteriz, ama yazık değil mi, uyusun isteriz" Böyle başlıyor Sinek Isırıklarının Müellifi. Barış Bıçakçı'nın anlatımı yalın, sade, küçük mutluluklar ve üzüntülerle dolu. Başlıyorsunuz, okuyor, okuyor ve bir yandan da bitecek diye okumaya kıyamıyorsunuz. Bitmesin diye bekliyorsunuz.
Bir Ankara ve toplu konutta geçen yaşam romanı. Özellikle yazar olmak isteyen, günümüz edebiyatında yazar olmaya çalışmanın nasıl bir şey olduğunu sorguluyor. Küçük zevkler, banyodan suyun akması, komşular, insanlar, çilek reçeli, arkadaşlar ve aşkın orta yaşta, şimdiki zamanda insanda bıraktığı etkileri görüyoruz.
Kitabın karakteri Cemil ile birlikte ruh sökükleri içinde yol alırken kendi söküklerimiz aklımıza geliyor. Twitter da biri Barış Bıçakçı ve Tindersticks'in aynı etki yaptığını yazmıştı, çok katıldım. İkisi de hem huzur veriyor, hemde insanı sarsıyor, düşünmeye itiyor. Yalın anlatımları ile onları hiç bırakmak istemiyorsunuz, saatlerce dinlemek, okumak için can atıyorsunuz.
Sometimes It Hurts mesela şarkıyı sanki karakterler Cemil ve Nazlı söylüyor. (Ilasa de Sela için üzülmek de cabası)
"Şiir çok güzeldi. İçinde hemen eve dönme isteği uyandırdı. Cemil için güzelliğin şaşmaz ölçütü bu olmuştu. Hemen eve dönme isteği uyandıran şey güzeldi."
Ankara, geçen ilk gençlik yılları, sanat, kadınlar, aşk, toplu konutta yaşam üstüne güzel bir anlatımı var.
Benim en çok "Cemil’e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi"ilgimi çekti. Hatta kitabı bitirince tek tek araştırdım, üstünden geçtim. Yeni keşifler yaptım, çok hoşuma gitti. Birçok yapıta selam çakmış Barış Bıçakçı. Furuğ Ferhuzzad'ın Sonsuz Günbatımı, Lale Müldür'ün Üzünç, Sevgilim yada Nane Otları şiiri, Seymour Glass/ Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün öyküsü gibi.
hatta bir yerinde;
" Zaten bu dünyada çoğunluğu, herkesin kendine hayran olduğunu düşünenler ile kimsenin kendisini sevmediğini düşünenler oluşturur, geri kalanlar ise Vüs'at O. Bener okurudur"der.
Haydi Cemil'e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış listesine bir göz atalım beraber ve o listeden şarkıyı da dinleyelim;
John Cheever’ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü. Frank Perry yönetmiş, Burt Lancaster oynuyor.
Joshua Logan’ın Piknik filmi. Kim Novak ve William Holden başrollerde.
Seymour Glass: Ah! Edebi bir kahraman.
Charlie Haden ve Carla Bley’den The Ballad of the Fallen: Düşenin dostu olmaz şarkısı, şiiri olur.
Patrice Leconte’un Monsieur Hire filmi. Michel Blanc başrolde.
Ezginin Günlüğü’nün Bahçedeki Sandal albümü.
Mehmet Günsür’ün Hırça Mapası öyküsü.
Ali Osman Coşkun’un resimleri.
Raymond Carver’ın öyküleri, hepsi.
Nazlı’nın Palamutbükü’ne doğru yürürken söylediği Yeşil Ayna türküsü.
Melihat Gülses’ten Kapıldım Gidiyorum.
Pars Tuğlacı’nın Okyanus ansiklopedik sözlüğü.
Wynton Marsalis’in The Majesty of the Blues albümü.
Henri Rousseau’nun resimleri. Gümrükçü Rousseau.
Led Zeppelin’den The Battle of Evermore ve diğerleri.
Italo Calvino’dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler.
Julio Cortazar’ın Oyunun Sonu adlı öyküsü. Yani, heykeller ve duruşlar.
Stevie Smith’in El Sallamıyordum, Boğuluyordum adlı şiiri; Cevat Çapan çevirisi.
Böyle insanı alıp götüren sakin, kendi halinde romanı mutlaka okuyun derim. Bende okurken bana mutluluk veren şeyleri yanımda bulundurdum, taze ekmekle yapılmış sandviç, mis gibi kokan sümbüller, not defterim.
Tıpkı söylediği gibi;
"Her şey bir şeyin etrafında döner, insanın payına düşen sarhoşluktur"
bitince insanı sarhoş bırakıyor ve bir süre başka bir şeye geçemiyorsunuz önceden uyarımı yapayım.
"Hiçbir zaman inandıramadım seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma. Hiçbir zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı yazarların neden kahraman olmadıklarına. Hiçbir zaman inandıramadım seni o dergilerde resimleri çıkanların bizden başka bir soydan olduğuna. Hiçbir zaman inandıramadım seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine. Hiçbir zaman inandıramadım seni, o sıradan hayatta benim de bir yerim olması gerektiğine."
Kahramanımız Galip, kendisi avukatlık yaparken evde kaldığı saatlerde polisiye romanlar okumaktan hoşlanan, ev hanımlarına özgü o gizemi taşıyan çok sevgili eşi Rüya'ya ölümüne aşıktır. Bir gün, yeşil bir tükenmez kalemle karalanmış bir not aracılığıyla, terk edildiğini öğrenir. Rüya'nın izini sürerken bir kişinin yerine geçmek belki de işini kolaylaştıracaktır, kimbilir...
Orhan Pamuk'un 1990 yılında basılan bu romanı, hem olay örgüsüyle ve anlatım diliyle, hem her bölüm sonrasında araya konulmuş Celal'in köşe yazılarıyla, hem her bölüm başındaki alıntılarla, açıkçası tam bir "kitaplık kitabı", her kitaplıkta bulunması gerekenlerden, birden fazla okunmayı hak edenlerden, içselleştirilmeye oldukça müsait olan kitaplardan. Eşinin esrarlı gidişinin izini süren Galip, kuzeni köşe yazarı Celal'in de kayıp olduğunu öğrendikten sonra bu gidişin Celal'le de ilgili olduğunu düşünecek, Celal'in apartman dairesine girip yokluğunda Celal'in evinde kalacaktır, bu arada Rüya'yı aramak Celal'i aramaya, Celal'i aramak kendini aramaya dönüşecek, Galip İstanbul sokaklarında büyük bir arayışa atılacak, bu arayış kendiliğinden son bulana dek de Celal'in eski köşe yazılarından ipuçları çıkarmaya çalışacaktır.
"Rüyamda, en sonunda yıllardır olmak istediğim kişi olduğumu gördüm. 'Rüya' denen hayatın tam orta yerinde, çamurlu şehrin apartman ormanı içinde, karanlık sokaklarla daha karanlık suratlar arasında bir yerde. Mutsuzluğun yorgunluğuyla uyurken seninle karşılaştım. Bir başka kişinin yerine geçemesem bile, senin beni sevebileceğini anlıyormuşum; kendi vesikalık fotoğrafıma bakarken duyduğum tevekkülle kendimi olduğum gibi kabullenmem gerektiğini anlıyormuşum; bir başka kişinin yerinde olmak için çırpınmanın boşluğunu anlıyormuşum: Belki bir rüyada, belki bir hikayede. Biz yürüdükçe karanlık sokaklar ve üzerimize üzerimize sarkan korkunç evler açılıyor; biz yürüdükçe kaldırımlar ve dükkanlar anlamlanıyormuş."
"... Örneğin içinde mürekkep şişesi olan şu mukavva kutuyu alalım ele, iyice belirtmeye çalışmalıyım, önceden bu kutuyu nasıl görüyordum, şimdi nasıl..."
Bulantı, varoluşçu yazar/düşünür Jean Paul Sartre'ın belki en bilinir romanı. Hem varoluşçu düşünceyle ilgilenenler için yol gösterici bir kaynak hem de edebiyat severler için mükemmel bir roman, aynı anda hem kuramsal hem de edebi bir eser. Roquentin isimli anlatıcının günlüğü şeklinde yazılan bu romanda, Roquentin'in anlam arayışlarını, gündelik hayatta üzerine düşünmeden geçip gittiğimiz "şey"leri sorgulamasını, ilginç bir ilişkisi olan sevgilisi Anny'i beklemesini, etraftaki insanları, eşyaları gözlemleyişini ve yazdıkça, anlamlandırdıkça ve anlamlandıramadıkça içinde oluşan Bulantı'yı okuyor, okurken Roquentin'le birlikte düşünüyorsunuz, hiç elinizi bir masanın üzerine koyup da sizden bağımsızken ne kadar da anlamsız olduğunu düşündünüz mü bilmem ama düşündüyseniz size yakın bulmanızın işten bile olmadığı bir roman karakteri daha var.
Romanda olay örgüsünden ziyade karakterin düşünce yapısı öne çıkarıldığından sizi meraklandıracak ve romanı tanıtacak daha çok cümle kuramamaktayım, bu yüzden son bir alıntı daha ekliyorum:
"Anny, zamanın sunabileceği her şeyi zamandan koparmasını bilirdi. O'nun Cibuti'de, benim de Aden'de kaldığım sıralarda, bir günlüğüne onu görmeye giderdim. Dönüşüme bir saat kalana kadar Anny, yirmi dört saatin yirmi üçünü boş yere harcatmak için bir yığın tatsızlık çıkarırdı. Saniyelerin tek tek geçtiğini insan işte bu son altmış dakikada anlar, duyar. Bu korkunç akşamlardan birini hatırlıyorum şu an. Geceyarısı dönmem gerekiyordu. Bir yazlık sinemaya gitmiştik, ikimiz de umutsuzduk. Ne var ki zamanı yöneten oydu. Saat on birde, asıl film başlarken, tek bir sözcük söylemeden elimi avuçlarına alıp sıktı. Buruk bir kıvançla dolduğunu duydum yüreğimin ve hiç bakmadan, saatin on bir olduğunu anladım. İşte bu andan sonra zamanın dakika dakika akıp gidişini duymaya başladık. Bu kez üç aylığına ayrılıyorduk birbirimizden. Bir ara beyaz perdede ışıklı ak bir görüntü belirdi, bu yüzden salondaki karanlık azaldı, Anny'nin ağladığını gördüm. Sonra tam geceyarısı, son bir kez iyice sıktıktan sonra bıraktı elimi, kalktım, tek bir söz etmeden ayrıldım. En güzeli buydu."
Başlıca taşınma işlerimi hallettikten sonra sıra en sevdiğim ana geldi. Kitaplarımı kolilerden çıkartıp birer birer yerlerine yerleştirecektim. Aynı yazarın farklı kitapları yan yana, benzer konulara sahip kitaplar aynı raflarda, gram haz etmediğim ancak elden çıkartmaya da kıyamadığım kitaplar en alt rafa... Kendime bir kadeh şarap koyup kolilerin başına geçtim. Uzun zamandır okuyor olmama rağmen bir türlü hakkında yazı yazamadığım kitaplar geçti elime sonra. Kitapları birer birer yerine yerleştirirken romanı, karakterleri, olay örgüsünü filan hatırlamaya çalışıyordum.. Çalışıyordum ki birden çok etkilenmiş, çok sevmiş, "ne cengaver kitap lan" demiş olmama rağmen hatırlayamadığım bir kitap ile karşılaştım! Ta ta! Kutsal Meclis!
Bu kadar sevdiğim bir kitabı tam olarak hatırlayamamanın verdiği suçluluk duygusu ağır bastı, Rafların Arasından okuyucularına karşı duyduğum sorumluluğun altında ezildim ve kitabı baştan okumaya karar verdim. İyi ki de yeniden okumuşum! Çünkü en az ilk okumamdaki heyecanı duydum! Çünkü bu kitap bir sürpriz yumurta! Okuyucuda hep bir şaşkınlıklar, heyecanlar, sürprizler, yok artık'lar doğuruyor.
Polisiye, cinayet, macera ve biraz da gerilim seviyorsanız, kısa kısa olan bölümlerin son cümlesine gözünüz kaymasın diye kitap ayracı ile satırları kapatıyorsanız, katilin en beklemediğiniz kişi çıkmasını sevmiyorsanız bu kitabı okuyun.
Bu kitap masum bir çocuğun kaçırılışının ardından bir seri katile dönüşümünün hikayesi.
Bu kitap neye inandığınız önemli olmaksızın bir şeye inanıyor olmanın gücünü hatırlatıyor.
Bu kitap paylaşılan kaderlerin farklı insanlar üzerindeki farklı yansımalarını gözünüze sokuyor.
Bu kitap aslında hiç beklediğiniz gibi gitmiyor.
Bu kitabın sondan beşinci sayfası her şeyin anlam kazanmasını sağlıyor.
Benim gibi bir polisiye tutkunuysanız bu kitabı okuyun. Daniel'ı, Lori'yi, Heather'ı, Alex'i ve en önemlisi Havva'yı unutmayın. Çünkü bu kitabın sayfalarına dokunduğunuz süre boyunca siz de Havva'nın Kutsal Meclisi'ndesiniz.
Bir de..
Bir daha unutmamak üzere buraya yazmak istediğim ama o sayfa geldiğinde yaşayacağınız şaşkınlığı katletmek istemediğimden yazamadığım bir paragraf var. Ölüme yakın deneyim yaşayan kör bir kadının hikayesi. Onu hiç unutmayın!
Seri katillerle sadece kitaplarda karşılaşmanızı dileyen,
Amalth.
Yeşil süvari serisinin ilk kitabı yine aynı isimle karşımızda. Genç Karigan G'ladheon okulda yaşadığı bir kavga sonucunda uzaklaştırma alır ve kaçar. Yolda sırtından iki okla vurulmuş yeşil bir süvariye rast gelir, istemeden de olsa onun taşıdığı mesajı krala götürmek için uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Yolda karşısına değişik insanlar, canlılar çıkar. En tuhafı da ona mesajı veren süvarinin ruhu tarafından takip ediliyordur.
Kitabın ve yolculuğun sonunda çok şey öğrenen kahramanımız, kendini istemese bile Yeşil Süvari olarak bulur.
Baktığımız zaman gayet heyecanlı, temposu düşmeyen bir fantastik romanla karşı karşıyayız. Karigan genç bir kızın zor kat edebileceği bir yolu gidiyor ve sözünü sakınmadan ilk yeşil süvari ruhuna sahipmiş gibi davranıyor. Kitabın en güzel kısmı iki kız kardeşin evine gittiği taraftı. Çok sevdim o kısmını.
Heyecanlı fantastik roman severlerin beğeneceği bir seri, tavsiye ederim. Bizde daha ilk kitap çıkmış olsa da devamı gelecekmiş.
Bizi Anita Blake serisi ile tanıştıran ilk kitap Guilty Pleasures yani "Suçlu Zevkler"
Okumaya başladığınız ilk andan, sonuna kadar oradan oraya koşturuyor Anita. Heyecanla bir çırpıda okuyorsunuz.
Romandan ziyade önce ben Anita'ya değinmek istiyorum. Çünkü çok baskın, bıçkın ve ilk andan itibaren okuyucuya kendini sevdiren bir karakter. Ufak tefek olmasına rağmen üstünde bir cephanelik taşıması, etine dolgun kadınsı görüntüsüne inat erkeksi tavırları, süper kahramanlar gibi davranmayıp korktuğunda korkusunu yansıtabilmesi, o sert tavrına karşın oyuncak penguenleriyle uyuması, sert acı kahvesi ile enteresan bir karakter gerçekten.
Romana gelirsek Anita Blake esasen vampir avcısı ve ölü dirilticisidir. Şehrin vampirleri esrarengiz şekilde öldürülünce, cinayeti işleyeni bulmak için Anita'yı seçerler, kitaba ismini veren Suçlu Zevkler barında onu korkutarak yardım etmesini sağlarlar.
Anita ne gibi bir işe girdiğini kestiremeden olayların içine dalar.
Okurken Anita'nın sonlarında dediği gibi on üç, on dört yaşlarındaki kız çocuklarını bir süre görmek istemeyebilirsiniz benden size uyarı.
Aynı zamanda kitabın Brett Booth imzalı comic book'u da mevcuttur. Okuduktan sonra ona bir göz atmak güzel oluyor. Ben şahsen karakterleri, çizimleri pek beğendim.
HBO'nun Anita Blake serisini diziye alma projesi ne zaman bir sonuca bağlanacak, diğer okurlar gibi merakla bekliyorum. Özellikle Anita'yı oynayacak kişi için önerilen isimler olmaz çünkü Norah Jones'u düşünemiyorum bile.
Çok uzun bir seri Anita Blake. Güzel, bol maceralı bir vampir romanı okumak istiyorum diyorsanız bu başlangıç kitabı öneririm.
Kendi bloğuma okuduktan sonra etkilenip çizimlerini eklemiştim benim gözümden Anita diyerek ona bakmak için buraya alalım sizi.
Ve post'u Anita'nın bir sözüyle bitireyim;
"Omuz silktim. İşte doğruyu söyleyince böyle oluyordu, yalancı damgası yiyordunuz. Pek çok insan, muallakta bir doğruya inanmaktansa, iyi bir yalana inanmayı tercih ederdi. Aslında inanmak isterlerdi."
Doğan Cüceloğlu'nun Remzi Kitap Evi'nden çıkan bu eseriyle 2009 sonbaharı, sahafları dolaşırken tanıştım. Rafta o kadar sönük duruyordu ki; yazarı TV programlarından tanımasam satın almazdım. Geçen yaz tatilinde okuyabildim ancak. Şimdi ikinci defa okurken bu yazıyı da yazmak şart oldu.
Kitap Gültekin Yazgan ile Eşi Tülay Hanım'ın akıllara durgunluk veren gerçek yaşam öyküsünü Doğan Cüceloğlu yorumu ile bizlere anlatıyor. Yalnız uyarayım, bunu sıradan bir yaşam öyküsü sanırsanız hataya düşersiniz. Kitap bir röportaj havasında geçtiği için çok akıcı bir şekilde ilerliyor. Aynı zamanda belirtmeliyim ki, sonunda farkına varacağınız gerçeklere ulaşmak pahasına, her kelimesi büyük bir sabırla okunası bir kitap.
''Bu kadar övünülecek ne olabilir ki? '' '' Altı üstü bir kitap ve gerçek hayatlar.'' Gerçek hayatlarda filmlerdeki gibi olağan üstü şeyler olmaz.'' Diye düşünüyor da olabilirsiniz. Eğer gerçekten böyle düşünüyorsanız bu kitabı okumadığınız içindir. Bu son kurduğum cümle biraz iddialı oldu ama sonuna kadar arkasındayım. =))
Ve kitabı şöyle özetleyeyim; Bir an için gözlerinizi kapatın ve hayatınızda yaşadığınız zorlukları düşünün. Aşılmasını imkansız gördüğünüz kusurlarınızı düşünün. Bunları düşünürken ve aklınızın bir köşesinde tutarken tek bir soruya yanıt verin: 18 yaşında ilk okul mezunu bir insan düşünün ki; bir gün aldığı bir kararla, sırasıyla yarım bıraktığı orta öğretimini ve lise öğretimini tamamlasın. Ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydını yaptırsın ve üstün bir dereceyle mezun olsun. Bunları yaparken bir yandan da Londra Ulusal Kütüphane'sinden, kargo parasını ödeyerek getirttiği Yaşar Kemal kitaplarıyla ( Bizde bile olmayan İnce Mehmed'in ingilizce çevirileri bunlar ) ingilizce öğrensin. Enstürman çalmayı öğrensin.Sürekli olarak kendini eğitmekle kalmayarak bir de kendisi gibi olanları eğiterek, öğretmenlik yapsın. Ve daha neler neler yapsın. Belki beni Gültekin Bey'in yaptıkları fazla etkilemiştir. Belki de size tüm bunlar, yapılması mümkün olan şeylermiş gibi geliyor da olabilir. Eğer bunun yeterince mümkün olduğunu düşünüyorsanız, Lütfen bir de bütün bunları yapan insanın kör olduğunu düşünün.
Gültekin Yazgan ve Eşi Tülay Yazgan
Daha fazlası elbette kitapta yer alıyor.
Tevekkülle karşıladığı bu hayatı bir derviş sabrıyla yaşarken, elinden tuttuğu ve ömür boyu bırakmadığı eşi Tülay Yazgan'ında hatıralarıyla bu yaşam öyküsü, bizim de yaşamlarımıza ışık tutacak kadar berrak.
Tüm bunları yaşarken Gültekin Bey'in karşılaştığı zorluklar karşısında takındığı tavır, kitabı okuken böyle insanların bir yerlerde yaşamış ya da hala yaşıyor olduğu gerçeğini yüzünüze tokat gibi çarparken, bir parça tevekkül derlemenizede yardımcı oluyor.
Eğer hala apartmana girdiğinizde asansörün bozuk olduğundan şikayet ediyorsanız ve o merdivenleri çıkmak zorunda kaldığınız için, hayatın ne kadar zor olduğunu düşünüyorsanız bu kitaba bir göz atın derim.
Hamiş: Gültekin Yazgan'ın kendi kaleminden kendi hayatını anlattığı, Doğan Kitap'tan çıkma Kör Uçuş adlı eseri de mevcut. Onuda kısa zamanda okumayı düşünüyorum. İyi Seyirler.
Zülfü Livaneli der ki; ''Eğer bir kitap yazmak istiyorsan, karekterlerini kendinden daha iyi tanımalısın.'' Bende buradan yola çıkarak iyi bir eleştiri için, iyi bildiğim bir kitabı yazmalıyım dedim. Gelin görün ki, Rafların Arasından'nın arşivi bu konuda bayağı sağlam çıktı. Açlık Oyunları'ndan, Çavdar Tarlasında Çocuklar'a , Tutunamayanlar'dan, Gazap Üzümleri'ne; klasik, çağdaş ve popüler edebiyatın bir çok eseri hakkında tanıtım yazısına rastlamak mümkün. Okuyucuya böyle bir arşiv sundukları için teşekkür etmek istiyorum.
Kitap hakkında tavsiyede bulunmadan önce, bu kitapla nasıl tanıştığımı anlatmak istiyorum kısaca. Üniversitede iken İktisat hocamızın derste bu kitabı öve öve anlattığını duymuştum. Her nasılsa aklımda yer etmiş o gün. Son sınıfta yaz okulunda onun dersinden kalmıştım ve şansa bir gün semt kütüphanesinde gezerken bu kitabı gördüm.Sonra gün geldi atladım okula gittim. Yolculukta kitabı okudum. Son 7 sayfası eksik olmasaydı iyiydi. Sonra doğru hocanın yanına soru sormaya gittim. Tabi amaç kitabı gözüne sokmak. İşe yaradı da gel dedi seninle bir çay içelim. Başladı kitap hakkında konuşmaya. İşte kitabın Stalin'e karşı olan eleştirisinden, yazarın zekasına o konuştu ben dinledim. Böylece bütün okul hayatım boyunca kuramadığımız o bağ, yarım saat içinde haliçe çekilen zincirler kadar sağlamlaştı. Sonuç olarak ben o kitap sayesinde sınavı verdim. Bu arada gerçekten kitap sayesinde geçtim. Sınavda kulağıma eğilip ''Sıkıntı Yok'' dedi hocam.Kitap mı beni kullandı, ben mi kitabı anlamadım zaten. =))
Gelelim 2012'nin ilk tavsiyesine. Malum her yeni bir yıl geldiğinde, herkes kendi hayatını değiştirmeye çalışır. Kendi dünyasını değiştirmek için çabalar. Herkesin böyle düşündüğü, bu yılın ilk günlerinde, bende dünyayı değiştirmek isteyen bir yazarı tavsiye etmek istedim.
Yazar dünyayı değiştirme hayalini, hayvanların devrimine tanıklık eden bir çiftlikle anlatmaya çalışıyor insanlığa. Fakat bu çiftlik biraz farklı bir çiftlik. Öyle ki, bu çiftlikte koyunların bile hayalleri var. Tabi hayallerin olduğu yerde mutlaka onları yıkacak birileride vardır. Bu rolü de domuzlar üstleniyor.
Hayvan çiftliği'nde domuzlar kurnaz politikacıları, köpekler onlara dalkavukluk eden iş adamlarını temsil eder. İş adamları ve Politikacıların olduğu yerde ne eksik olmaz peki? Kesinlikle doğru tahmin. Halk! İşte halkı da bizim hayalleri olan koyunlar canlandırıyor. Kitabımızda bir de Boksör adında güçlü bir at var. Boksör çok temiz kalpli. Halk'ı uyutmaya çalışmayan, gücünü kötüye kullanmayan tek karakter o zaten kitapta. Ama biraz da safça. Yeşil Yol'daki dev zenciye benzetiyorum ben Boksör'ü.
İşte bütün bu çiftlikteki hayvanların tek derdi: onları sömüren, çiftliğin sahibi olan insanlardan kendilerini kurtarıp, çiftliği ele geçirmek. Böylece herkesin eşit olduğu bir düzen kurup, kendi belirledikleri kurallarına göre huzur içinde yaşayabilecekleri bir dünya yaratmak.
Tabi işler hep, kurulan hayallerin tersine gider ya, sanki evren bunun için özel olarak çalışıyor gibi. İşte kitapta asıl eleştiriyi, devrimden hemen sonra yeni düzen kurulurken işlerin ne hal alabileceğine yapıyor. Yeni düzen kurulurken, domuzların, kendilerini koyunlarla aynı seviyede olabilecekleri fikrine bir türlü alıştıramamaları, koyunlar için cehennemin yeniden başlamasına ve zamanla güçlülerin, güçsüzleri nasıl sindirdiği gerçeğini gözlerimize sokuyor adeta. Ve bunu anlatırken yazar okuyucuyu sıkmadan, o kadar güzel anlatıyor ki; kitap bittiğinde etrafınızda bir koyun görseniz, acır ve evlatlık edinmeye kalkarsınız. O derece yani. =))
Bu arada sosyalizmden falan bahsettik ama sanmayın ki kitap Karl Marx'ın bir Komünist Manifesto'su kadar ağır olsun. Kitap böyle ağır bir konuyu, masal tadında anlattığı için zaten dünya klasikleri arasında üst sıralarda yer alıyor. Bu yüzden de size şahsen, kitabı en fazla 4-5 gün içerisinde bir çırpıda okuyabileceğinizin ve pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim.
150 sayfa civarında olan kitabın elbette bir çok baskısı mevcut. Bu yüzden de özellikle Can Yayınları'ndan çıkan baskıyı tavsiye edeceğim. Çevirisi muazzam.
Sonuç olarak: Herkes yazar olabilir. Fakat, bunlar arasında sadece kaliteli ve kitlelerin beğenisini kazanmış olan yapıtlar, sinemaya aktarılmaya layık görülür. Sanırım böylece sinemaya da aktarıldığını ağzımdan kaçırmış bulunmaktayım. =))
Sonunda Haftanın Konuk Yazarı geleneğimize geri dönüyoruz. Bu haftanın konuk yazarı ise Kaan Özkaymak! Kendisinin şahsi bloguna http://kaanozk.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz!
Kaan, Nietzsche ağladıkça gülüyormuş! Umarım yeni yılda hep beraber, binlerce kitap arasına gömülmüş bir şekilde güleriz!