9 Ocak 2011 Pazar

Esrarlı Yollar | Dean Koontz


Korku edebiyatının usta ismi Dean Koontz'un kısa hikayelerini topladığı bu kitap, türün takipçisiyseniz soluğunuzu kesecektir. İçindeki ilk ve en uzun hikaye Esrarlı Yollar, babasının ölümünden sonra bir kasabadaki aile evine dönen Joey Shannon'un sıkıntı içinde geçirdiği vakitleri, geçmişiyle ve korkularıyla yüzleşmesini anlatıyor. 

Korku edebiyatı kralı Stephen King'ten geri kalmayan Dean Koontz'un, kitapta topladığı diğer kısa hikayeleri de Kara Balkabağı, Hun Bayan Attila, Karanlığın İçinde, Ollie'nin Elleri ve Bruno.

Tekrar Stephen King'le karşılaştırarak anlatacağım size Dean Koontz'un tarzını ama, Stephen King'in kısa hikayelerini, romanlarından daha başarılı bulurum, daha ürkütücüdürler, romanlarında gereksiz bir uzatma çabası olduğunu, kısa bir hikayeyle anlatılabilecek bir konuyu, bir fikri yüzlerce sayfa boyunca tekrarladığını düşünürüm. İşte Dean Koontz'un bu tarzda neden bu kadar iyi olduğunu böyle anlatabilirim sizlere, her hikaye tam kararında bitiyor, gereksiz hiçbir tasvir ya da havada kalan hiçbir olay yok, karakterleri kendinize çok yakın hissediyorsunuz ve anlatım tarzı ve kurduğu olay örgüleri Stephen King kadar başarılı. Kısacası Stephen King okurlarına şiddetle tavsiye ederim.

***

"Joey karşısındaki dehşet verici manzaraya gözlerini kapattığında sanki mihrabındaymış gibi Our Lady of Sorrows Kilisesi'ni görüyordu. Sessizliği bozan kutsal çıngırakların gümüşi sesi o ekim öğleden sonrasının tek gerçek sesi değildi; bunlar geçmişin sabah ayinlerinden geliyorlardı. Benim suçum, benim suçum, benim en büyük suçum. Mum alevlerinin üzerinde yansıdığı kupayı görebiliyordu. Joey değişim anını görebilmek için dikkatle bakıyordu. Umudun gerçekleştiği, inancın ödüllendirildiği o an. Şarabın kana dönüşmesi. Benim gibi kaybolmuş insanlar için, dünya için umut var mı?

Bu görüntü kanlı el kadar dayanılmaz olunca gözlerini açtı. El kaybolmuştu. Bagaj kapağı kapalıydı. Rüzgar yine esiyor, kara bulutlar kuzeybatıdan hala kopup geliyorlardı. Uzaklarda bir köpek havladı.

Bagaj kapağı açılmış değildi ve el kendisine doğru uzanmamıştı. Hayaldi hepsi.

Joey ellerini kaldırıp bir yabancının elleriymiş gibi baktı. İkisi de titriyordu.

Alkol çılgınlığı. Titreme. Duvarlardan çıkan yaratıklar. Bu kere arabanın bagajından uzanan bir el. Bütün ayyaşların yaşadığı bir şeydi bu, özellikle içkiyi bırakmaya çalıştıkları zaman.

Arabaya binince ceketinin iç cebinden bir içki matarası çıkardı. Uzun uzun baktı. Sonra kapağını açtı, viskiyi kokladı ve ağzına götürdü.

Ya bagaja gereğinden uzun bakmıştı ya da elinde içki matarasıyla açıp açmamakta duraksarken çok uzun beklemişti; çünkü cenaze arabası yola çıkmış ve kiliseye doğru gitmek üzere sağa sapmıştı.

Joey cenaze ayini için ayık olmak istiyordu. Bunu uzun zamandır hiçbir şeyi istemediği kadar çok istiyordu.

İçkiden bir yudum almadan kapağı kapatıp matarayı cebine koydu. 

Motoru çalıştırdı, cenaze arabasına yetişti ve ardından kiliseye gitti.

Yol boyunca birkaç kere bagajdan gelen bir ses duyarmış gibi olmuştu. Boğuk bir gürültü. Bir tıkırtı. Uzaklardan gelen buz gibi bir çığlık..."

8 Ocak 2011 Cumartesi

Nana | Emile Zola


Fahişelik dünyanın en eski mesleği bildiğiniz gibi. Üstelik eski Avrupa'da, günümüzdeki gibi aşağılanan bir meslek de değilmiş. Dönemin genelevleri en revaçta olan eğlence mekanları, fahişeleri de kat kat kıyafetler, parfümler ve boyalar içinde olan, sanattan anlayan, şarkı söyleyen, resim yapan hanımefendilermiş... İşte Nana da bu dönem Fransa'sında bir tiyatro oyuncusuyken fahişe olmaya karar veren bir kadın. Romanda Nana'nın fahişe olma sürecini okuyoruz, bir kadının erkeklerin ilgisini çekebildiğini fark ettiği zaman ne kadar da büyük bir silahı olduğunu fark etmesiyle başlayan bir süreç bu.

Kitap açıkçası dünya klasikleri arasında bulunan diğer fahişe romanlarının arasında okuduğum kadarıyla en ilgi çekicisi çünkü diğer romanlardaki gibi bir fahişenin hayatını anlatmıyor da bir kadının neden ve nasıl fahişe olmaya karar verebildiğini anlatıyor. Ucuz tiyatrolarda oyunlar sergilemeye gönül vermiş bir kadın olan Nana elinde hiçbir zaman bulunduramadığı lüksün erkeklerin yatağından geçtiğini fark ettiği zaman nasıl da dünyasını değiştiriyor bunları izliyoruz. Romanın arka kapağında yazdığına göre bu kitap basıldığı ilk gün Fransa'yı ayağa kaldırmış ve on binlerce satmış. Emile Zola'nın kendi kitabıyla ilgili yaptığı yorum ise şu: "Nana'nın konusu özetle şudur ki: kıçı üzerinde hayatını sürdüren bir toplum... Henüz kızışmamış ve peşindekilerle sürekli alay eden dişi bir köpeğin ardından koşan köpekler sürüsü."

4 Ocak 2011 Salı

Uçan Spagetti Canavarının Kutsal Kitabı | Bobby Henderson


Genellikle beğendiğim kitapları tanıtmaya çalışıyorum ki benim beğenmediğim bir kitabı başkasının beğenebileceğini unutmayıp, bir başkasını yazdıklarımla kötü etkilemeyeyim, bir kitabı okumasından vazgeçirmeyeyim... Ancak bu kitap sanırım ilk istisna olacak. Bende büyük bir hayalkırıklığı yarattı.

Aslında çok büyük bir beklentiyle de almamıştım, sevgilimin siparişi üzerine alıp, kendisine verene kadar bir çırpıda kendim okuyup öyle vermiştim ona ama yine de zamanımızda pek iyi bir mizah ve dokundurma içeren kitapların olmadığını düşündüğümden "Belki bu kitap farklıdır." diyordum ve Uçan Spagetti Canavarı miti beni çok eğlendiriyordu. Kitap ne yazık ki mitin komikliğini yansıtamıyor.

Öncelikle kitabın içeriğinden biraz bahsedeyim, sonra eleştirilerime geçerim:

Pastafarianism, Türkçesiyle Pastafaryanizm adlı parodi bir din var. Pasta, makarnadan geliyor tahmin edebileceğiniz gibi ve bu dinin "inananları", dünyanın Uçan Spagetti Canavarı tarafından yaratıldığına inanıyorlar. Böylelikle bu parodi din, dünya üzerinde varolan tek tanrılı dinlerin mantıksızlığıyla dalga geçiyor, skolastik düşünceye dokundurmalar yapıyor, ateizm yanlılarına dil çıkarıyor, deistlere nanik yapıyor ve din kavramı üzerine hiç kafa yormaya çalışmayanları eğlencesiyle büyülüyor. Dünya üzerinde pek çok insan bu parodi dinin takipçisi, açıkçası eğlenceli bir din. Ancak uzaktan bakıldığında çok eğlenceli olan bu dinin bir kutsal kitaba ihtiyacı var mı? Sorumuz bu. Bobby Henderson, Oregon Üniversitesi Fizik Bölümü mezunu ve bu parodi dini çeşitli okulların din eğitimiyle ilgili bölümlerinin müfredatına aldırmak için kolları sıvıyor. İstediği sonuca erişemeyince, bu okullardan kendine gelen cevaplardan oluşan bir kitap çıkarmayı düşünüyor, o arada bu dinin bir kutsal kitabı olmadığını fark ederek hem Amerikan üniversitelerini hem de tek tanrılı dinleri yeren bir kitaba dönüştürüyor yazdığı kitabı. Böylelikle bu kitap ortaya çıkıyor. Açıkçası içeriği başlarda ilginç, tek tanrılı dinlerin "On Emir, Tanrı dünyayı altı günde yaratıp yedinci gününde dinlendi..." gibi dogmalarıyla çok hoş bir şekilde dalga geçiyor: "Sekiz "Eğer Yapmazsanız Çok Memnun Olurum"".


Ancak kitabın eksik kaldığı yer ve okuyucuların ilgisini çekmeyeceğini düşündüğüm yerleri de işte buralarda başlıyor. Zaten en çok hristiyanlık ve museviliğe olan dokundurmaları ve Amerikan kültürüyle NASCAR yarışlarından, korsanlardan bahsettiği bölümleri bize çok yabancı geliyor. Amerikan üniversitelerinin değişik görüşlere yaklaşımındaki sığlık, açıkçası böyle bir taleple kendilerine gelen bir insana ne kadar ciddi yaklaştıklarını gördüğümde beni o üniversitelere özendirdi bile... Bu nedenlerle bu kitap bizim için iyi bir mizah kitabı olmaktansa, Amerikan odaklı esprilerin yarısını anlamadığımız kötü bir Hollywood komedi filmi gibi kalıyor. Yine de şu sevimli tanrının mitini yazılı bir kaynaktan okumak isteyenlere ya da pastafaryanlara öneririm:



3 Ocak 2011 Pazartesi

Marquis de Sade'ın Uşağı | Nikolaj Frobenius


Çirkin, toplumdan itilmiş, sevgisiz büyümüş ve garip çocukların büyüme hikayelerini ele alan romanlar hep ilgimi çekmiştir. (Gitar ve Koku gibi...) Marquis de Sade'ın Uşağı da konu olarak bu şekilde özetlenebilir aslında. Çok çirkin bir kadının, tecavüz sonrası dünyaya gelen uğursuz bakışlı oğlunun hikayesi var bu romanda, adı: Martin Latour Quiros. Latour'un uğursuzluğu, çirkinliğinin yanında onu sıradışı yapan bir özelliği daha vardır ki o da hiçbir şekilde acı duymamasıdır...

Hiç acı duymayan bir insanın acıya olan muhteşem saplantısını okumaktayız bu romanda. Acı duymanın nasıl bir şey olduğunu düşünerek ve insan anatomisini inceleyerek yıllarını harcar Latour, sonunda Patrick Suskind'in Koku'sunda olduğu gibi o da seri cinayetlere bulaşır, öldürdüğü bir öğrencinin yerine geçerek bir anatomi profesöründen dersler almaya başlar. Günleri, fahişe sevgilisi Valerie, anatomi dersleri ve sapık düşünceleriyle birbirinin aynı olarak geçmektedir ta ki Marquis de Sade'la bir genelevde tanışana kadar... Acı duymaktan aciz bir adam ve "sadist" sıfatını kendi adından oluşturmuş, acılardan haz duyan bir soylu. İkisinin karşılaşması epey tehlikeli olacak ve Latour karşılaşmalarından birkaç gün sonra Sade'ın evinde uşak olarak çalışmaya başlayacaktır...

Romanı birkaç yıl önce hasta olduğum bir gün evde pineklerken bitirmiştim, anlatımı oldukça sürükleyici. Konusu da yukarda anlattığım üzere epey heyecanlı. İçerdiği şiddet ve yer yer belirgin hale gelen cinsellik nedeniyle her okuyucuya göre olmayabilir:

"...
 Bunun ardından:
- Hadi bana acımasız davran, dedi.
Kırbaç şaklıyordu. Yine şaklıyordu. 
Latour dolabın içinde doğrulmak istedi. Ancak belini doğrulturken, dengesini kaybetti, kapıya çarpıp dışarı fırladı. Böylece onların yattığı yatağın ayakucunda, dizüstü düşmüş bulunuyordu. Kırbaç vuruşları altında konuşmakta olan adam yatıyordu ve omuzlarına vaşak kürkünden bir manşon atılmıştı...


...Valerie ise, anlayış gösteren bir-iki laf etti. Ve işte o sırada adamın adını söyledi: 
Donatien, Alphonse, François de Sade."


***


"...
 Çok özenli çizilmiş bu resimler beni büyülemişti. Derisiz insanlar. Demek oluyordu ki, güzel bir derinin altında tüm insanlar aynıydı. O şaşırtıcı makinalar ve birbirine iyice dolanmış ayrıntılara dek bakıldığında insana dehşet veren beden oluşumları yer alıyordu. Bundan böyle, o resimleri ve o deri altına gizlenmiş oluşumları aklıma getirmeden, nasıl bakabilirdim insana?
 Artık Bou-Bou'dan geriye kalan da yalnızca buydu işte.
 Kemikler, kaslar, damarlar, sinirler, iç organlar..."


***


"...
 Minik oğlanın acıyı duyamadığını, annesinin fark etmesi uzun bir zaman geçtikten sonra oldu. Bebeğin ilk kez tırnaklarını kesmesi gerektiğinde fark etti bunu. Kocaman makası alıp minnacık çocuk tırnağının uçlarını kesmek çok nazik bir işti ve Bou-Bou çok dikkat ettiği halde yine de makasın ağzını kaydırdı ve parmağı kesti, hemen de kan akmaya başladı. Bir yandan üzüldüğü bir yandan da yüreği dayanamadığı için inlemeye başlayan annesinin yüzüne, afallayarak baktı Latour. Ve kanayan parmağına bakarken yüzünü buruşturmadı bile..."


Kitap hakkında söyleyebileceğim son şey, kitabın film haklarının Hollywood yapımcılarının elinde olduğu ve sinemaya Roman Polanski tarafından uyarlanacağıdır. İyi okumalar.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Sakın Kımıldama- Margaret Mazzantini


Son zamanlarda bir arkadaşım sayesinde öyle güzel yazarlarla tanıştım ki...
Margaret Mazzantini de onun tavsiyelerinden. Söyler söylemez, tereddütsüz gidip aldım kitabını ve hemen okumaya başladım.
İnsanı bir anda sayfalarının arasına alıveren, hep orada, o hikayenin içinde olduğunu hissettiren kitaplardan. Elimden bırakmak zorunda kaldığım zamanlarda hep üzüldüm, ayrılma anını geciktirmeye çalıştım.

Kitap, kızı bir kaza geçirip, ölümle burun buruna gelen başarılı bir cerrahın, kızına yaptığı büyük bir itirafı ve hayatından önemli bir kesiti anlatıyor.
Tamamen tesadüfen hayatına giren, kendisinden çok farklı bir hayattan, güzel, bakımlı ve kültürlü karısıyla mukayese edilemeyecek bir kadınla yaşadığı aşkı anlatıyor.
Bu kadının hayatına girmesiyle cerrahın, düzgün ve beklenenleri karşıladığı hayatından bambaşka bir boyuta girişini, farklı bir insan haline gelişini izliyorsunuz.

Akıcı, şaşırtıcı, düşündürücü, hüzünlü bir roman.
Okuyun, pişman olmayacaksınız...

5 Aralık 2010 Pazar

Kitap Mim'i (Sycorox)

Okumana gerek olmayan kitaplar: Ders kitapları dermişim eheh onlar öncelikli okumam gerekenler diye kulaklarımı çektikten sonra, muhtemelen teknoloji tarzı kitaplar sıkıyor beni çok da gerek yok heralde okumama.

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar: Şibumi'ye başlamak istiyorum ama önceliğinde elimde olanları bitirmem lazım.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar: Şibumi, Paul Auster'ın New York Üçlemesi

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar: Leonardo Da Vinci Gibi Çalışma ve düşünme kitabı. Eskiden vardı bende o kitap, bir yakınıma verince öyle gitti. Her kütüphane'de olması gerekli bir kitap bence. İçinde her şey var (yemek tarifleri de dahil olmak üzere). Şu an fellik fellik arıyorum, umarım bulacağım. Bir de müzik tarihimizle ilgili İş bankası yayınlarının bir kitabı var cd hediyeli. Bunları arıyorum.

Şu anda üzerinde çalıştığın konu ile ilgili kitaplar: NLP ile ilgileniyorum bu aralar fena halde. Harry Adler'ın çalışma kitabını aldım ama çok sıkıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Hayatımda hiç bir kitabı bu kadar zorlanarak okumamıştım.

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar: Birhan Keskin'in şiirleri. Moralimi düzeltsin diye Eileen Caddy'nin "İçimizdeki Kapıları Açmak" kitabı.

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar : Meave Binchy olabilir. Yazlıkta okunur. Bir de, kaç zamandır Selindrella'nın methini duyuyorum, muhtemelen tatile saklıyorum. Ya da bir korku romanıda olabilir.

Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar: Aynen Sweet Leaf gibi bende Nick Cave kitapları diyorum. Aynı zamanda çok istediğim tasarım kitapları da eklenince pek mutlu olacağım. Sanırım ben artık otobiyografik kitaplar da istiyorum, sevdiğim tasarımcıların, şarkıcıların kitapları. Ve fotoğraf bölümü de hiç fena olmaz hani. Neyse bu çok uzar gider.

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar: Burada da kritiğini yazdığım Cadı isimli roman'nın devamını edinmeyi istiyorum. İkinci kitap kızkardeşi kedi kızın ağzından geçiyormuş, üçüncüsü ise vampir olanın. Bu tip fantastik abuk şeyler pek okumazdım ama bunu saçma olduğunu bile bile çılgınca merak ediyorum.

Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar: Yüzüklerin Efendisi serisi. Defalarca her yıl, belirli aralıklarda filmini izlesem de, artık kitapları tekrar okumanın zamanı geldi de geçiyor.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar: Eheh ben bir çok beğenilen ve kitap sohbetlerinin başını çeken kitapları ve yazarları okumadım. Mesela bunlardan biri Paul Auster. Görünmeyen'i okumaya çalıştım, pek sarmadı beni. Ama devam edeceğim kitaplarını okumaya.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Kitap Mimi - Aslısın

Okumana gerek olmayan kitaplar:  Gerek olduğu için kitap okumadığımdan, bu soruyu pas geçiyorum. Bugün okumak istemeyebilirim ama yarın çok ilgimi çekebilir bir kitap.

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar:  Ders kitapları yerine daha çok roman okusaydım keşke.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar: Atilla Birkiye'nin İstanbul'da Aşıkların Buluşma Yerleri kitabını edindim ve okuyacağım.

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar: Uzun zaman değil ama geçen hafta kitapçılarda arayıp arayıp bulamadığım Evrim Alataş'ın, Biz bu Dağın Çiçeğiydik kitabında aklım kaldı. İnternetten alacağım.

Şu anda üzerinde çalıştığın konu ile ilgili kitaplar: Foundations of Coaching. Sırf zorunluluk olduğu için durmadan erteliyorum.

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar:  Tomris Uyar, Borges, Paul Auster, Ayfer Tunç, Sabahattin Ali, Italo Calvino kitapları.

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar : Öyle bir ayrım yapmıyorum, elime ne gelirse, içimden ne gelirse o kitap giriyor çantaya.

Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar:  Tomris Uyar'ın eksik kalan kitapları, bilmem ki böyle ayrım yapmak gerçekten zor.

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar: Genelde böyle okudğum kitaplar için bir anlam bulurum, anlam bulamadığım olmadı hiç.
 
Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar: Paul Auster'ın ilk okuduğum kitapları.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar:  Bir ara bilim kurguyu seveceğim diye kendimi zorlamıştım. Okumuş gibi yapmadım ama bir iki kitap sonra pes ettim. Bazı şeyleri çok da zorlamamak gerek. Hem belki doya doya okumak isteyeceğim zamanlar gelir. Ben her konuda sık sık zevk değiştiririm. Kendime güvenim sonsuz, bu açıdan:)

Kitap Mim'i (Sweet Leaf)

Okumana gerek olmayan kitaplar:  İlgi alanlarım dahilinde olmayan kitaplar. Bir de okumama gerek olmaması değil de önceden filmini izlediğim romanları genelde bitiremem, okurken filmdeki aktörleri, aktrisleri hayal ederim, hayal gücüm kısıtlanır, onların mimiklerini, ses tonunu kondururum kitaptaki karaktere, sıkılırım bir süre sonra.

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar:  Şu sıralar ders kitaplarımı okumam gerekiyor ya, deliler gibi roman okumak istiyorum.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar: Bir süredir Ulysses'i okumak istiyorum, tesadüfen aldığım pek çok kitabın önsözünde bu romana atıfta bulunuluyor, pek çok yazıda James Joyce ve Ulysses'le karşılaşıyorum. Bir de "Ulysses'i bitirebilen okur çok azdır." diye bir şehir efsanesi var hani. Meydan okumak istiyorum şu şehir efsanesine. 

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar: En son Uçan Spagetti Canavarı'nı arayıp bulamamıştım, sonra buldum ama. Ha bir de okul kütüphanesinde Tom Robbins - Ağaçkakan yok, burdan Dokuz Eylül Üniversitesi Merkez Kütüphane'yi kınıyorum. Bir ara Alsancak'a indiğimde ona da bakacağım.

Şu anda üzerinde çalıştığın konu ile ilgili kitaplar: Cumhuriyet Savcısı Barış Duman'ın "2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununa Göre Açıklamalı - İçtihatlı Toplu İş Sözleşmesi Yapma Yetkisi" kitabını aldım bugün fakülte kütüphanesinden. İşin en sevimli yanı, bu haftasonu bitirmem de lazım heheh.

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar:  Edgar Allan Poe'nun hikayelerinin toplandığı kalın bir kitap vardır hani bilirsiniz. Okuyanın da okumayanın da kitaplığında bulunur. O kitabın neredeyse yarısını okuyup öyle kaldırmıştım kitaplığa, ne olur ne olmaz o orda dursun da hep, bir gün belki bitiririm.

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar : Daha yaza çooooook var ama? Yaz kitabı - kış kitabı diye ayırmam ki hem, yazın sahilde hafif kitaplar okuyup kışın entelektüel gösterecek şeyler okumam.

Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar:  Ahh bu şık canevimden yaraladı beni, pek çok yarım serim var, o serileri tamamlamak lazım. Bir de Nick Cave'in "And The Ass Saw The Angel" adlı kitabı "Ve Eşek Meleği Gördü" diye Türkçe'ye çevrilmiş ya, o kitap yok bende, benim gibi bir Nick Cave müridinin kitaplığında çok büyük bir eksik, Bunny Munro'nun Ölümü'nün yanına konulması gerekli!

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar: Bir süre arka arkaya üç tane Elif Şafak romanı okumuştum, haklı bir gerekçem yoktu.

Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar: Bu sorunun cevabı biraz komik olacak ama, Pıtırcık serisi vardır, Pıtırcık diye bir çocuğun başından geçen olayları eğlenceli bir dille anlatan, çocuk dünyasını neşeli ve çok doğru bir şekilde yansıtan çocuk kitapları. Ben onları sekiz - dokuz yaşlarımdayken okumuştum. Hala arada bir o kitaplardan birini kitaplıktan alıp okuyorum.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar:  Okumuş numarası yapmıyorum da, Dune serisini gerçekten oturup okumamın ve bitirmemin zamanı geldiğine inanıyorum. Ha, bazen bilim kurgu edebiyatıyla ilgilenen arkadaşlar bu seri hakkında konuşurlarken yarım bıraktığım yere kadar olan kısmına katılıyorum, masumca, kesinlikle numara yaptığım söylenemez hahah. :)

29 Kasım 2010 Pazartesi

Kim Bağışlayacak Beni

"Günün saf ışığı yavaş yavaş odadan geçecek birazdan.
Dağların ardında eflatun bir perde gibi dalgalanacak.
Sonra ışık hızıyla -evet ışık hızıyla- camın karnından içeri,
durgun sessiz ve hep öyle kalacakmış gibi yayvan odaya vuracak.
Bir kapı, ötekine gıcırtıyla gerinerek açılacak,
mutfakta çayın sesi demlenmeye başlayacak."

Diye başlıyor Birhan Keskin kitaba. Aslında bu kitap onun 5 kitabının sondan başa bir derlemesi.

Yeryüzü Halleri (2002), 20 Lak Tablet (1999), Cinayet Kışı (1996), Bakarsın Üzgün Dönerim (1994), Delirilikler (1991)

Birhan Keskin severler için çok kıymetli bir eser, en azından benim için öyle. Başucumda durur, öyle sürekli okumam, o durur. Sonra bir an elime alırım, rasgele bir sayfasını açarım, dalarım o sayfaya. Sonra başka sayfa, başka sayfa derken o beş kitap beni etkisi altına alır, "Yolcunun Siyah Bavulu" şiirinde olduğu gibi;

"Ey allahım bir gidip bir geliyor aklım
şimdi neredeydi, şimdi neredeydi,"

derken bulurum kendimi. O başucumda durur ve bazen en üzüntülü anlarda içimi daha bir keser. Ama buna ihtiyaç vardır, o pis kanın akması için belkide.

"Yıktığım, atladığım, söndürdüğüm
bir yangın yerindeyim
içimde dediğim gibi,
her gidenden biriktirdiğim melekler,
kalbimin üstünde bir daha hançer" der Enstrümantal'de.

Ve Penguen'de

"unutmadım aramızdaki beceriksiz dili.
dünya yordu bizi. benim de söyleyemediklerim
var. hiç söyleyemeyeceğim onları belki de.
uzun bir yolu geliyoruz seninle, yolu
geldikçe anlıyorum ki, biz,
bu dünya üstünde yürüyemiyoruz bile.

penguen,
kim bağışlayacak beni?
çizdim senin beyaz ve narin yerini
elimde unuttuğun ince metalle."

derken o ben aslında kendimi yanyana gördüğüm ama ait olamadığım insanları düşünürken bulurum. Gidiş şiirinde ise, kabul edemediğim kabullenemediğim birçok şey gözlerimin önünden geçer. Tıpkı ikinci mısrasında söylediği;

"Aramızdaki mesafede gerilen
bir teli inletiyorum seninle
sesi ben duyuyorum tek,
bir şey duyduğu yok kimsenin
benden başka"

dediği gibi, çok şey biriktiriyorum diyorum, biriktirdiklerimi kendim duyuyorum. Tamam çok kişiselleştik. Şiir sever biriyseniz bu kitabı edinmişsinizdir. Edinmediyseniz de mutlaka alın. Başucunuza koyun ve büyüsüne kendinizi bırakın.

Bende sizi Su şiirinin son mısrasına bırakayım.

"Göğsümde sedeften bir çiçek taşırım:
bir büyü bu hayata karşı yaptırdım
konuşmam artık, kalbini kırdımsa senin
bil ki yanına düştüm."


Kim Bağışlayacak Beni-Birhan Keskin

28 Kasım 2010 Pazar

Evvel Otel - Ayfer Tunç


Ayfer Tunç'un ilk okuduğum kitabı, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Hikayesi idi. Kurgusu, bağlantılar ve içindeki ince mizah güzeldi ama bana hitap etmemişti ve başka kitabını okumayı düşünmüyordum.
Ta ki; bir arkadaşım, bana daha önce yazdığı hikayelerinden oluşan kitaplarını önerene kadar.
İyi ki onu dinlemişim. Her hikayede hüzün, yalnızlık, aşk var. Öyle veya böyle kaybedenleri, üzülenleri, mutsuzları yazıyor Ayfer Tunç.

Evvel Otel'de iki ayrı bölüm var. İlk kitabı Saklı ve sonradan yazdığı Evvel Otel'deki hikayeler.
Bu ayrı zamanlarda yazılmış hikayelerin iki-üç tanesi birbiriyle bağlantılı. Bağlantılı hikayelerde, bir hikayeyi önce bir kahramanın dilinden dinliyor sonra aslında Ayfer Tunç'un daha önceki yıllarda yazdığı aynı hikayenin, başka bir kahramanın dilinden, farklı bir yönünü okuyorsunuz.

Hikayelerdeki melankoli, hayata dair cümleler, bir sürü altı çizili sayfa bıraktı bana iz olarak.
Okumadıysanız mutlaka okuyun, derim.

Siz de, kahramanlarla başka diyarlara uçmaya, bazen onların yalnızlığını bazen de hüzünlerini onlarla beraber yaşamaya meraklıysanız, hiç durmayın.
Okuyun, pişman olmayacaksınız.

Görsel için.
Related Posts with Thumbnails