19 Mayıs 2011 Perşembe

Dantelacı Kız, Pascal Lainé


Dantelacı Kız, yani Pomme, elma yanaklı, tombulca, sevimli bir kızdır. Zaten elma yanakları için ona Fransızca'da elma anlamını karşılayan "Pomme" adını vermişlerdir. Mütevazi, kendi halinde bir kız olan Pomme'un annesi ise bir konsomatristir. Pomme, annesinin dahil olduğu gece hayatına hiç meraklı değildir, aksine evinden yalnızca işe gitmek için çıkar, bir de yakın bir arkadaşıyla gezintiler yaparlar. Bir gün, bir yüksekokul öğrencisi olan Aimery ile tanışan Pomme, mütevazi hayatını geride bırakacak, yepyeni bir yaşama başlayacaktır.

Can Yayınları'nın eski kapak tasarımlarını daha çok severdim ve bu kitabı da bir yaz mevsiminde, kapağı ve arka kapak yazısına tavlanıp almıştım. René Magritte'in arkası dönük tablolarından biri, Pomme'u nasıl hayal etmemiz gerektiğini de gösteriyordu, duru, hayatın karşısında bütün çıplaklığıyla dikilen, bütün tehlikelere karşı savunmasız bir kızcağız olacaktı Pomme... Romanın başındaki Pomme'u da savunmasız, zavallı bir kız olarak okurken, aslında onun savunmasız değil de sadece boşvermiş biri olduğunu keşfediyoruz, insanların zannettiğimiz kadar güçsüz olmayabileceklerini, güçsüzlüğü tercih edebileceklerini öğreniyoruz.

Pascal Lainé'in okuduğum ilk kitabı Dantelacı Kız'dı ama son olmayacağından eminim çünkü arka kapak tanıtımında yazan şu söz, beni yazarın diğer kitapları için de heveslendiriyor:

Pascal Laine ,Fransa' nın ünlü yazarı François Nourissier 'nin deyişiyle, küpündeki sirkenin hiç tükenmeyecek gibi göründüğü bir yazar.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Işığı Arayanların Karanlık Yanı-Debbie Ford



Işığı Arayanların Karanlık Yanı bir kişisel gelişim kitabı. Ama önemli bir yanı size şunu yapın şöyle iyi olur bunu yapın böyle sevgi pıtırcığı olursunuz demiyor. Adından da anlaşılacağı gibi yolunuzdaki ışığı ararken, karanlık yanlarınızı da görmeniz gerektiğine ışık tutuyor. Sizin sevmediğiniz, itici bulduğunuz ve en karanlık yanlarınızla buluşturuyor. Öncelikle o yanlarınızla yüzleşmeli ve onları kabul edip,onların bizlere kattıklarını benimsememizi hedef alıyor. Karanlık yanların yanı sıra aydınlık ve güzel yanlarımızı da benimsememiz gerektiğini gösteriyor...Mesela kendini güzel bulmayan birinin, o çirkin yanları iyice görüp, özümseyip aynaya baktığında güzel yanlarını da görüp özümsemesini sağlıyor bir nevi.

Her insanın içinde karanlık bir yan vardır ve insanlardan gizlediği, sakladığı yönlerini bir süre sonra kendisi bile görmez olur. Bu bakış açısıyla bir katilin içindeki iyi yönleri ve iyi bir insanın içindeki katil olabilecek kötüyü görebilip, onu kabul etmeyi ve törpülemeyi, altında yatan nedenleri bulmayı hedefliyor.

Ve alt benliklerimizle buluşuyoruz, hiç sevmediğimiz bir köşeye attığımız, ya da üstüne fazla düşüp yorduğumuz alt benliklerimiz. Çok güzel bir egzersizle o benliklerimizle buluşuyor ve onları kabul ediyoruz.
Bu kitabı öncelikle okuyun. Sonrasında bölüm sonlarındaki egzersizleri ders çalışır gibi çalışın, çok ciddi yararlar sağlıyor.
Yani bu kitap elzem birşey herkese tavsiye ediyorum.
Zaten kişisel gelişim deyince akla gelen en önemli kitaplardan biridir kendisi.

3 Mayıs 2011 Salı

Nietzsche Ağladığında/ When Nietzsche Wept-Irvin D.Yalom



"Yine de en çok çiğ tanesi en sessiz gecede düşer biliyorum"

Nietzsche'nin Dr.Breuer hakkındaki notlarından güzel bir alıntı ile başlayayım dedim. 21 Ekim 1882 tarininde Lou Salome'nin Avrupanın en ünlü doktorlarından Joseph Breuer görmek istemesiyle başlar maceramız. Kadın o denli ikna edicidir ki, doktor onun bu garip isteğini kıramaz ve çağın en önemli filozofunu tedavi etmeyi kabul eder. Önce Lou Salome'nin etkisiyle başladığı bu olaya gün geçtikçe filozofu tanımak isteyişi, kendi içindeki çıkmazlar sayesinde doktor hasta ilişkisinin dışında tamamen farklı bir ilerleyişle devam ederler.

Karekterlere baktığımız zaman çoğu bildiğimiz tarihi kişilikler. Sanki gerçek yaşam hikayesi gibi yazılmış bu romanın kurgusal oluşu ve olay örgüsüne kendini kaptırınca olabilir belki de dedirtiyor. Lou Salome yani nam-ı diğer kırbaçlı kadın, Nietzche'nin tanımıyla "ev kedisi kılığına girmiş yırtıcı hayvan" dönemin erkekleri zekaysıyla ve güzelliğiyle etkileyen muhteşem bir karakter. Nietzsche'nin kadınlara olan tavrının yaratıcısı aynı zamanda. Nietzsche, Freud, Paul Ree, Rilke'yi tam anlamıyla büyülemiş.

Freud'u genç, gelecek vaadeden heyecanlı ve Breuer'in yakın dostu bir karakter olarak görüyoruz.

Joseph Breuer ise orta yaşlarında, evliliğinde sorunları olan, aynı zamanda hastalarından birine saplantı derecesinde aşık, kafası karışık bir karakter. Nietzsche ile öyle bir yola giriyorlar ki, kim hasta kim doktor bir süre sonra karışıyor. Ve saplantılı aşkının aslında bir yanılsamadan ibaret olduğunu görerek rahatlıyor.

Ve Nietzsche.

Yalnızlığını seviyor aslında bu adam. Wagner, Paul Ree ve Salome'un ihanetiyle sarsılmış bir kızgın ve yorgun biri olarak görüyoruz. Ama hayat onun karşısına çok fazla kadın tanımadan Lou Salome gibi güçlü, bağımsız bir kadını çıkarıyor. O kadın ki, onun kalbini alıp paramparça ediyor ve kadınlara güvensiz, nefret dolu bir adam haline geliyor. Doktor Bauer'in saplantılarından kurtulduğunu görünce yıkılan duvarları ve ardındaki gözü yaşlı adam ile kitabın en önemli ve vurucu konuşmalarına şahit oluyoruz.

Ne olursa olsun bu kitapta benim edindiğim en önemli şey; insanlara verdiğimiz anlamlardı. Onlara o denli anlamlar yüklüyoruz ki, bir süre sonra o insan ilk gördüğümüz halinden çıkıyor bambaşka biri haline geliyor. O anlamları çıkardığınız zaman elinizde olanı sevemiyorsunuz aslında.

Joseph Breuer'in en takıldığı şey kendi aile hayatını sevmiyor olduğu ve onu bunalttığıydı. Karısı Viyana'nin en güzel ve saygın kadını olmasına rağmen kendi isteği dışında sadece kariyeri için evlenmiş olması, onu eşinden soğutmuş arada bir uçurum olmasını sağlamıştı. Bir anda herşeyin tam tersi olduğunu düşünmesi, hayatındaki bir çok rol oynayan kişilerin olmadığı bir yerde, boşanmış, bambaşka bir hayata sürüklenmiş görünce kendini, aslında yazgısının o denli kötü olmadığını görmesine yol açtı.

"Önce zorunlu olanı istemek, sonra istenileni sevmek" yani "Yazgını sev" mantığına geliyor ve hayatına dört elle sıkıca sarılmasına yol açıyor. Bence kitabın en önemli karakteri Joseph Breuer.

Filme uyarlanan kitaplar kategorisinde yer alan Nietzsche Ağladığında'nın filmi çoğu kişi tarafından "hayal kırıklılığı" bulunmuştur. Ben izlememeyi tercih ettim, kafamda güzel bir yeri var kitabın.

Kitabı okumadıysanız şayet okuyun ve bir döneme yolculuk yapın derim... Ben okurken istemsiz bir şekilde kafamdaki Lou Salome'yi çizmiştim. Bloğumdan o çizimleri ve ilgili yazıyı görebilirsiniz.


"Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam :"bu köprüyü geçip bana gelir misin?" İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın..."





17 Nisan 2011 Pazar

Kibrit Çöpleri - Murathan Mungan

Kitaba başladığımda, alıştığım sürükleyici romanlarından sonra defterlerinde kendisine not diye yazdığı hissini veren, kısa yazılarla karşılaşınca önce hayal kırıklığı yaşadım. Saptamalar ve gözlemler, hayata dair çıkarımlar her zamanki gibi çok yerinde olsa da beklentimle uyuşmadılar. Tabii ki okumayı bırakmadım ve devam ettikçe; romanlarından aldığım tadı almaya başladım, kısacık öykümsü, denememsi yazılardan.

Tüm yazılanların içinde hüzün var, geriye dönüş, hatırlayış, içe işleyen yaşanmışlıkların bir yansıması var.
Murathan Mungan yazma işini çok ustaca yapıyor, işte. Bunu da yaşarken, herhangi biri gibi değil, düşünerek, hissederek, duygusunu saklayarak yapmasından kaynaklanıyor sanırım. Ben kimim, onun yazılarını nasıl yazdığını oturup da yorumlayayım? Ama bir okur olarak, her kitabından sonra bende kalan his ve düşünce bu oluyor.

Bir otobüs yolculuğunda, kitap okuyup da midesi bulanmayan şanslılardansanız, hayır ben maalesef değilim; bu kitabı üzerine bir sürü not alarak, okuyup bitirebilirsiniz.

Kısa ama derin, içe işleyen, insana bambaşka öykülerini hatırlatan ya da hiç yaşanmamış öyküleri yazma hissi veren bir kitap.
Uzatmaya gerek yok, alın okuyun.

11 Nisan 2011 Pazartesi

Kapı - Magda Szabo


Macar yazarın bu şahane romanını daha hiçbir şey anlatmadan size şiddetle tavsiye ediyorum.
Yazar bir karı kocanın evlerinin bakımı için yanlarında çalışacak birisine ihtiyaç duymalarıyla başlıyor, hikaye. Yardımcı olarak kendilerine önerilen Emerenc adındaki kadının gizemlerle dolu hayatı, yazarla kuracağı enteresan ilişki ve insan üstü halleri, sizi bir anda kendisine bağlıyor. İnsana dair çözümlemeler, çocukluk travmalarının ve yaşananların insan üzerinde bıraktığı derin izler ve bugüne yansıyışı, kitapta o kadar sade ve güzel bir dille anlatılmış ki...

Hiç bitsin istemedim, bilerek uzattım ama bir yandan da merakla bir sonraki sayfaya geçerken buldum kendimi. Emerenc'in, herkesten gizlediği hayatı ve kapısının ardındaki hayatı, evi, her şeye yetişen, yerini bir kişinin asla dolduramayacağı iş bitiriciliği ve çalışkanlığı, deliliği, önceden tahmin edilemez davranışları, dünya görüşü ve dünya görüşünü oluşturmasına sebep olan olaylar, sizi kendisine daha da bağlıyor. Romanın içinde bazen onunla bazen yazarla özdeşleşiyor, her ikisinin gözünden bir diğerini ve hayatında edindiği yeri, siz yaşar gibi oluyorsunuz.

İlişkileri, çeşitli iniş çıkışlarla farklı boyutlara taşınsa da bir yandan tuhaf bir anne-kız ilişkisi halini alıyor. Her ne kadar ikisi de bunu yadsımak istese ya da red etse de; birbirlerinin hayatlarında edindikleri yer ve Emerenc'in gizemli dünyasını, arkadaşlarına ya da akrabalarına değil de bu kadına açışı ve aslında ona güvenmesini görmezden gelmek mümkün değil.

Gizlenen evin gizli kapısının açılışı, hayatta hiçbir şeyin, insan ne planlar yapsa da; planların bozulmak için yapıldığının bir kanıtı olduğunu düşündürüyor.

Yazarın dilimize çevrilen üç kitabı daha varmış, mutlaka okuyacağım.
Siz de okuyun bence.

1 Nisan 2011 Cuma

Cadı Serisi İkinci Kitap "Değişim"



Cadı serisinin ilk kitabını burada yazmıştım. İkinci kitabı Değişim diğer kedi kız kardeş Delilah D'Artigo'nun ağzından işleniyor.

Yine bir çok yaratık, periler, cinler, öteki dünya, ejderha adam, diğer kız kardeşler cadı ve vampire ek olarak birde likantroplar ve örümcek adamlar eklenmiş.

Kardeşler güç mühürlerinin peşindeyken, likantrop bir adam olan Zach Delilah'ı bulur ve ondan yardım ister. Likantroplar birer birer öldürülüyorlardır.

Bizim kızlar da bu sayede işe girerler ve başlarlar örümcek avına.

Yine yanlarında ejderha adam, cin adam ve Ödha ajanı Chase eşlik eder.

Bu kitap serisi çok matah olmamakla beraber eğlenceli bir yanı var. Yani diğer fantastik serilerden farklı olarak en azından, maceralı ve eğlenceli. Okuyanı yok artık daha ne kadar acayip varlık türeyecek dedirtiyor. Basit anlatım diliyle, çabuk okunuyor.
Ben seriye başladığım için sanırım bırakamıyorum, merak ettim ne olacak diye. Okudukça buraya ekleyeceğim gibi görünüyor. Ama en son 5. kitabı çıkmış, kaç kitap bu seri bilemiyorum, git gide türüyor.

Fantastik ve eğlenceli ve zorlamayan bir kitap arıyorsanız iyi bir seçim olabilir.



31 Mart 2011 Perşembe

Pierre ve Jean | Guy de Maupassant


Maupassant'ın bu romanında bir ailenin içine girdiği çıkmazı okuyacaksınız. Pierre ile Jean, Roland ailesinin saygın iki oğullarıdır. Dönemin Fransa'sında oldukça saygın bir çekirdek ailenin büyük oğlu Pierre yeni doktorluğa başlamış, küçük oğlu Jean da hukuk öğrenimini yeni bitirmiştir. Bay Roland, hobisi olan denizciliğe, balıkçılığa daha fazla zaman ayırmak için kuyumculuğu bırakmış ve Madam Roland'la mutlu bir şekilde yaşıyorlardır. Olaylar, Pierre ve Jean'ın bir aile ziyaretinde biraraya gelmeleri ve dul bir bayan için, aralarında çocukluktan beri süregelmiş olan rekabetin şahlanmasıyla başlar. Birbirlerinde, kendilerinde olmayan özellikleri kıskandıkları yetmezmiş gibi, Madam Rosemilly'nin aşkı için rekabet etmeye başladıkları ve ailenin yumuşak ilişkilerinin çatırdamasına neden oldukları sırada aldıkları bir haber, ilişkilerini hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak şekilde değiştirecektir.

Güzel bir Maupassant romanı olan Pierre ve Jean'da çekirdek bir ailenin, önemli bir değişime nasıl girdiklerini an be an izleyecek, heyecanla, neler olacağını merak ederek okuyacaksınız. Hatta belki de kendinizi, sizin başınıza böyle bir durum gelse nasıl tepki vereceğinizi sorgularken bulacaksınız ki bu, herhangi bir Maupassant yapıtında başınıza gelebilir.

İyi okumalar...

24 Mart 2011 Perşembe

Fısıltı


Kovulmuş bir meleğe aşık olmak.

Nora sınıfta arka sırada oturan Patch isimli çocuktan hem uzak duruyor, hemde çekim hissediyordu.

Çok klasik bir konu, eskiden olaylarda vampirler varken şimdi Nefilleri kattılar işin içine. Ama olayların örgüsü lisede geçer, aklı başında nitelendirilen, notları iyi ve güzelce bir kızcağız, onun aklı beş karış havada arkadaşı ve ne olduğunu pek kestiremediği yakışıklı ve asi bir çocuk.

Ve olaylar cereyan eder, o kızla oğlan birbirlerine aşık olur, araya başka varlıklar girer aksiyon katarlar birazcık alın size fantastik bir seri.

Bu serinin ilk kitabı Fısıltı, devamı yakında çıkacakmış.
Meraklıları için bulunmaz nimet Fısıltı serisi. Ama ben şahsen çok sıkıldım okurken.

20 Mart 2011 Pazar

Tılsım-ı Kudret - Göktuğ Canbaba


Okumaya başladığım anda büyüsüne ve sürükleyiciliğine kapıldığım bu kitap, bugün ve çok eski zamanlara dair hikayelerle, sürükleyici bir şekilde bağlantılanmış. 

Hazine avcılığı konusunda isimleri efsaneleşmiş ailesinden gelen ünle, son yıllarda karşılaştığı şanssızlıklarla işinde itibar kaybeden adam, hayattan vazgeçmiş bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Onun bu haline gönlü razı olmayan eski bir dostu, onu heyecanlandıracak ve kaybettiği ünü kazanmasını sağlayacak bir işin içine sokuyor. O andan itibaren, tarihin gizemli kapıları aralanmaya başlayıp, gıcırdarken; tılsımlı bir muskanın gizemini çözmek üzere; farklı ama birbiriyle ilişkili hikayeler art arda geliyor. 

Kahramanımız, uzun bir zaman sonra hayata bağlanıp, hazine avcısı ruhunu yeniden hissetmeye başlayınca; hem çok tehlikeli hem de her bir hikayenin başka birine kapı açtığı bu maceraya onunla birlikte ben de kapıldım. Okuduğum sürece, mecburi ayrılmalar yaşarken; kitabı elimden bırakmak istemedim.

Romanda, fantastik ve tarihsel hikayelerle bir yandan insanın özüne yaklaşıyor, gizemli olana karşı merakı, güç ve sonsuzluk özlemini görüyor bir yandan da doğaüstü güçlerin kendi aralarındaki mücadelelerini ve insandan farksız yönlerini tanıyorsunuz. Doymak bilmeyen açlığın, sadece insanları değil iblisleri, ifritleri, tanrıları ve insana benzer ama farklı yaratıkları nasıl tuzağa düşürdüğünü görüyor, her yapılan kötülüğün cezasının acı bir şekilde ödendiğine tanık oluyorsunuz.

Romanın sonunda, gerçekleşenlerde herkesin bir payı oluyor ama bence sonuç, bu konuda hiçbir çıkarı olmayan, gerçek inanç ve sevgiyle yaşamayı kendine ilke edinmiş iki adamın sayesinde değişebiliyor. 

Yıllar önce dürüstlüğünden asla şüphe edilmeyecek, tılsımlı muskalar yazan özel bir adamın, sırf insanlığın iyiliği için iyi niyetle söylediği bir yalan ve yaptığı ölüm getiren tılsımlı muska, o dönemden başlayarak, günümüze kadar insanları korkunç felaketlere sürüklüyor. Bu tılsımlı muska, olayın sadece bir parçası, daha fazla detay vermeyeceğim okuma keyfinizi bozmamak için. 

Okuyun ve siz de kahramanların yanında olun, bu gizemli tarihsel macera son sürat devam ederken ve her macera aslında insana bir ders verirken...

Not: Yazarın farklı hikayelerini bulabileceğiniz blogu için tık!

13 Mart 2011 Pazar

Sunset Park - Paul Auster


Paul Auster'ın son kitabını, .ıkmış olduğunu duymadığım için sürpriz bir şekilde bulduğumda büyük bir sevinç yaşadım. Başladım ve hevesle okumaya devam ederken ne olduysa; kitap okuyamaz oldum üç hafta boyunca. Kitabı mı sevmedim diye sordum kendime ama konu kitapla değil benimle ilgiliydi, sizi temin ederim.

Kitap, genç bir adamın çocukluktan olgunluk çağına geçişi sırasında, ailesiyle, ölen üvey kardeşiyle yaşadıklarını anlatıyor. Bu geçiş döneminde, bir arkadaşı hariç, kimseye haber vermeden farklı şehirlerde hayat kurup, yaşantısını ve geçmişini sık sık sorgulayarak, kaçışıyla devam ediyor. 

Bölümler halinde, hayatına giren kişilere ayrılan ve onların kendi taraflarında yaşadıklarıyla ve düşünceleriyle, kitap size bir bütünlük ve onların bakış açılarını sunuyor. Genç adamın ruhunu, hayata bakışını, sorgusuz sualsiz benimsedim ve iplerinden kurtulup, kendini bulmasını ve yeniden hayatı yaşamaya başlamasını da cesaretiyle bağdaştırdım.

Konforu seçmeyip, kendisini sorgulayıp hatta aslında kendisini cezalandırıp sonunda vardığı noktada, bütün bunları yaşaması gerekiyormuş yoksa asla büyüyemez, olgunlaşamazmış, diye tüm yaptıklarına bir açıklama buldum.

Farklı karakterler, her karakterin kendi içinde iyileştirmeye çalıştığı yarası, bu insanları, Sunset Park'ta terk edilmiş bir eve yasadışı şekilde yerleşmeleriyle bir araya getiriyor ve yaralarını sarıp, iyileştirirken; birbirlerine destek olmalarını sağlıyor. Karakterlerin cesareti, hayatı kendi doğrularına göre yaşama tutkuları da sıradan ve konformist yaşamlarımızı sorgulamamıza neden oluyor, diyebilirim. En azından benim için öyle oldu.

Sözün özü, farklı bir hayat yaşamaya cesaret edemeyenler için; bunu yapacak cesareti kendine bulanları izlemek ve onlarla beraber yaşamak için iyi bir fırsat.  Tavsiye ederim.

Görsel: kitaplık.com
Related Posts with Thumbnails